Küçük Prens, gezegenine hükmetmeden, sahip çıkmadan yaşatır; onu sorumluluk üzerinde yükselen yoğun bir sevgi ile kuşatır; gezegenini ilgi, dikkat, emek ve bakımla evrenin sonsuzluğunda her gün yeniden var eder.
Bir zamanlar Küçük Prens’i okul kütüphanesinde keşfetmiş olmak benim için bir şanstı ve tam anlamıyla bir serendipity yaşantısıydı. Değerli şeyleri tesadüfen bulma, keşfetme yeteneğim yavaş yavaş gelişiyordu o zamanlar. Özellikle kitap konusunda pek yanılmıyordum nedense. Serendip ülkesinin üç prensi kimi şeyleri hep tesadüfen ya da kazara bulurlarmış bir doğu masalında. O nedenle rastlantısal keşiflere ad olmuş bu ülke. Serendip prenslerinin keşifleri gibi, ben de raflar arasında rastlantıyla bulduğum, resimlerle süslü incecik kitabın içinde bir küçük prens keşfetmiştim o günlerde. Yüreğimde yıllar boyu sönmeyecek bir sevgi ve dostluk ışığı bırakan Küçük Prens’i.
Küçük Prens, çocuk dünyası içinde bütün ışıltısıyla yer aldığı kadar yetişkinlerin de dönüp tekrar tekrar keyifle okudukları, çocuklarına okurken yeni anlamlar keşfettikleri, çokanlamlı, çok katmanlı kitapların en önemlilerinden biri. Bu kitaba anlam, güzellik ve değer kazandıran birçok unsur var; en başta kitabın derin bir felsefeyi içselleştirmesi ve bu felsefeyi küçük okurların anlayabileceği bir biçemle, farklı ve özgün bir tarzda dillendirmesi geliyor bence. Yazar Antoine de Saint-Exupery, Küçük Prens’i kendi özgün çizimleri eşliğinde tanıtıyor bizlere. Böylece baştan itibaren Küçük Prens, zihnimizdeki imgeler dünyasında net bir biçimde yer alıyor. Çocuklara yazan bir yazarın aynı zamanda iyi bir çizer ya da ressam olmasının, hem yazdığı kitaplar hem de küçük okurları açısından bir şans, bir zenginlik olduğunu düşünenlerdenim. Az sayıda olsa da böyle yazar-ressamlar var çocuk edebiyatı içinde. Okul kütüphanesinin ahşap rafları arasında keşfettiğim o küçücük kitabın her şeyden önce resimlerindeki naifliği, o resimlerin çocuk ruhuma etki ediş biçimini hâlâ unutmuş değilim. Sapsarı saçları vardır Küçük Prens’in, buğday başaklarına benzer bu saçlar. Ufacıktır Küçük Prens, çocukluk masumiyetinin yanı sıra bir bilgelik ışığı da yansır ondan. Bu, onun ait olduğu uzak evrenlerden gelen bir ışıktır aslında. Küçük Prens uzayın derinlerindeki küçücük gezegeninde yaşarken bir gün yolu dünyaya düşen göksel bir varlıktır. O, küçücük gezegeninin Küçük Prens’idir. Onun ‘prens’ unvanının olması aldatmasın sizleri, çünkü onunki erdemden gelen bir soyluluktur, aileden ya da mülkiyetten değil. Küçük Prens’in gezegeniyle ilişkisi, yaşatma ve sevgi üzerinde temellenir; o, gezegenin hâkimi değildir, sahibi de değildir. Onun yaşam felsefesinde hükmetme, iktidar olma, sahip olma gibi eylemler değil, sevginin tezahürü olan eylemler yer alır. Dolayısıyla Küçük Prens, gezegenine hükmetmeden, sahip çıkmadan yaşatır; onu sorumluluk üzerinde yükselen yoğun bir sevgi ile kuşatır; gezegenini ilgi, dikkat, emek ve bakımla evrenin sonsuzluğunda her gün yeniden var eder.
Küçük Prens, bir gün bir demet ışık gibi düşer Sahra çölünün kumlarına. Küçük bir çocuk bedenine bürünmüş olağanüstü bir varlıktır o; aslı özü ışıktır Küçük Prens’in. Sahra’ya indiğinde, uçağı arızalandığı için çöle inmek zorunda kalan bir pilotla karşılaşırlar. Bu karşılaşma çok önemlidir ve üzerinden altı yıl geçtikten sonra Pilot, Küçük Prens’i, yazdığı ve resimlerle donattığı bu kitapla ölümsüzleştirecektir. Öykünün anlatıcısı olan Pilot’un kişiliği bir bakıma kitabın yazarı Saint-Exupery’e çok yakındır, onunla örtüşür. Öyküyü Pilot’un anlatmasına rağmen anlatının merkezinde Küçük Prens vardır. Pilot uçağın onarım işiyle meşgulken karşısına çıkan Küçük Prens, bir anda bambaşka dünyalar serer onun önüne. Önce Pilot’u tanırız, geçmişteki ve şimdiki haliyle. Pilot, küçüklüğünde düşlerin büyülü dünyasında yaşayan bir çocukken, büyüklerin onu hiç anlamadığını, onlarla aynı dilden konuşmadıklarını keşfetmiştir. Büyükler, mantıksal bağlarla, rakamlarla, akıl yürütmelerle açıklamaktadır dünyayı. O, bir gün boa yılanının yuttuğu bir fil resmi çizip gösterdiğinde büyükler onu şapka sanırlar. Çünkü onlar görünenini algılar, dıştan bakarlar, iç’e ulaşamaz gözleri. İçtekini görmek için yürekle bakmak gerekir her şeye. Resmi çizen çocuk, kendini ifade edemez, anlaşılamadığını düşünür. Onun büyükler hakkındaki tespiti çok önemli: “Büyükler hiçbir zaman tek başlarına hiçbir şeyi anlayamıyorlar. Çocuklar için de onlara her zaman, ama her zaman açıklamalar yapmak az yorucu değil.” Büyükleri tarafından anlaşılmayıp tarih, coğrafya, geometri, gramer, hesap gibi “ciddi” konulara yönlendirilen çocuk, ressam olmayı hayal ederken bir pilot olmuştur. Aradan çok yıllar geçmiştir ama büyükler hakkındaki düşüncesi değişmemiştir hiç. Fil yutan boa yılanı resmini yanında taşımış, arkadaşlarına, tanıştığı her insana sormuştur. Her zaman “Bu bir şapka” yanıtını almıştır Pilot. İçindeki çocuk düşlerde koşan, olguların içini gören, dıştan gördüğüyle, görünenle yetinmeyen o çocuk hep baskı altında kalmıştır. “Bu şapka” diye düz ve mantıksal yanıt verenlere, “boa yılanlarından, balta girmemiş ormanlardan, yıldızlardan değil, adama ayak uydurarak, briçten, golftan, politikadan, kravatlardan söz ediyordum” der. İçindeki düşler kuran çocuk, güdük kalmış, büyüyememiştir. Bu yüzden hep yalnız hissetmiştir kendini; onu anlayan, onun düşsel dilinden konuşan kimse yoktur çevresinde.
Sahra’ya zorunlu iniş yaptığında motorunun bir parçasının kırılmış olduğunu görür. Artık bir ölüm kalım mücadelesi içindedir Pilot. Uçağın arızasını mutlaka gidermesi gereklidir. İlk akşam ıssız ve yapayalnız çölde kumların üstünde uyuduktan sonra gün doğarken incecik ve tuhaf bir ses duyar. Şöyle der bu ses: “Lütfen bana bir koyun çiz.” Çölün ortasında, tümüyle olağanüstü küçük bir adamın onu süzdüğünü görür. Her türlü yerleşim bölgesinden bin mil uzakta oldukları halde bu küçük çocuğun ne korkup ürkmüş, ne yolunu kaybetmiş, ne de aç ve susuz göründüğüne tanık olmuş ve şaşırmıştır. Bu bir mucizedir. Israrla bir koyun çizmesini tekrarlar çocuk. Bu, pilotumuz için inanılmaz bir tekliftir. Resim çizmeyi bilmediğini söylese de ısrarlar karşısında cebinden kâğıt kalem çıkarır ve çizmeye başlar. İçinde, budanınca kuruyup kalan sanatçı yönü yeniden yeşerir bir anda. Önce boa yılanı resmini çizer, içinde fil olanı. Küçük Prens bunu istemez, koyun çizmesini ister. Zar zor çizmeye devam eden pilotun çizdiği koyunları beğenmez. Bunun üzerine sabrı tükenen Pilot, motor onarımını da düşünerek bir sandık resmi çizer, hava delikleri olan bir sandıktır bu. Der ki, “Bak işte bu sandık, istediğin koyun bunun içinde.” O anda Küçük Prens’in gözleri parlar. Pilot’un içindeki o düş dolu çocukla Küçük Prens’in dünyası bir anda buluşur. Tam da böyle bir şey istediğini söyler Küçük Prens. Sandık metaforuyla, sezgi ve düşler yoluyla görünenin ötesine ulaşmaya ve bütünsel hakikate gönderme yapılmıştır. Aynı tema, daha sonraki sayfalarda da çıkar karşımıza. “Arkadaşım hiç açıklama yapmıyordu bana. Belki beni kendisi gibi sanıyordu. Oysa ben, ne yazık ki, sandıkların içindeki koyunları görmeyi beceremem. Belki ben de biraz büyüklere benziyorum. Yaşlandım herhalde.” Yazar, kahramanları aracılığıyla varlıkların, olguların görünen yönlerinin ötesini görme ve sezme yetisinin önemine işaret eder. Çocuklar açıklama yapmadan konuşurlar, görünenlerin içini ise düşlerle doldururlar.
Pilot, öyküleme anını belirtirken, Küçük Prens’ten ayrılmasının üzerinden altı yılın geçmiş olduğunu öğreniyoruz. Kitabının baştan savma okunmamasını istiyor yazar, “onu (Küçük Prens’i) anlatıyorsam onu unutmamak için yapıyorum” diyor. Sözlerine şöyle devam ediyor: “Bir arkadaşı unutmak üzücü. Herkesin arkadaşı olmamıştır. Hem onu unutursam yalnızca rakamlarla ilgilenen büyüklere dönebilirim.” Güzel bir dostluk kurulur Küçük Prens ile Pilot arasında. Küçük Prens ona öyküsünü anlatır uzun uzun.
Uzayın ötelerinde küçük gezegenlerin olduğu bölgede minicik gezegeninde yaşamaktadır Küçük Prens. O gezegende kötü bitkilerin tohumlarını büyümeden ve kök salmadan temizlemeye dikkat eder. Bilir ki iyilik tohumları iyiliği filizlendirir, kötü tohumlarsa zararlı olanları. Onun gezegenindeki en korkunç tohumlar baobap ağaçlarınınkilerdir. Büyürlerse kocaman kökleriyle toprağı delik deşik eder ve sayıları artarsa gezegenin parçalanmasına yol açabilirler baobaplar. Baobap metaforuyla, kötülüğün, şiddetin ve olumsuzluğun büyümeden ve yayılmadan ortadan kaldırılıp iyiliğe öncelik verilmesi hedeflenir. Böylece yaşadığımız gezegene ve insanlığın tehdit altında oluşuna gönderme yapılmış olur. Küçük Prens’in gezegeni ütopik bir mekandır. Saint-Exupery, suluboya resimleriyle baştan kötü tohumları yok edilmezse baobapların bu düşsel gezegeni ne hale getireceğini gösterir. Bu öncelikle bir sorumluluğu gerektirir: yaşama ve gezegeni yaşatma sorumluluğunu. Minicik gezegenin her yanını kaplayan ve kök salarak gezegeni tehdit eden baobap resminden etkilenmeyecek çocuk yoktur kanımca. Dünyayı saran kötülüklere işaret eder burada Saint-Exupery. Küçük Prens, gezegenindeki gün batımlarını çok sever. Onun incecik ruhuna en uygun zaman parçalarıdır gün batımları. Gezegeni çok küçük olduğu için altındaki sandalyeyi biraz öteye götürmesi yeterdir, gün batımını görmesi için. Ne zaman istese gün batımlarını kolayca görebilir Küçük Prens. Güneşin bu küçük gezegende çok sık aralıklarla doğup batması, farklı bakış açılarının ve göreceli gerçeklerin sunduğu farklı görme, algılama biçimlerini ve göreceli yaşantıları da ortaya çıkarır. Dünyamızdan başka dünyaların, başka yaşantıların olduğunu gösterir bizlere. Küçük Prens, bir keresinde, çok hüzünlüyken tam kırk üç kez güneşin batışını izlemiş olduğunu dile getirir. Pilot’un “Demek, kırk üç kez gün batımı gördüğün gün bu derece üzgündün, öyle mi?” sorusuna yanıt vermez. O da tüm çocuklar gibi soru sormayı sever, sorulara yanıt vermeyi değil.
Dünyalı çocuk bedenine bürünmüş göksel bir varlık olarak, içinde bir suskunluk ve yalnızlığı da büyütür Küçük Prens. Pilot, yavaş yavaş onun yaşamındaki sırra ulaşır: Küçük Prens’in yüreğinde bir gül gizlidir; o gülün sevgisi aydınlatır içini. Gülünden uzun zamandır ayrı düştüğü için kaygılıdır. Pilot onu teselli eder, sıkı dost olmuşlardır. Küçük Prens, Pilot uçağını onarmaya çalışırken sürekli konuşarak, başından geçenleri anlatarak onu avutur, yalnız bırakmaz. Kahramanımız, olguları, yaşantıları birtakım küçük öykülerle anlatmayı sever; düşlerle dolu öyküler onun dünyasının içinden kaynaklanır. “Bir gezegende yaşayan Bay Kırmızı’nın hikâyesini” anlatır önce. Bu adam, hiç çiçek koklamamış, hiç yıldız seyretmemiş, kimseyi sevmemiş, toplama işleminden başka hiçbir şey yapmamıştı. Bütün gün, ben ciddi bir adamım, ben ciddi bir adamım diye yineleyip dururdu. Gururundan yanına yaklaşılmazdı. Ama adam değil, mantardı!” der Küçük Prens. Kof ve boş gururun gülünçlüğünü gösterir. Gezegenini anlatmayı sürdürür sonra.
Bir sabah gezegeninde çok farklı bir çiçeğin filizlendiğini görmüştür. Nereden geldiği bilinmeyen bir tohumdan canlanmıştır ve öteki çiçeklerden farklıdır. Çiçeğin tomurcuğunun patlayıp bir anda evrene gülümsemesi bölümünün harika bir biçimde anlatıldığını belirtmek gerek. Öyle anlatılır ki çiçeğin açma hazırlıkları, sanki bir çiçek değil de âşık olunacak güzel ve genç bir kızdır. Açar açmaz kahramanımızla konuşan, nadide, narin, gururlu ve nazlı bir çiçektir. Dört tane de dikeni vardır. Geceleri üşümemek için fanusa konulmayı ister; paravana ister, her gün de ilgi ve bakımla suyunun verilmesi gereklidir. Küçük Prens’e göre bu çiçek anlaşılmaz, çok karışık bir şeydir. Çiçek de tohum şeklinde gelmiş olduğu için geldiği dünyaları tam olarak anımsayamaz; net bilgisi yoktur. Ancak, metinden anlaşıldığına göre o yaşadığımız Dünya adlı gezegenden Küçük Prens’in gezegenine savrulmuştur bu tohum. Sonra da bir gül olarak açmıştır. Doğu edebiyatlarında gül ‘sevilen’i temsil eder. Küçük Prens, bu nazlı ve mağrur gülün bazı sözlerini dert etmiştir kendince. Ona göre çiçekleri hiçbir zaman dinlememek gerekir. Sevgide sürekli olarak sözlere değil eylemlere bakarak değerlendirmeler yapılması gerektiğini düşünür. İnsan insana ilişkilerde çoğu zaman sözlere önem veririz; ama sözcükler iletişim yanlışlarına yol açabilirler çünkü insan hallerini ve duygularını ifade etmede yeterli değildir. Küçük Prens bu gerçeği deneyimlerle sezmiştir; onun için sevgide sözü değil eylemi öncelemesi gerektiğini düşünür: “Onu sözlerine değil eylemlerine bakarak değerlendirmeliydim. Beni güzel kokulara boğuyor, bana ışık saçıyordu. Hiçbir zaman onu bırakıp kaçmamalıydım! O küçük hilelerinin ardındaki sevgisini görmeliydim” der. Burada çiçek imgesiyle kadın imgesi birbirine dönüşür. Anlarız ki iç sorgulamalar yapabilen, kendi ruhsal dünyasını iyi tanıyan ve hatalarıyla yüzleşebilen biridir Küçük Prens. Küçük Prens her sabah o ütopik gezegeninde çiçeğinin bakımının yanı sıra püsküren yanardağların küllerini süpürür. Dağların boyu dizini aşmaz. Sönmüş yanardağı da süpürür. Öğreniriz ki yanardağlar iyi süpürülürlerse yavaş ve düzenli biçimde püskürmeden yanarlar. Küçük Prens her sabah düzenler, ayarlar gezegenindeki yaşamı. Her gün tekrarladığı bu bakım ve temizlik işleri onun sorumluluklarına işaret ediyor. Sorumluluk duygusu sevgi olgusunun içinde şekilleniyor Küçük Prens’te. Bir sabah gezegeninde son kez düzenleme yapan Küçük Prens, çiçekle vedalaşır. Küçük Prens, onun içindeki sevgiyi göremediği için ikisi de birbirlerini anlayamamışlardır. Çiçek o denli gururludur ki gözyaşlarını göstermemek için Küçük Prens’in gidişini bekler. İçlerinde sevgiyi biraz daha büyüterek ayrılırlar birbirlerinden. Burada gül metaforuyla sevginin ne olduğunu dile getirir Saint-Exupery, kahramanı Küçük Prens aracılığıyla. Sevgide sözlerin değil eylemin önemini dile getirirken, öykünün ilk sayfalarından beri karşımıza çıkan iç/dış; görüntü/öz sorunsalını bir kez daha vurgular. Nazlı ve mağrur görünüyor olsa da çiçek çevresine güzellik vermektedir; içi sevgiyle doludur aslında. Bunu görmek için göz değil kalp gerekir ve hiçbir şey göründüğü gibi değildir, görünenin ötesini görmektir önemli olan. Sezgiden gelen bilgi ve bilgelikle olguların anlamsal derinliğine ulaşırız. Sevgiden yana anlaşılmazlığa sürüklenenin ilk tepkisi kaçıştır. Kaçış izleği bu öyküde de yer alır. Küçük Prens yeni yaşamlar, yeni dünyalar tanımak üzere bir evren yolculuğuna çıkar. Altı ayrı küçük gezegene uğrayıp farklı kişilerle tanışan Küçük Prens’in buralardan edindiği izlenim ve bilgilerle ufku iyice genişler; yedinci uğrağı olarak Dünya’ya gelir. Dünya’ya gelişi bir rastlantıdır; ama değerli şeyleri rastlantısal olarak bulma yeteneği (serendipity) Küçük Prens’te fazlasıyla gelişmiştir. Gül, dünyadan gelen bir sevgi simgesi olduğuna göre, gül tohumunun geldiği toprağa doğru yol alan Küçük Prens de, sevgi nesnesinin geldiği ana kaynak (Dünya) tarafından bir çeşit uzamsal çekim gücüyle çekilmiştir adeta. Bu açıdan bakınca evrensel bir paradoks da vardır burada; Küçük Prens’in Dünya’ya gelişi rastlantısal mıdır yoksa Dünya toprağı tarafından kozmik bir çekim gücüyle çekilmiş midir? Bu sorunun yanıtı ise içimizde gizlidir. O sonsuz döngüsellikte sözcükler yetersiz kalır.
Küçük Prens, Dünya’ya gelmeden önce yol boyu karşısına çıkan küçük gezegenlere uğrar. İlk küçük gezegende tek başına yaşayan ve tahtta oturan görkemli bir kral vardır. Küçük Prens öğrenir ki kralların gözünde tüm insanlar birer uyrukturlar. Gezegenler, yıldızlar dahil her şeye hükmeder. Küçük Prens'imizi adalet bakanı yapmak ister ama Küçük Prens gezegende yargılanacak kimse olmadığını söyler; kimse yoktur orada. “Öyleyse kendini yargılarsın” der kral ve en zor olanın bu olduğunu söyler. İkinci gezegende kendini beğenmiş biri yaşar. Küçük Prens öğrenir ki kendini beğenmişler yalnızca övgüleri duyar; herkesin kendilerine hayran olduğunu sanırlar. O nedenle de gülünçtürler. Üçüncü gezegende ayyaş vardır. Söylediğine göre içki içmenin utancını unutmak için içki içmektedir. Bu kısırdöngü içinde hem gülünç hem de acınası durumdadır. Küçük Prens öğrenir ki yaşamı kısırdöngüye dönüştüren insanlar vardır. Dördüncü gezegenin sahibi bir iş adamıdır. Her şeye sahip olma ve edinme duygusuyla yaklaşır. Yıldızları sayar ve yönetir. Yıldızları biriktirmek bir işe yaramasa da o, sahip olmayı sevdiği için biriktirme, sayma ve hesaplama işlemine devam eder. Çevresindeki güzelliklere ve düşlere zihni kapalıdır. Yıldızları bankaya yatıran adam, dünyadaki para tutkunlarına açık bir göndermedir. Halbuki Küçük Prens, gezegeni, gülü, yanardağları sahip olmadan sevmekte ve onların daha iyi olmaları için çaba sarf etmektedir. Küçük Prens anlar ki gerçek sevginin sahip olmakla bir ilgisi yoktur. Beşinci gezegen çok ufaktır. Burada ilginç bir fenerci yaşar. Öyküde ironik bir tablo yer alır; adam yönetmeliklerin değişmemesi ama gezegenin değişmesi nedeniyle zorlu bir çaba içine girmiştir, gezegenindeki fenerleri yakmak için oradan oraya koşar. Değişen yaşama ve zamana uyum sağlayamayan katı bürokratik kuralların müthiş bir eleştirisi vardır bu bölümde. Kurallar akla uygunluğunu yitirir ve yaşamla bağını koparırlarsa insanlara egemen olurlar; insanlar o yüzden acıklı ve beyhude bir çaba içine girerler. Küçük Prens düşünür ki fenercinin yaptığı işin bir anlamı vardır çünkü kendisinden başka birileri için çalışır o. Diğer karşılaştığı adamlar gülünçtürler ama fenerci gülünç değildir. Altıncı gezegende kocaman kitaplar yazan bir coğrafyacı vardır. O da gülünçtür ve der ki: “Coğrafyacı gezip tozamayacak kadar önemli biridir. Bürosundan ayrılmaz.” Burada akademinin örtük bir eleştiri de vardır aslında. Bürokratik hale gelmiş, durağan, kuralcı ve formel bilimin eleştirisi. Yolculuğu boyunca Küçük Prens sık sık çiçeğini anımsar.
Yedinci gezegen olarak Dünya’ya gelir Küçük Prens. Küçük Prens gezegeninden kaçarcasına uzaklaşıp gülünün geldiği topraklara ulaşmıştır. Önce dünyadaki fenerlerin hangi sırada yandığını öğrenir; görecelilik olgusuna yeniden tanık oluruz. Küçük Prens Dünya’ya ayak bastığında önce sarı bir çöl yılanı ile karşılaşır. Yılan onun ayak bileğine dolanarak, “ben dokunduğumu gelmiş olduğu yere, toprağa geri gönderirim ama sen tertemizsin ve bir yıldızdan geliyorsun” der. Dünya toprağının kirine bulanmamıştır Küçük Prens, ışıktandır o. Yılan, ondaki farklılığı hemen görmüştür. Küçük Prens’in sezgileri, algıları açıktır; gerçek sandığımız olguların ötesini, olmuşu ve olacak olanı bile görür. Çünkü o, yüreğiyle görür. Tüm bilmeceleri çözen yılan, ölümü de çözecektir. Küçük Prens sonra yankıyı tanır. Yankı, insanın dağlarda kendine dönen yalnızlık sesidir. Bunun üzerine, dünyadakilerin sürekli olarak bir ezber üzerinden konuşmalarını, yeni bir söz üretemeyişlerini düşünür. Uzun bir yürüyüşten sonra muhteşem bir gül bahçesiyle karşılaşır ve çok şaşırır. Gezegeninden başka hiçbir yerde bulunmayan bir çiçeği (gül) sevdiğini sanır ama yeryüzünün milyonlarca gül ile dolu olduğunu görür. Eşi benzeri olmadığını sandığı çiçeğinden burada çok sayıda vardır. Derin bir düş kırıklığıyla kalakalır orada. Birden karşısına bir tilki çıkar. Küçük Prens, ona dost aradığını söyler. Tilki de bunun üzerine kendisini evcilleştirmesini ister. Böylece birbirleri için tek olacaklardır dünyada. Küçük Prens, “bir çiçek var ki sanıyorum o beni evcilleştirdi” der. Dostluğun, sevginin, birbiri için anlam ve değer taşımanın bir ifadesidir evcilleştirme. Tilki bilgece konuşan bir hayvandır bu öyküde. Dünya sevgi ile anlam kazanır diye düşünür ve “Ancak evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin. İnsanlar artık hiçbir şeyi tanımaya vakit ayırmıyorlar. Hazır şeyleri satın alıyorlar tacirlerden. Dost satan tacir olmadığı için, insanların da dostu olmuyor hiç” der. Bir sözü daha var tilkinin, “dil yanlış anlamaların asıl nedenidir.” Burada da sözün değil eylemin önemi vurgulanır. Gerçeklerin göreceli oluşu, olayların birbirlerine farlı farklı ve göreceli ilmeklerle bağlanıyor oluşu gibi hakikatleri Küçük Prens’in gözünün önüne serer Tilki, yaşamından örneklerle. Tilki ondan ayrılırken ayrılık üzüntüsü yaşar ve der ki: “Gidip gülleri yeniden gör. Kendi gülünün dünyada tek olduğunu anlayacaksın.” Güzellik, dostlukla, varlıklara yüklediğimiz değerle anlam kazanır; insanlar, varlıklar ve güller böylece bizim için ‘biricik’ olurlar. Küçük Prens’in güllerle konuşması bir sevgi kuramı oluşturur. Sevgi; ilgi, bakım, dikkat, özen, emek, yoğunlaşma ister. Bu sevgi kuramı, Sevme Sanatı’nı yaratır. Bazen “acaba Erich Fromm, Küçük Prens’i okumuş muydu” diye aklımdan geçirdiğim de olur.
Tilki “İnsan ancak yüreğiyle bakarsa bir şeyi iyi görür, iyi anlar. Gözler bir şeyin özünü göremez” der. Biliyoruz ki bu, Pilot ile Küçük Prens’i buluşturan düşünce biçimidir. Tilki, sevilen kişi ya da varlık için harcanan zamanın, o varlığı ve sevgimizi değerli kıldığını söyler. “Evcilleştirdiğin şeyden sorumlu olursun. Gülünden sorumlusun” der.
Küçük Prens öğrenir ki, sevgi sorumluluk isteyen bir eylemdir.
Çölde sekiz gün birlikte geçmiştir. Başından geçen olayları tek tek anlatmıştır Küçük Prens. Pilot son suyunun son damlasını tüketmiştir. Küçük Prens aç ve susuz kalmayı bilmez, azıcık güneşle yaşar. Yıldızlar, görünmeyen bir çiçek nedeniyle güzeldir Küçük Prens için. Gizemli olanda yoğunlaşır güzel olan. Pilot şöyle konuşur: “İster ev, ister yıldızlar ya da çöl söz konusu olsun, bunların güzelliği göze görünmez.” Kalple, sezgiyle görülebilirler ancak. Küçük Prens’in bedeni içinde yer alan astral varlığı için de aynı durum söz konusudur. Pilot, onun küçük bedeni için “Bu gördüğüm yalnıza kabuğu, özü göze görünmez.” diye düşünür. Pilot’a göre Küçük Prens’in onu en heyecanlandıran yanı, “bir çiçeğe olan bağlılığı, uyurken bile bir lamba alevi gibi içinde ışıldayan gül görüntüsü”dür. “Lambaları iyi korumak gerekir, hafif bir esinti söndürebilir onları.” der, fanustaki gül ile fanustaki lamba birbirine dönüşürler. Fanus yüreği temsil eder. Yürekte gizli olanlar; gül ya da lamba ışığı olsun fark etmez, yeter ki iyi korunsunlar. Sevgi korumaktır, özen göstermektir, dikkat vermektir, sevilenin yaşamasını, daha iyiye gitmesini sağlamaktır. Çölde buldukları çıkrıklı bir kuyunun suyunda titreşen güneşi gören Küçük Prens, bu suya susamış olduğunu söyler. “İnsanların aradıkları şey bir tek gülde ya da biraz suda bulunabilir” der Küçük Prens. Mutluluğun değerine vurgu yapar ve aynı motif onun sözlerinde yine karşımıza çıkar: “Ama gözler kördür, yürekle aramak gerekir.” Tüm metnin dokusunda aynı düşünce ipliklerini görürüz. Saint-Exupery, sık sık göz yerine yüreği, görünen yerine içeriği, dış yerine içi, mantık yerine düş ve sezgiyi önceler ve tüm öykü metnini bu karşıtlıkların birlikteliği ya da ayrışması üzerinde temellendirir. Sevginin güzel ama sorumsuz bir eylem değil, tam tersine sorumluluk gerektiren bir eylem olduğunun altını çizer.
Dostluk ve sevgi ayrılık anında gözyaşı da getirir; sevgide gözyaşı dökmeyi göze almak da bir yürekliliktir. Küçük Prens’in gezegenine dönme vakti gelmiştir. Özlediği bir gülü vardır. Küçük Prens’in gezegenine dönmek için bedeninden ayrılıp göğe yükselmesi gereklidir. Bu biraz da ölüm gibidir. Yılandan ister bu ölümü. İnsana dokunaklı gelen bir sahnedir Küçük Prens’in kendini yılana teslim ederek, onun sokması sonucu yavaş yavaş bedenini terk etmesi. Bu yolla bedenini terk ederek bir tür ruhsal yolculuğa çıkabilecektir. İntihar değildir bu, aslına dönüşün ilk adımı olarak görülmelidir. Yine aynı durum söz konusudur; görünen ölümdür ama aslı öyle değildir. Bir yeniden doğumdur bu, başka zaman ya da mekân boyutlarında ölümün içinden geçip sonsuzlukta yeniden doğmaktır. Işıktan gelen Küçük Prens, bedenlendiği sarı saçlı küçük çocuğu terk edecek, ölüyor görünecek ve sonra evrene açılıp gezegenine ulaşacaktır.
Uçağın arızasını gidermeyi başarmıştır Pilot. İkisi de kendi ülkelerine uçabilecektir artık. Onu kucağında taşır Pilot, bu arkadaşlıkta babacan bir renk de vardır. Küçük Prens, yavaş yavaş başka bir boyuta geçmekte, başka bir zamana kaymaktadır. “Önemli olan görünmez olandır” der. “Tıpkı çiçek gibi. Bir yıldızda bir çiçeği seviyorsan geceleyin gökyüzünü seyretmek ne hoştur. Tüm yıldızlar çiçek açmış gibidir” diye devam eder. Tüm yıldızlar dost olacaktır Pilot’a çünkü yıldızlardan birinde küçük dostunun yaşıyor olduğunu bilecektir. Ne güzeldir uzaklardaki yıldızlardan birinde yaşayan dostunu düşünen insanın sevinci; bu sevinçle yıldızların gülmeyi bilen çıngıraklar gibi ses vermesi. Tüm evrene gülücükler, kahkahalar yağar o anda.
Pilot, onun gidişi karşısında üzgün ve çaresiz kalmıştır. Bunu fark eden Küçük Prens “Yolum çok uzak, bu bedeni taşıyamam, çok ağır” der. Küçük Prens’in bedeni, bir uzaylının “avatar”ı durumundadır dünyada. Görünmeyen bedeni göğe yükseldikçe yavaşça bir ağaç gibi devrilir ondan geride kalan gövdesi, bırakılmış bir ağaç kabuğu gibidir. Gün doğduğunda bedeni de yok olur.
Aradan geçen altı yıla rağmen Küçük Prens’i özlemle beklediğini, bir gün onun yeniden geleceğine inandığını yazar Pilot. Kitabını okuyan çocuklara seslenerek, gökyüzüne baktıklarında Küçük Prens’in yaşadığı gezegeni düşlemelerini ister.

Bir çocuk kitabında bu denli yoğun felsefe olması insanı derin düşünce ve düşlere alıp götürüyor. Öyküde Saint-Exupery’nin yaşamıyla örtüşen yerler bulmak ilginç ve şaşırtıcı. Saint-Exupery de bir pilottu ve kahramanı Küçük Prens gibi, göklerde uçarken kaybolup gitti bir gün. Küçük Prens’i, 1940’ta Fransa’nın Alman ordusu tarafından işgal edilmesi üzerine ABD’ye gittiği dönemde New York’ta yazdı. Saint-Exupery, 2. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine ülkesine döndü ve yeniden orduya katıldı. 31 Temmuz 1944’te Akdeniz’deki görevi sırasında Alman birliklerinden uzaklaşmak isterken kayboldu. Uçağı ve cesedi uzun zaman bulunamadı. 1998 yılında Marsilyalı bir balıkçı, Akdeniz’de Saint-Exupery’e ait olan bir bileklik buldu. 2004’te bilekliğin bulunduğu bölgede araştırmalar yapıldı ve sonuçta Saint-Exupery’nin kullandığı uçak bulundu.
Bazen ciddi işlerden başımı kaldırır, gözlerimi kapar ve düşler kurarım. Pilot Saint-Exupery ile Küçük Prens’in buluşup iki dost olarak özlem giderdiklerini, birlikte çöl kumları üzerinde yürüdüklerini hayal ederim. Bilirim ki onların ruhlarını buluşturan bir gül vardır: sevgi, dostluk ve güzelliğin narin gülü. O, hiçbir zaman kaybolmayacak bir güldür. Bilirim ki evrenin sonsuzluğu içinde kaybolan hiçbir şey yoktur; var olanlar yok olmaz, güçlü birer ışığa dönüşürler. Yürek fanuslarında parıldayan gizemli bir ışığa…
Antoine de Saint-Exupery, Küçük Prens, Mavibulut Yayınları, Çev: Yaşar Avunç, 2006







