Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Eylül 2021

Söyleşi

Sibel K. Türker: "Bizler, yetişkinler ve çocuklar doğa yasalarının ürünüyüz."

Oğuzcan Çağan

Paylaş

0

0


Düşlerimiz çok nahif, uçucu ve gerçeklerden kopuk sanırım. Ama hayat dediğimiz, içinde devindiğimiz düzenlenmiş, kurulmuş yapı çok hoyrat ve buna izin vermiyor.

Ekin’in hayatı kimi zaman sımsıkı bağlarla tutunan kimi zaman da her an dağılıverecekmiş gibi görünen ilişkiler arasında geçiyor. Hayatın neşesiz yanı bütün ağırlığıyla romandakilerin üstüne çökerken kış güneşi kavramı yeni ihtimallere dair umudu hatırlatıyor. Roman bittiğinde kış bitmemiş oluyor fakat Ekin kış güneşinin etkisini hissetmeye başlıyor, yüklerinin ağırlığından biraz olsun kurtuluyor. Belki bu sayede sevginin sınır kabul etmezliğini de yeniden keşfediyor Ekin.

Oğuzcan Çağan: Semih Gümüş sunuş metninde “Sibel K. Türker, Kış Güneşi'nde bize, bir aile çevresinde çeşitli sorumlulukları olduğunu bilen ama onların bazılarını taşımakta güçlük çeken bir genç kız karakterinin dünyasını anlatıyor,” yazıyor. Son dönemde artan ekonomik sıkıntıları, ailesi üzerinden anlatan bir kız çocuğunun konuşmaları oldukça dikkat çekti sosyal medyada. Bir ailenin yükü, bir çocuğun ruhunda yaraya dönüştüğünde o çocuğun hayallerine ne oluyor sizce?

Sibel K. Türker: Elbette ki sorunsuz, sorumsuz çocukluğun o neşeli dünyası yerle bir oluyor. Çocukluk da biraz kaybediliyor tabii. O büyülü ülkeye erken ve kalbi buruk bir veda oluyor sonuçta. Yetişkinlerin dünyasına, o sorunlar, sorumluluklar ve bitmek bilmeyen kavgalar dünyasına bir adım atılmış oluyor. Bir çocuk tüm bunlardan uzak tutulmak, çocukluğun kısacık, kendine ait zamanında özgür olmak isterdi elbette. Ama “gerçek dünya” ona bu zamanı tanımıyor, alıp içine fırlatıyor.

Ekin elbette ki tüm bu olanlardan dolayı biraz şaşkın, olan biteni anlamlandırmaya çalışıyor. Kardeşi Can zaten hastalıkla boğuşurken, ona olgun olmanın düştüğünü de biliyor. İki kardeşin de çocuksu dünyaları zedeleniyor bir bakıma. Üstelik umut etmeyi de büyüklerden öğrenecekler. Çünkü çocuk dünyasında ne umut ne de umutsuzluk vardır normalde. Çocuk çocuktur. Yaşanılanlar, edinilen deneyimler onları umudun kapısına kadar getiriyor da. Karanlık ve aydınlık kavramını keşfediyorlar.

OÇ: Aynı eksende, evdeki açması gerekirken açmayan, belki açamayan çiçeğin çok güçlü bir  anlatımı olduğuna inanıyorum ve o soru: “Bir bitki doğa yasalarına nasıl karşı durabilir?” Bir insan, bir çocuk, doğa yasalarına nasıl karşı durabilir dersiniz?

sibel türkerSKT: Evet, nar çiçeğinin minik öyküsünden bahsediyorsunuz. Bir metafor olarak kullanıldı roman içinde. Işık alıyor, suyu veriliyor ama o yine de kurumaya yüz tuttu. Neden? Bunu bilemiyoruz. Belki dediğiniz gibi doğa yasalarına karşı geldiğinden. Belki hayata tutunmak için yeterince gücü yok. Ama sulamaya devam edilmeli, ışığının önü kesilmemeli. Bu tutarlılık bitkiyi de doğayla uyumlu hale getirecek ve büyütecek belki.

Bizler, yetişkinler ve çocuklar doğa yasalarının ürünüyüz. Can’ın hastalığı onun doğasıyla ilgili bir durumdan doğdu. Keskin bir gerçeklik olarak ortaya çıktı. Tıbben savaşılıyor, ancak manen de savaşılmalı. Ruhen de ışığın önü kesilmemeli, ipin ucu bırakılmamalı.

OÇ: “Değiştiremeyeceğimiz şeyler vardır...” yazıyor Ekin defterine. Her ne kadar bunu aşk için söylüyor olsa da, Ekin ailesinin içinde bulunduğu zorlukları ve kırılmaları değiştiremeyeceğini bildiğinden mi kabullenmiş gibi görünüyor?

SKT: Sanırım evet. Öyle gerçekler var ki, görmek istemeniz ya da istememeniz hiçbir şeyi değiştirmez ne yazık ki. O gerçekliğin baskın gücünden bir şey kaybettirmez. Ekin ailece içinde bulundukları durumda bunu görüyor. Ancak şu var, gerçekleri değiştiremesek de çabalayabiliriz, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışabiliriz, sevgiye ve paylaşıma inanabiliriz. Bu, gerçeği değil belki ama bizim durduğumuz yeri değiştirebilir.

OÇ: “Annem de babam da bireyci değil, toplumcu insanlar. Bu yüzden iyi kalpliler belki. Sadece kendini, kendi refah ve mutluluğunu düşünen insanlar o kadar iyi değiller bence.” Ekin, ne genç ne de yetişkin değilken, ailesinden gelen bu bilgiyle mi hareket ediyor?

SKT: Anne ve babanın özelliklerini vermeye çalıştım roman boyunca. Bilinçli, toplumcu, paylaşımcı ve mücadeleci insanlar. Hiçbir şeyi hazır bulup yememişler, sahip oldukları her şeyi  kendi emekleriyle yapmışlar. Ve bu böyle olmaya da devam edecek. Toplumsal adaletsizliklere karşı keskin bir tavırları var. Ekin’in ailesi sohbet sırasında olsa bile hayata dair bu tutumlarını hep açık etmişler ve daha önemlisi buna inanarak yaşamışlar. Doğal olarak böyle bir  zihniyete sahip ailenin yetiştirdiği çocukların dünyasında bu izdüşüm kaçınılmaz olacaktır.

OÇ: Anne ve babasının yanında yetişkin, Gizem’in yanında çocuk olmaya çalışan fakat neticede ikisinin arasında bir yerde, yalnız başına salınan Ekin. Ekin’i bu iki uç arasında, ikisi de olamadan, tek başına hissetmek durumunda bırakan “kırık bir kalbi olsa da, kalpsiz olmaktan” korkması mı, güçlü empati kabiliyeti mi?

SKT: Ekin’i yaşıtlarının dünyasından keskince ayıran olaylar yaşanıyor ailede. Biraz önce bahsetmiştik. Artık çok istese de o eski çocuk olamayacaktır. Duygusal olarak o dünyadan bir kopuş yaşamıştır. Araf’ta kalmıştır. Zaten ergenlik dediğimiz sürecin de bir araf olduğunu düşünürsek işi hayli zor Ekin’in. İki arada bir derede kalma hali. Ne tam bir çocuk ne de bir yetişkin. Ekin bunu çok iyi anlıyor ama çocukluğun dünyasından da böyle hoyratça koparılmak istemiyor. Arkadaşı Gizem’in de kendince sorunları var ancak o yumuşak bir geçiş yaşadığından çok da hırpalanmıyor. Zaten doğası da neşe ve çocuksuluk barındırıyor. Ekin çocuklukta kalacağı süreyi biraz uzatmak istiyor bence. Biraz erteleme istiyor hayattan.

Ayrıca dediğiniz gibi, kişisel ve ruhsal bir özellik olarak “başkasını anlama” konusunda epey yetenekli bir genç. Bu yüzden başta anne babası olmak üzere, çevresindeki herkesi anlamaya çalışıyor.

OÇ: “Pasta hiç kimseye kötü bir şey çağrıştırmaz,” diyor Ekin’in babası. Ekin’in babasının kendisinin dahi hatırlamak istemediği, belki farkında olmadan yol açtığı bütün ‘kötülükleri’ pastacılık yaparak yeniden inşa etmeye, iyi hatırlamaya çalıştığından söz edebilir miyiz?

SKT: Romanda bir tat dengesi kurmaya çalışmıştım. Bir yanda acılar, üzüntüler, diğer yanda pasta gibi tatlı, lezzetli şeyler. Umarım başarabilmişimdir. Bu denge aslında hayatı anlatıyor temelde.

Ekin’in babası aslında ailesini geçindirebilmek için iyi yaptığı bir işe, yani “pastacılığa” devam ederken bu dengeyi gözetmiş olabilir. Ortaya “tatlı ve iyi bir şey” çıkarmak için çabalıyor olabilir elbette.

sibel türker

OÇ: Birçok kilit eylem ve kelimenin yanında ağlama eyleminin de önemli bir yeri var romanda. Ağlamak, birini ağlarken görmek veya ağlamamaya direnmek ne anlatır? Ekin ağlamaya nasıl bir anlam yüklüyor?

SKT: Ekin’in babası Serdar, romanın başında evde “ağlama yasağı” ilan etmişti. Çünkü evde bol bol gözyaşı dökülecek hadiseler vardı. Trajedi vardı ve aile üyeleri bu duyguya kendilerini kaptırırlarsa içinden çıkılamaz bir duruma dönüşecekti her şey.

Ağlamak, kötü şeylerin ve acıların dışavurumudur. Ağlamak mı kötüdür, birini ağlarken görmek mi beterdir, bilemiyorum ama Ekin babasının ağladığı o sahnede kendini çok kötü hissetmişti. Çünkü bir babanın güçsüzlüğünü ve çaresizliğini görmek her çocuk için yıpratıcıdır. Neyse ki Serdar çabuk kendine geldi ve “ağlama yasağı”nın delinmemesi için elinden geleni yapıyor.

OÇ: Ekin’in annesinin sorduğu bir soruyu izninizle bu röportajın bir sorusuna dönüştürmek isterim: Sizce “neden düşlediğimiz gibi yaşayamıyoruz?” Düşlerle yaşananlar arasındaki mesafeyi ne çoğaltıyor?

SKT: Çok güzel bir soru ama inanın ki yanıtını ben de bilmiyorum. Kimse de bilemiyor zaten. Düşlerimiz çok nahif, uçucu ve gerçeklerden kopuk sanırım. Ama hayat dediğimiz, içinde devindiğimiz düzenlenmiş, kurulmuş yapı çok hoyrat ve buna izin vermiyor. Hayat despot bir iktidar bence, bizse bu iktidarın muhalifleriyiz düşlerimizle, umutlarımızla. Ufacık bir delikten bile sızabiliriz, bunu iktidar da bildiği için zırhını güçlendiriyor. Ama düşlerin elle tutulamazlık özelliği onların tek gücüdür aslında. Pes etmemek, yenilmemek gerekir. Düşleri için savaşanlarda görürüz bunu. Yenemeseler bile, denemişlerdir. Diğerleri gibi yenilgiyi baştan kabul etmemişlerdir. Bunun gururu yeter de artar bile.

OÇ: Ekin ile annesi arasındaki makyajdan arınmış, dikkatli olunmaya çalışılsa da bazen inciten bazen de sımsıkı saran bir ilişki. Ekin, babasını anladığı kadar annesini anlamakta neden zorlanıyor? Veya zorlanıyor mu sahiden?

SKT: Zaman zaman zorlanıyor sanırım. Her çocuk anne ya da babadan birine daha yakın hisseder kendini. Bu her ailede böyledir. Ekin de kendini babasına daha yakın duyumsuyor. Aralarında inanılmaz bir sevgi bağı var. Hatta Serdar neredeyse Ekin’in yaramaz çocuğu rolüne bürünüyor bazen.

Annesi daha tutarlı, maddeci ve daha katı tavırlı biri. Her zaman sorumluluk bilinciyle hareket etmiş, hatta evi yıllardır o geçindiriyor. Çünkü sabit gelirli bir işte çalışan kişi annesi. Ev neredeyse onun kazandığı parayla dönüyor. Babasının çocuksuluğu ve hayalciliği Ekin’e sempatik geliyor ve onları ruhdaş kılıyor galiba. İkisi de düşlere ve renklere inanıyorlar ve hayatı koyu renkleriyle çok sıkıcı buluyorlar.

Kaldı ki annesinin aşırı eleştirel tutumu Ekin’i ondan biraz uzaklaştırıyor. Annesine çoğu kez hak verse de onu katı olmakla da suçlayabiliyor. Sanırım annesinin babası üzerinde bir iktidar erki kurmaya çalıştığını düşünüyor. Haklı da olabilir. Ne dersiniz?

Güzel sorularınız için çok teşekkür ederim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kayıtsızlık Günlerinde Kendin OlmakFerruh Tunç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024