Peru'da Son Akşam Yemeği
19 Mart 2017 Hayat Gezi

Peru'da Son Akşam Yemeği


Twitter'da Paylaş
0

Zemini ahşaptan, kirişleri meşe ağacından yapılmış deri ciltli kitaplarla dolu olan yarı loş kütüphanenin karşısında ne kadar süre büyülenip kaldığımı bilemiyorum. Umberto Eco’nun kitaplarında geçen atmosferin içindeyim sanki.
Ayşe Topbaş
Plaza de Armas’dan, San Francisco Manastırına’na doğru yürüyorum. Latin Amerika’da her kentin bir Plaza de Armas’ı var. Yani ana meydan. Gezenin işi kolaylaşıyor bir bakıma. Görkemli bir katedralin önünde bulunan, kentin kalbinin attığı meydana ulaşmak için her yerde Plaza de Armas tabelalarını takip etmek yetiyor. Manastıra giden okları takip ederken köşe başında kentin en eski kafesi Bar Cordano’yu görüp içeri dalıyorum. Shantaram’da bol bol zikredilen Bombay’ın meşhur kafesine benzer bir atmosferi var. Duvarlarda posterler, fotoğraflar, aynalar. Çok kalabalık. Müdavimleri kadar turistler de var içeride. Fena halde aklım kalıyor ama vakit darlığından oturamıyorum. Lima’nın gözde manastırını görmek için hızla yürüyorum.   Manastır en çok kitaplığı ve yeraltı mezarlarıyla ünlü. İki devasa kulesiyle karşımda duruyor. Manastırın alameti farikası olan kitaplığı. Gezmeye oradan başlıyorum. 25.000 kitabın yer aldığı zengin bir kütüphane. Çeşitli dillerde yazılmış binlerce kitap duruyor karşımda. Latince, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, antik diller. Felsefe, teoloji, tarih, edebiyat, müzik ne ararsan var. Zemini ahşaptan, kirişleri meşe ağacından yapılmış deri ciltli kitaplarla dolu olan yarı loş kütüphanenin karşısında ne kadar süre büyülenip kaldığımı bilemiyorum. Umberto Eco’nun kitaplarında geçen atmosferin içindeyim sanki. Uzayıp giden rafların ötesinde simetrik olarak iki merdiven dönerek yükseliyor. Fransisken rahiplerin bu merdivenleri tırmanarak gergin, kıpırtısız bir bakışla aradıkları kitabı bulup aşağı indirdiklerini görüyorum ıssız kitaplıkta. Umberto Eco buraya gelmiş miydi? Büyük olasılıkla. Aşınmış yıpranmış el yazması ciltlerin arasında sonu gelmez bilgi birikimiyle dolaşan Umberto Eco neler bulmuştu acaba sayfaların arasında. Bir ciltten öbürüne kayan parmakları hangi kitapların üzerinde durmuştu? Hangi notları düşmüştü not defterine? Kafama üşüşen düşünceleri ve kitapları loş ortamlarında bırakıp üst kata çıkıyorum. İsa’nın havarileriyle birlikte bir masanın başına toplandığı meşhur Son Akşam Yemeği tablosunun önündeyim. Öbürlerinden biraz farklı. 17. yüzyılda Diego de la Puente tarafından yapılmış. Havarilerden biri Francisco Pizarro. Ne de olsa adam Lima kentinin kurucusu. Son akşam yemeğinde yer alması gerektiğini düşünmüş olmalı ressam. Masada ne mi var? Tipik Peru malzemeleri ve yemekleri elbette. İnkaların dini bayramlarda tükettikleri bir hayvan var. Gine domuzu. Akşam yemeği olarak Gine domuzu ve onlar için vazgeçilmez olan patates koymuşlar ortaya. Bakın İsa son akşam yemeğinde ne yedi? Sizin meşhur yemeğinizden. Aslında İsa sizlerden biri. Gelin, girin Hıristiyanlığa fazla uzatmadan. Hadi bakalım İnkalar bırakın kendinizi, Güneş tanrısı İnti’nin ışınlarının yerini İsa’nın ışığı alsın! Çağrı karşılığını buluyor tez vakitte. Perulu rehberimin adı Jesus mesela. Buralarda yaygın kullanılan bir isim olduğunu söylüyor. "Yaratıcıya inanıyorum, saygı duyuyorum o kadar benim dindarlığım. Dedemler yılın belli günlerinde Güneş Tanrısı için anma töreni yapıyor." "Jesus, bir yerlerde Şaman ayini görmem mümkün mü?" "Kentlerin dışında yapılıyor, kuzey bölgelerinde görebilirsin, ancak kendilerinden olmayan kimseyi almıyorlar." "Hiç ihtimal yok mu? Ama bazıları gittiğini, gördüğünü söylüyor. Ayinde Peyote mi kullanıyorlar?" "Ayahuasca kullanıyorlar, Peyote değil. O gidenler turistik bir ayine gitmiştir, gerçek bir Şaman ayinine değil! Belki Cusco’da sen de denk gelirsin.’’ Şaman ayini görme ihtimalim yok demek! Turistik olanını görmesem de olur. Boylu boyunca aziz tablolarının yer aldığı bir galeride yürürken Jesus, cepheden değil, yan olarak başları yerleştirilmiş aziz resimlerine dikkatimi çekiyor. "Bu şekilde resmedilenler öldürülen azizler." Tabloların altında sıra sıra dizili devasa çekmeceler var. İçlerinde rahiplerin elbiseleri yer alıyor. Altın işlemeleri bozulmasın diye çekmecelere katlanmadan konuyor. Son olarak manastırın katakombunu görmek için merdivenlerden aşağı iniyorum. Yeraltı galerilerindeki mezarlara dar tünellerden, labirentlerden geçerek giriliyor. On dokuzuncu yüzyılın başına kadar Fransisken tarikatının rahipleri, rahibeleri buraya gömülmüş. Daha sonra mahzenler kapatılınca yeraltı mezarları da unutulup gitmiş. 1950’lerde yeniden açılıp düzenleniyor. Rahipler, kemikleri, kafataslarını bir düzen içinde ayırıp istiflemiş. Manastırda son gördüğüm daire şeklinde iç içe yerleştirilmiş kafatasları oluyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR