Kadıköy’de deniz kenarında bir balıkçıya girmiş, boş boş ortalıkta dolanıyorum. Akşam olmak üzere, yorgun güneş başını denizle ufkun birleştiği bir uzaklığa gizleyerek aramızdan ayrılıyor. Giderken göğün maviliğini ağır ağır içine alan tatlı bir akşam kızıllığı bırakıyor arkasında. Hava karardıkça içimi bir ürperti sarıyor. Karanlıkta ne yapacağımı bilemem ben, oradan oraya savrulur, başımı sağa sola çarpar dururum. Fakat iyi ki lambalar var. Gökyüzü karardıkça şehrin ışıkları birer birer parıldamaya başlıyor da ortalık aydınlanıyor. Önce sokak lambaları yanmaya başlıyor; cılız bir ışık huzmesi ince uzun gövdelerinden kaldırımlara dökülüyor. Sonra cadde boyu ilerleyen arabaların farları açılıyor, karanlığın içinde gezinen ışıklar kornalar çalarak birbirini kovalıyor. Nihayet dükkânlar da açıyor lambalarını; vitrin camlarından, parlak neon tabelalardan, ince tellere sırayla dizilen küçük ampullerden sokağa dağılan renkli ışıklar, gelip geçenlerin yorgun yüzlerini aydınlatıyor. Denizin maviliği koyu bir karartıya dönüşünce karşı kıyıdaki evlerin ışıkları yer yüzüne serpilmiş yıldızlar gibi parıldıyor. Bugün havada pek rüzgâr yok, ince meltemin kılavuzluğunda kıyılara kibarca vurup çekilen dalgaların sesi duyuluyor. Kızarmış balık kokusuyla karışık, denizin serin ve tuzlu kokusunu doya doya karın boşluğuma çekiyorum. İçimde tatlı bir Mayıs hevesi, oradan oraya uçup bilmediğim kuytulara konmak istiyorum.
Biraz önce içi balık kılçığıyla dolu çöp kutusunda karnımı bir güzel doyurmuşum. Az ötede, birkaç gün önce tanıştığım arkadaşım, gözlerini uzak bir noktaya dikmiş sarhoş gibi salına salına ilerliyor. Selam vermek için vızıldıyorum ama beni duymuyor. Sanki büyülenmiş, belirsiz bir uzaklıktaki ışığa doğru süzülüyor. Zaten tek başıma dolanmaktan sıkılmışım, merak edip takılıyorum peşine. Dükkânın diğer ucuna doğru ilerledikçe ışığın parlaklığı artıyor. Ne olduğunu daha iyi anlamak için ışığın olduğu bölgede birkaç defa turluyorum. Tavandan sarkan siyah bir kutunun içinde, sırayla dizilmiş ince tellerin arkasında, uzun bir lambadan masmavi, güçlü bir ışık yayılıyor. Kutu, kabloyla elektrik prizine bağlanmış; öğrendiğim kadarıyla insanlar bu yöntemle kendi yaptıkları cihazları çalıştırıyorlar. Bu tip aletlerden oldum olası korkmuşumdur. Fakat bu kutunun içindeki lamba öyle güzel parıldıyor ki ona doğru gitmekten kendimi alıkoyamıyorum. İçimde büyüyen ve zapt edemediğim bir istek beni olanca gücüyle ışığa doğru itiyor. Sırrını bir türlü çözemediğim ama nedensizce çok sevdiğim bu ışığa ulaşmak istiyorum. Eminim orada kendimi daha güvende hissedecek, hiçbir yerde olmadığım kadar mutlu olacağım. Bütün ellerim, ayaklarım, kanatlarım seferber olmuş, yüreğimin emrettiği bu yöne, ışığa doğru götürüyor beni.
İnce tellerin arasından süzülüp ışığın hapsedildiği o tuhaf kutunun içine giriyorum. İçerisi ateş gibi sıcak. Anlıyorum ki lamba etrafına sadece ışık değil, yakıcı bir sıcaklık da yayıyor. Arkadaşım az ileride, başka sineklerle birlikte lambanın etrafında dönüp duruyor. Onlar da benim gibi ışığın büyüsüne kapılmış, bir telaş ulaşmaya çalışıyorlar. Bir yanım bu işin sonunda başıma bir felaket geleceğinden endişeli, diğer yanım düşünme yetisini yitirmiş, sadece ışığa sarılmak, ona bir kez olsun dokunmak istiyor. Tam ileri atılacakken arkadaşım benden önce davranıyor, gözünü karartmış tüm gücüyle kanatlarını çırparak ateş gibi sıcak lambanın üzerine doğru uçuyor. Merak içinde pür dikkat izliyorum olan biteni. Arkadaşım ışığa yaklaşmış, dokunaçlarını tam onun parlak gövdesine dokunduracakken önce bir parıldama ve ardından güçlü bir çıtırtı kopuyor. Sevgili arkadaşım gözlerimin önünde parlak bir ateş ve ışık topuna dönüşüyor; sonra siyah, ince toz zerreleri halinde yere dökülüyor. Bu ölüm kutusunun içinde hafifçe esen rüzgâr arkadaşımdan geriye hiçbir şey kalmayıncaya dek zerrelerini boşluğa savuruyor. Dehşet içinde olduğum yerde kalakalıyorum. Kanatlarım beni taşımasa ben de zerrelerin peşinden boşluğa düşüp gideceğim. Ben neler olup bittiğini anlamaya çalışırken başka bir sinek lambaya dokunuyor ve o da bir anda ışık parlamasına dönüşerek yanıp yok oluyor. Sineklerin ölümü az rastlanır şey değil muhakkak, her gün sayısız ölüm görür, yeri geldiğinde en yakın dostlarımızın cansız bedenleriyle karnımızı doyururuz. Fakat bu olay benim algılarımın sınırlarını aşıyor. Ölüm elbette fena şeydir ama birden yok olmak… Hiç yaşamamış, var olmamış gibi arkanda en ufak bir iz bile bırakmadan tükenip gitmek… İlk defa gördüğüm bu tuhaf durum hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum. Fakat yok olmak ne kadar korkutucuysa, ışığın güzelliği de o denli büyüleyici. Gözlerimin gönünde tanıdık tanımadık kim varsa, ışığa kapılıp yok olup gitse de içimde dinmeyen bir arzu sadece ışığa ulaşmak istiyor. Orada sırlarla dolu bir şey var, sadece ne olduğunu öğrenmek, bilip tükenmek istiyorum. Ah bu arzuyu bir durdurabilsem; onu bir dizginleyebilsem. Ben kanatlarımı durdurmaya çalıştıkça onlar emirlerime direniyor ve beni gitmek istemediğim, hayır gitmek istediğim ama gitmemem gerektiğini bildiğim ışığa doğru sürüklüyor. Bunu durdurmanın yolu yok; aklımın, bedenimin üzerindeki iradesi, arzularımın egemenliği karşısında çaresiz. Biraz sonra mantığın zincirlerinin kopacağını ve uçurumdan düşen bir taş gibi ışığa uçup yok olacağımı anlıyorum. Ah anlamak… Anlamak nasıl bir cehennemdir. Daha önce aklımdan geçmeyen onca düşünce, yaşamımın şu son saniyelerinde zihnimde oradan oraya uçuşuyor. Birden aklıma şu tuhaf düşünce takılıyor: Ne tuhaf, şuracıkta yok olup gitsem kimse bunun farkına varmayacak; belki beni tanıyan birkaç sinek yokluğumdan endişe edip sağa sola bakınacak, bir süre üzüldükten sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekler. İçinde olmadığım dünya eskisi gibi dönmeye devam edecek. Daha önce yaşamım hakkında hiç böyle derinlemesine düşünmemiştim. Oysa şimdi, zamanın bu en küçük zerresinde anlıyorum ki varlığımın dünya için hiçbir önemi yok. Tuhaf, sanki aklımın bir köşesiyle bunun her zaman farkındaydım, fakat hiçbir zaman bu kadar derinden inanmamıştım bu düşünceye. Ben, sayısız canlı içinde bir canlı, böceklerden bir böcek, dünyaya öylesine gelmiş bir yaratık; yaşamımın yaşanmaya değer yanı var mıydı? Bir sinek olarak geldiğim dünyada, tam da bir sinekten beklendiği şekilde yaşadım. Varlığım böylesine önemsizse, yok oluşum için niçin korkayım? Hayatım boyunca yolumu bulmamı ve dünyayı biraz da olsa sevmemi sağlayan şu tatlı ışık, meğer ölümümde de bana kılavuzluk edecekmiş. Derin bir nefesle, az sonra zerrelerimi boşluğa dağıtacak rüzgârı içime çekiyorum. Binlerce gözle izliyorum aydınlığı; bütün kollarım ve kanatlarımla uçuyorum ona. İçimde bir zamanlar yaşamış olmanın memnuniyeti, tavandan sarkan bu tatlı ışığı şefkatle kucaklıyorum.






