Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Temmuz 2023

Hayat

Sandık Muhalefetinden Gerçek Muhalefete

Vasfi Yıldız

Paylaş

0

0


Biz yine de Nietzsche’yi haksız çıkaralım ve umudu diri tutup, umutla kalalım.

Demokrasilerde sandığın var olması gerekliliği tartışılmazdır; fakat demokratik anlayışın, sadece sandık üzerine inşa edilmesi ve halkın tüm haklı taleplerinin sadece sandığa tahvil edilmesi, demokratik ortamın bırakın sorunlu olmasını, var oluşunun bile sorgulanmasına neden olur. Bu durum, halkın özne olmaktan çıkarılıp yerine temsilcilerinin geçmesi olarak bilinen veya devlet erkinin temsilciler yoluyla yönetilmesi durumu olan ve demokratik ortamla hep karıştırılmış cumhuriyetçi görüşü ortaya çıkarır. Seçimler yoluyla parlamentoya gönderilenler, halkın temsilcileri olmaktan ziyade, yurttaş işlerini yapmakla görevlendirilen aracılardan başka bir şey değillerdir. Bu durumun olağandan veya idealden ziyade ütopik olarak tasviri, halk egemenliği, milli irade, halkın teveccühü veya halk istedi gibi bilindik retorikler refakatinde, palyatif çözümler üzerine kurulu pragmatik siyasetin illüzyonist karakterini ört bas etmede kullanılan bilindik manipüle araçlarının sürekli ortada gezmelerine neden olur.

İnsana ait olan tüm evrensel değerlerin, halktan alınan çoğunluğa kurban edilmesi ve bunun aşılamaz bir gelenek haline gelmesi, adı demokrasi olsa da, demokratik anlayışla çok da haz etmeyen otokrat veya despotik yönetimlerin ortaya çıkmalarına ve tek başlı olmanın verdiği güçle uzun erimli iktidarlarını kurumlaştırmalarını sağlar. Tıpkı Gramsci’nin rızaya ve zora dayanan hegemonik devlet tanımındaki gibi. Burada rıza sivil toplumu, zor ise devletin her türlü güvenlik güçlerini ifade eder. Çoğunluktan alınan güçle topluma bir homojenizasyon sürecinin dayatılması, yürütmenin her türlü keyfiliğine karşı emniyet görevi gören erkler ayrılığı yerine, kuvvetlerin yürütmede birleşmesi şeklinde kendini gösteren hegemonik ve patrimonyal bir yönetim şeklinin ortaya çıkması süreci gerçekleşmiş olur. Hal bu ki demokratik ortam asla uyumu veya düşünsel birliği dikte etmez; tam tersine demokrasinin en büyük gıdası, her türden zihinsel çatışmaların kendisine ortam bulduğu kaotik alanlar veya ortamlardır.

Genç Osmanlıların en büyük ideoloğu ve fikir babalarından biri olan Namık Kemal’in, “Gerçek ışık, fikirlerin çatışmasından doğar” sözü, dönemin koşullarına göre, demokrasiyi ve insan hürriyetini çağrıştırması bakımından ayrıca önem arz etmektedir. Sandık elbette tercihlerin somut veya maddi karşılığı olması bakımından önemlidir; fakat sandık sonuçlarının hiçbir zaman fütuhat havasına dönüştürülmeyip, seçmenin tercihlerinin çoğunluğa tahakküm aracı olmaması kaydıyla. Aksi tüm kıymetin sandığa atfedilerek, demokrasinin sadece sandık fetişizmine dönüştürülmesi, demokratik ortamın gerekliliği olan fırsat eşitliği, gelir eşitliliği, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı gibi benzer tüm evrensel insani nimetlerden yararlanma hakkını ortadan kaldırır. Türkiye’de ise maalesef, Cumhuriyet devrimlerinden bu yana egemen siyasetle demokrasi arasında sorunlu bir birliktelik ve hep bir mesafe var olagelmiştir. Özellikle cumhuriyet devrimlerinin Jakobenist niteliği, Türk halkının, değişimin bilinmezliğinin yarattığı derin sularına karşı, geleneğin, bilindik ve güvenli kollarına sığınması çaresizliği, demokratik ortamın geç evrimleşmesinde veya demokrasinin bileşenlerinin tespitinde zorluk çekilmesinde ciddi bir etken olmuştur. Eylemsel olarak olmasa da, düşünsel anlamda ki bu türden bir toplumsal mukavemet durumu bir yerde Self Preservation, yani “Bilinmezliğe karşı toplumsal kendini koruma içgüdüsü” olarak ta görülebilir.

Diğer yandan yine Türkiye’de, 1946 çok partili hayata geçişin “demopedik” bir niyet veya insan hürriyetini merkeze alan, daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına duyulan özlemden ziyade, ikinci dünya paylaşım savaşından sonra oluşan Yeni Dünya düzeninin yanında bulunma mecburiyetinden kaynaklandığı bilinen bir olgu. Bunun en büyük sağlamasının, dönemin en büyük muhalefet partisi olan Demokrat Parti kurucularının Cumhuriyeti kuran aynı seçkinlerden olduğu ve siyaset tarzlarının uygulamada Cumhuriyet Halk Fırkasıyla aynı yöntem üzerine inşa edilmesinde olduğu, konunun ispatı için yeterli bir gösterge olacaktır. Diğer taraftan, ülkede demokratik ortamın kusurluluğu veya sadece vitrin demokrasisinden ibaret olmasının bir nedeni de, Türkiye’de iktisadi yapıdan en büyük pay almaların veya ekonomik zenginleşmenin en büyük anahtarının, hâkim siyaset ekseninde politik destekçilik yapmadıktan sonra, hiçbir sermayenin büyüyemeyeceği ve hatta daha rasyonel olursak, hiçbir üretkenin varlığını bile idame ettirememe gerçeğinde olduğudur. Bu durum aynı zamanda, siyaset sayesinde parazit çökmelerle nesilden nesile geçen niteliksiz sermayenin oluşmasına neden olması yanında, ticaretin ve sanayinin gelişmesine de engel olarak, Rousseau’nun ifade ettiği, başlangıç eşitsizliğini de ortaya çıkarıp, zihinsel devrimlerin oluşmasında ve niteliğin keşfedilmesinde en büyük engel olmuştur. Türk siyasi hayatında egemen sağ siyasetin karşısında hep yenik olmuş sol cephelerin başarısızlıklarına fütürist bir açıdan yaklaştığımızda, Türkiye’de sol yelpazenin büyük bir kısmını işgal etmiş CHP’ye ait olan en büyük sorunun, burjuva egemen siyaset gündemine endeksli evrimci yapısından bir türlü kurtulamayıp, devrimci pratiğe doğru giden kanalları ya açamaması veya açmaya çok da hevesli olmadığı fark edilecektir. Türk Solunun en büyük kısmını işgal etmesine rağmen, ülkenin bütün çıkmazlarına geleneksel devlet refleksiyle yaklaşması ve her yönüyle hâlâ devlet kokması, tabanın veya seçmenlerin görüşlerinden azade, CHP’nin soldan ziyade, “seküler sağ” eksene yerleşiminin daha da yakışık alacağı şüphesini ortaya çıkarmaktadır.

Tanıl Bora Sağın Üç Halleri adlı eserinde, tıpkı maddenin gaz, sıvı ve katı halleri gibi, Türk sağının da, Milliyetçilik, İslamcılık ve Muhafazakârlık gibi üç ana ideolojiden oluşan bir bütünün parçaları veya aynı maddenin değişik halleri olduğunu ifade ederek, bunların bazı alanlarda çatışmalarına rağmen, işin sonunda iç içe geçerek beraberce bir yumak oluşturduklarını izah eder. Özellikle yakın siyaset tarihimize yapılacak düşünsel kısa bir gezinti, Türkiye’de siyasetin sağ yelpazesinde yer alan oluşumların siyaset yapılış tarzlarında aralarında nüanslar elbette mümkündür, fakat konu, azınlıkların talepleri, işçi hakları, geleneksel anlayışın dışına çıkmış her türden protest yaşam şekilleri, mezhep farklılıkları, kadına ve kadın hakları, etnisiteye ve göçmenlere olan sorunsal yaklaşımları ve din ve basın özgürlüğü gibi, bu ve bunlar gibi, evrensel haklara dayanan tüm yaşamsal talepler söz konusu olunca, güvenlikçi politikaların en iyi bildikleri ve başvurdukları ilk yöntem olduğu ve her türden halk çıkarına rağmen, devlet pragmatizminin yanında hizalanmaları, Bora’nın sağ tespitinin ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir.

Bu gerçeklik esas alındığında, bir ana muhalefet projesi olan ve halka beş benzemez veya beş farklı görüşün bir araya getirilmesi gibi, eşsiz bir demokrasi projesi veya eşsiz bir siyasal füzyonlaşma diye sunulan teatralin, ful abartıdan başka bir şey olmadığı ve beş benzemez yerine beşi bir yerde veya beşi de aynı nitelemesinin daha uygun olduğu kendini dayatacaktır. Özellikle, yirmi bir yıllık AK Parti iktidarının türlü olumsuzluklarına karşı hiçbir itirazları duyulmamış, herhangi bir insiyatif alamamış olmaları yanında, dış politika ve ekonomide bugün bile yaşanan yıkımların ana mimarları olan, Davutoğlu ve Babacan gibi AK Partisi ardıllarının, masada racon keser hale gelmelerini akla getirmemiz, toplumsal muhalefetin tahammül sınırlarını zorlamış, fakat sırf seçim sürecinin bahanesi olmayayım iç güdüsüyle toptan bir içe atma durumu yaşanmıştır.

Aslında, her ikisinin oy toplamı yüzdelere denk gelmeyen bu partilerin tek kuruluş amacı, özellikle son yıllarda, toplumsal olarak Erdoğan’ın siyasi ömrünün sonuna geldiği inancının, mevcut partileri, olabilecek yeni şekillenmelere karşı pozisyon alarak, kendilerini korumaya almaları refleksi geliştirme ihtiyaçları veya kurnazlıklarıdır. Diğer taraftan masanın büyük ortağı gibi görünen İyi Parti, Türk sağının en pragmatist özelliklerinin vücut bulduğu ve iktidar olma niyetinden ziyade, iktidardan avantaj sağlama inşası üzerine kurulmuş ve MHP’nin iktidarla ortaklığında nemaları beğenmeyenlerin ve umduğunu bulamayanların tepkileri sonucu ortaya çıkan, çabuk parlamış ve ateşi çabuk sönmüş kısa erimli bir oluşumdur.

Saadet Partisi ise tıpkı Deva ve Gelecek gibi aynı geleneğin ve aynı zihniyet dünyasına sahip olan, Selamet geleneğinin günümüz temsilcileri olduğu herkesin malumu olsa gerek. Altılı masa olmasaydı adını bile duymayacağımız, liderinin ismini bile aklımızda tutamayacağımız önünde demokrat etiketi olan parti ise, sanırım masa yapılanmasından üç vekil piyangosunu kapması itibarıyla seçimin bingo partisi olsa gerek. Bu konuda, kendini iktidar karşısında konuşlandırmış muhalif medyanın en önemli günahı, tasvip etmediği iktidar medyasıyla aynı yöntemlere paralel yolu benimsemesi ve altılı masa piyesine karşı her türden eleştirel görüşü düşmanlaştırması veya set çekerek, seçmenin toptan politik körlük yaşamasına neden olmasıdır.

Muhalif medyanın fazla abartısı karşısında, sanırsınız ki Türkiye Komünist Partisi veya benzer görüşlere sahip partilerle MHP ve yine onunla aynı eksendeki farklılıkların bir araya getirilmesi gibi bir algı oluşturulmaya çalışılmıştır. Elbette bugün yaşanan ağır koşulların sorumlusu kesinlikle iktidardır; fakat muhalefette, muhalif olmanın vermiş olduğu sorumluluğun gereği olarak, sadece iktidarın yapacağı hatalara bel bağlayıp, stabil veya durağan yapıdan ziyade, politik bir dinamizme ateşlenmenin bütün şartlarını yerine getirmekle sorumludur. Yani evrimci bir muhalif anlayışın yerine devrimci bir muhalefet anlayışını benimsemek zorundadır. Türk sağının devletin desteği olmadan varlığını veya rüştünü ispatı mümkün olmadığından, CHP’nin devrimci teoriye giden pratiği açacak kanalları, sağcılaşarak veya sağ partilerle ittifaklar yaparak açması mümkün olmayacaktır.

Bir Türkiye gerçeği olan, gelir paylaşımındaki adaletsizlik ve bunun neden olduğu geniş kitlesel yoksulluğun ana sorumlusu sağ politikalar olmasına rağmen, aynı kitlelerin hâlâ sağa teveccüh göstermesinin yükümlülüğü halkta olmayıp, halka kendi gerçekliğini bir türlü ispat edememiş veya bulunduğu durumdan memnun olduğu için ispat gereğini önemine almamış, cılız bir sol muhalefetin haksız yer işgalidir. Türk solu, sağa kaymış emekçi kesimleri veya geniş yoksul halk kitlelerini yanına çekmek veya kendi periferisinde toplamak için, zaten sağ parti enflasyonunun yaşandığı bir ülkede, sağcılaşmanın tam aksine, yeni sol paradigmalar inşa ederek, kitleleri solun cezbediciliğine ikna politikaları geliştirerek sağa geçişi önleyebilecek yöntemler geliştirmek zorundadır. Türk halkının sağdan başka partilere oy vermeyeceği gibi bir söylem ise, ülke siyasetinde yıllardır egemen olan emek karşıtı siyasetin veya Türkiye’ye özgü prematüre sermayenin, emeğin daha da ezilmesi yolunda yaptıkları politik bir tezgâha ait, bilindik ve gerçekliği olmayan söylemlerdir.

Peki, bundan sonrasının ne olacağıyla ilgili siyasal muhalefetin kendine ümit bağlamış kitlelere karşı, sorunların çözümü adına bagajında neler vardır? Bu son seçim, Ya demokrasi ya Talabani, Geliyor gelmekte olan, Vatanını seviyorsan haydi sandığa . (Bu söylem söylemlerin en cahillik kokanı ve en sevimsiziydi, ayrıca bizler, hepimiz, vatanını, bu sakızı seçim süresince çiğneyen parazitlerden çok daha fazla seviyoruz.) Aramızda kalsın kazanıyoruz gibi, politik gevezelikten başka bir anlam ifade etmeyen, vıcık vıcık sloganların, halkta yaratmış olduğu umut tükenmişliğine karşı nasıl bir B planı vardır? Yoksa sandıkla her şey bitmiş ve iktidar karşısında olan tüm siyasal yapılar ve tüm sivil muhalefet, bir dahaki seçim dönemine kadar bekleyip, beş yıllık politik bir tefekküre mi girecektir?

Eğer siyaseten yeni bir yol izlenecekse, öncelikle yeni bir paradigma refakatinde yeni politik fikirleri halkın acil gündemiyle bir şekilde ilişkilendirme ve buluşturma zorunluluğu kendini dayatmaktadır. Türkiye halklarının ezici çoğunluğu, uzun yıllara tekabül eden ekonomik çökmüşlüğün çukuru içinde yaşam mücadelesi verirken, hâlâ gözü bir türlü doymayan aç sermayenin daha zenginleşmesinin uygulamalarıyla karşı karşıya bulunmakta. Buna rağmen yoksul halk, sermayeye veya burjuvaziye karşı hak taleplerini dinamikleştirmesi gerekirken, onlara üst niteliklerle dolu insan gözüyle bakması ve paranın elde edilmesi ve haksız servet edinme karşısında, yağmacı siyaseti etik olarak sorgulamak yerine, tüm bunları doğuştan gelen bir kabiliyet veya zekânın ürünü olduğu yanılgısıyla yaklaşıyor. Özellikle seçim öncesi ana muhalefet ve iktidar karşıtı medya tarafından sıkça dile getirilen, “yandaş medya” veya “beşli veya kaçlı çete” gibi söylemler ise sadece sığ bir amaca hizmet etti. Son yirmi yılda oluşmuş sermayenin sadece siyasal kollama ve para ilişkilerine indirgenmesi, yüz yıllık devlet geleneğinde eksik yanları olsa da bir şekilde kurumlaşmasını sağlamış bürokratik yapıdaki telafisiz bozulmaların önceliğini engelleyerek, bozulmaların görünmezliğine neden oldu. İşte muhalefetin asli önceliği, mevcut görünmezliği kaldıracak ve tüm bu sorgulamaları harekete geçirecek teorileri demokratik pratiklerle buluşturacak bir aydınlanma ve farkındalık sürecinin hızlıca yayılımını sağlama zorunluluğudur; bu durumdan kasıtlı olarak uzaklaşma ise, muhalefetin “obskürantizm” işlevi gördüğü şüphesini akıllara getirmektedir.

Kabul edelim ki bu eylemlerin seçim öncesi ittifak partileri ve benzer zihniyetlerin izlerinden giderek yapılması olanaklı değildir. Bunun en büyük sağlaması, seçim öncesi, aralarında nüanslar var gibi gözükse de, iş politik çıkar ve siyasi ikbal olunca, beşi de birbirinin aynı ve beşi de bir yerde olan sağ partilerin, seçim sonrası güce göre pozisyonlarını almakta nefes bile almamaları ve yine güce göre bulundukları kabın şeklini almaları ve daha önce söylenmiş tüm sözleri veya cılız bile olsa eylemlerini inkâr ederek, iktidar yanına yamanma yarışına girmeleri, sanırım, CHP tarafından yapılan ittifak hatasının en büyük sağlaması olabilecek nitelikte bir gösterge olmasındadır.

Diğer yandan, 6-7 Şubatta yaşadığı deprem felaketinde on binlerce canı yitirdik. Depreme uzun yıllara tekabül eden ağır ekonomik çöküşmüşlüğün altında aç susuz yakalanan ve depremle beraber evi, ocağı yıkılanlar ise, sağ kaldığına bile sevinememe gibi bir huzursuzluk çukurunda ayakta kalma durumayla karşı karşıyalar. İnsanların ağır hasarlı evlere bile girmeyi göze alarak, adeta ölüm karşısında dikelmeleri ve tüm bunların muhalefetin değişim gibi saçma gündemlerinin gerisine düşmesi, Türkiye’de siyaset şeklinin acımasızlığının ve bencilliğinin önemli bir işareti olsa gerek.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, seçim sonrası getirilen yeni icat vergiler, her türden ürüne gelen bitmek durmak bilmeyen zam sağanakları, kurların önlenemez yükselişinin reel hayatı alt üst ettiği gibi bu ve buna benzer, ülke halkının hayat bayrağının yarısını göndere çekmesine neden olan türlü yağmalara karşı, hala yerinden milim kımıldama göstermeyen bir muhalefet olduğu sürece, ne yazık ki tek gerçeklik, kötüsünün daha gelmediği ve bugünlerin daha iyi günler olduğu gerçeğidir. CHP’de değişim kesinlikle olmalıdır ve değişime ilk önce, tüm enerjisini, gün geçtikçe daha da keyfileşen ve sorumsuzlaşan iktidar uygulamalarına karşı demokratik set çekme politikaları oluşturmakla ve tek gündemini, geniş yoksul halkların ve emekçi kesimlerin sorunlarına konuşlandırarak, sandık muhalefetini terk edip, gerçek muhalefet sahasında yer almakla başlamalıdır. Yirmi bir yıllık iktidarın değişmezliğine paralel değişmez bir muhalefet gerçeği ve umutta yarattığı toptan bir hayal kırıklığı bize Nietzsche’nin “umut kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır” savını yaşatmakta olsa da, biz yine de Nietzsche’yi haksız çıkaralım ve umudu diri tutup, umutla kalalım.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı..Sennur Karanlık
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Mutlaka Görülmeye Değer 5 Otantik İsta..

İstanbul denince akla hep aynı rotalar gelir: Sultanahmet, Galata, Kapalıçarşı, Ortaköy... Oysa bu şehir, kalabalıkların dışında kalmış, kendi hikâyesini hâlâ sakince anlatan mahalleleriyle bambaşka bir yüzünü sunuyor. Eğer İstanbul’da daha yerel, ..

Devamı..

İmdat

Ayzer Bilgiç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024