Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Şubat 2023

Öykü

Süt Arkadaşlarım, Süt Kardeşlerim

Muhsin Boz

Paylaş

0

0


Yalnızlık, kimsesizlik değildir; yeri geldiğinde sığınılacak bir evdir.

Sorunların tek tük olduğu mutlu bir yuva. İyilik, yardımseverlik ve benzer erdemleri taşıyan bir eş ve iki çocuk. Güzel bir işim ve uyum içinde çalışılan bir ortam. Dış dünyada arkadaşlarım, eşim-dostlarım. Okuyor ve hasbelkader bir şeyler yazıyordum. Okuduğum romanlarda ve öykülerde onlarca, yüzlerce karakter… İnsanları seviyordum. İnsan dışında kalan diğer canlıları. Hepsi benimdi ve hiç biri benim değildi. Doğadaki güya cansız her şeyi de seviyordum. Dağları, tepeleri, ovaları, çayırları bayırları, dereleri, nehirleri, gölleri... Hepsi benimdi ve hiç biri benim değildi. E, o zaman yalnızlıktan söz etmemem gerek. Ama tarifi güç, anlamsız, tuhaf bir yalnızlığın pençeleri her yerimi tırmalıyor, kanatıyordu. Yalnızlıktan yakınırken, uzaklaşıp yitmesi için bazen ben kovalıyordum; o kaçtıkça ben peşinden. Zaman zaman yaklaştığı, yakınlaştığı olursa tu kaka!

Yeni bir mahalleye taşınmıştık. Mevsimlerden ilkbahar, aylardan nisan. Sıkıldığımdan ve yalnızlıktan olacak, sabahları, mesaiden hemen önce mahallede bir başıma yürürken buldum kendimi. Aslında beraber yürüyeceğim birkaç mahalleli arkadaşım olmuştu. Davet etsem hiçbiri reddetmez, seve seve gelirlerdi. Ama yürürken konuşmak için yana dön, rüzgârda savrulup kaybolan sözcükler, doğa ile ilgili kaçırılan ayrıntılar… Kimseyi çağırmadım. Yalnız yürümek daha güzel, daha iyi…

Yürüdüğüm yer de yürünecek bir yer, bir patika olsa hani! Ana cadde veya ana arter diyebileceğimiz bir yol.  Evimiz, söz ettiğim yoldan 100-150 metre ötede, mahalle içinde. Hemen her gün hiç üşenmeden sabahın erkeninde uyanıyor, kısa bir hazırlığın ardından evden çıkıyordum. Ana caddeye vardıktan sonra şehir istikametinde iki kilometre kadar gidiyordum. Kendime göre belirlediğim bir yerde geri dönüyor ve aynı yolu yeniden kat ediyordum.

Ağustos ayının başlarıydı. Sabah saat beş sularında uyanıp erkenden ana yola çıktım. Şehir merkezi istikametinde yürümeye başladım. Yolun sağ tarafı, sol tarafa göre biraz daha yüksekçe. Üç yüz-dört yüz metre kadar gittikten sonra yolun solunda, nedense daha önce dikkatimi çekmeyen bir incir ağacı gördüm. Kızdım kendime. Ne biçim dikkat eksikliği! Önceden farkına varmamanın, dikkat eksikliğinin telafisini yapmalıydım. Öylesine dal budak sarmış ki ağaç, söküp yerinden alsanız, rahatlıkla bir apartman dikersiniz yerine. Bir parsel, daha da ötesi bir arsa… Ama ben “ağacın evi” diyeceğim oraya veya “toprak parçası”. Toprak parçasının bir kenarı ana caddeyle komşu. Bu kenara dik olan diğer kenar, ana caddeye açılan bir sokağın sınırı... Birbirine dik diğer iki kenarı, iki apartmanın yan duvarları çiziyor. E, artık ağaçla tanışmalıydım. Ana caddeden toprak parçasına indim.  Ağacın hemen arkasında, incir yiyen üç kişi ile aniden göz göze geldim. Bilseydim, inmezdim ya! Artık kaçacak halim de yok. Yarım ağız gülümseyerek, selam attım hafifçe başımı öne eğerek. Herkes, hafifçe başını öne eğerek cevap verdi selamıma. Kendimi bir suçlu gibi hissedip yeniden ana caddeye çıkmak istedim. Orta yaşlı bir adam, “Siz de yiyin, göz hakkı,” deyip beni incir sofrasına davet etti. Teşekkür edip ağaca öylesine baktım. Meyvelerin dış kabuğu beyaz. Gözüme kestirdiğim ilk meyveyi kopardım. Kabuğu bir güzel soyup dişledim. Kırmızı beyaza öyle bir güzel uydu ki, renkler öyle bir güzel uyumluydu ki… Meyve de pek lezzetliymiş. Sofraya beni davet eden adam, kırk yıllık ahbabımmış gibi konuşmaya başladı benle ve diğer iki kişiyle. Ben biraz resmi, biraz mesafeli. Dört-beş adet yedikten sonra teşekkür edip gitmek için yekindim. Adam, “Kime teşekkür ediyorsunuz? Bize mi, ağaca mı?” dedi gülümseyerek.  Şaşırdım. Öyle ya, kimeydi? “Hem size, hem ağaca,” deyip ana yola çıktım.

Her gün değil de müsait olduğum zamanlar yürüyordum. Haftada üç veya dört defa. Yürüyüş demek, aynı zamanda incir yemek demekti. İncir yiyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Ne bereketli bir ağaçmış ki hemen herkese yetiyordu. Herkes derken sayımız sekize-ona çıkmıştı. Bir de bu sadece benim bulunduğum 15-20 dakikalık süre içindeki kişilerin sayısı. Hiç kimse diğerinin adını, kim olduğunu, ne iş yaptığını bilmiyor, sanki sırf bunun için sözleşmişçesine bir araya geliniyordu. Derken, toprak parçasının sahibini birbirimize sormaya başladık. Gelenlerden hiç biri bu soruya cevap veremedi. Ya yurt dışında çalışan ve şimdilik toprak parçasıyla ilgilenmeyen birinin ya da pek çok mirasçının sahip olduğu… Sanırım kimseye açmadığım, kimseyle paylaşmadığım korku, diğerlerinde de vardı. Rahat ve huzurlu bir şekilde incir yendiği sanılabilirdi ama ben bir çift kem gözün, biz incir yiyenlere ve ağaca baktığını görebiliyordum. Gün ışığında bir parlayıp bir sönen, düzensizce zıplayan…

Henüz ham, akşama kadar durması halinde olgunlaşacak incirleri erkenden koparıp ham yaptığım, yuttuğum oluyordu. Kopardığım yerden hemen süt sızıyordu. O haliyle ağacı, pek çok memesi olan bir anneye benzettim. Biz incir yiyenler de memelerden süt emen koca koca bebekler-bebeler…

İki ay gibi kısa bir süre içinde ruhsal açıdan çok iyi yere gelmiştim. Kendimi yalnız hissetmiyordum. Adlarını, ne iş yaptıklarını bilmediğim pek çok arkadaşım vardı. Her ne kadar, “yalnızlık, kimsesizlik değildir; yeri geldiğinde sığınılacak bir evdir” dense de, artık pek çok kimim, kimsem vardı. Üstelik sığındığım ev, üzerine bir incir ağacının bulunduğu bir parsel, belki de bir arsa, bir toprak parçası…

Bir sabah incir meyvesi sofralı yere geldiğimde gözlerime inanamadım. Ağaç yoktu yerinde. Kimim, kimsem dediğim tanımadıklarım da ortalıkta yoktu. Yelin esmediği, hemen her şeyin kıpırtısız olduğu, ağır durgun bir hava. Adeta devasa bir çöl! Çölde birkaç defa şuursuzca gidip geldim. Yanlış bir yere mi geldim, diye aniden orta yerde durdum. Sağa, sola bakayım, dedim. Çevre eski çevre mi? Eski çevre, evet. Karşıki apartmanların birinde parlayıp sönen, adeta kahkaha atan, dans eden bir çift göz gördüm. Anlaşılan sahibi yakınlarımızdaydı ve hep… hep bizi gözetlemişti.

 Artık yalnızdım, kimim kimsem yoktu ve sığındığım evden kovulmuştum.

 Uzun bir süre yürüyüşlerime ara verdim. Bir gün gayriihtiyari oradan geçerken, kovulduğum bahçenin iki kenarını oluşturan apartmanların duvar diplerinden, sekize-ona yakın incir ağacının peyda olduğunu gördüm. Tarifi imkânsız bir sevinç kapladı içimi. Hiç alakası yoktu ama bir karış boydaki o bebe incir ağaçlarından biri bendim sanki. Diğerleri de hiç tanımadığım veya aslında çok iyi tanıdığım, adlarını bile bilmediğim…

 “Sütarkadaşlarım”, “sütkardeşlerim”di.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Delilik de bizim akıllı seçimimiz ols..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mercan Barışkan

20 Eylül 2025

Alt Kat

Sigara uğruna…Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl..

Devamı..

İstanbul’a 1 Saat Mesafede Kamp Kurula..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024