Çok bilmiş profesörün şıngırdaklı sesiyle uyanıyorum. Doğal bir antibiyotik sayılan tarhanayı tüketmenin hastalıklardan korunmak için etkili olduğunu söylüyor. Yanımdaki sehpada duran bardaklar birkaç günlük kirleriyle selam veriyorlar. Karşılıksız bırakmıyorum selamlarını. Güçlükle kalkıyorum.
“Tarhanayı buzdolabında saklamayı ihmal etme, böceklenir yoksa.” diyor annemin sesi. Ah anam, kadın anam…
Mutfağa girer girmez tarhana kokusundan bir el burnumdan köye görünmez ipler çekiyor. Bahçeden uçarak girerken sağdaki sarımsak tarhlarına göz kırpıyorum, şöyle bir salınıyorlar. Karahindibalar sapsarı boy vermiş, yapraklarına yumurta kırarız sabah. Domatesler solumda, bahçeyi yeni sulamışız; toprak hevesli bir kahverengi, üretken... Yeşillere, kırmızılara yuva olmuş. Bir kırmızıya tutunup evimize giriyorum. Tutunduğum kırmızı, annemin yazmasındaki oya; nereye sürüklersin, ne kadar sürer yolculuğum boncuklu kiraz?
Yaşamın debisine kendimi kaptırmışken şimdi bir boncuklu oyanın peşine düşmüşüm. Vurmuşum yollara yollara. Yol değildir o, olsa olsa hatıralardır. Hatıralardan geniş yol mu olur? Sorularım kendime kendime.
“Bak kızım zilfeyi çekmek için iğneyi yazmadan geçir, kendi içinde düğüm at. Başladığın işi de yarım bırakma.”
Düğümlenen iplerden merdiven yapıyorum da senin dediklerini yapamıyorum kadın anam. Nerelere çıkıyorum o merdivenle, düşüşlerimi hiç saymıyorum. Doğrusu başlangıçta sayıyordum sonra unuttum.
Boncuklu kirazın peşinden sofaya giriyorum, senin bıraktığın yerden devam etmek için hayata, yarım kalmışlığını tamamlamak üzere. Evin bütün odaları buraya açılıyor ki herkes toplansın; yemekler yensin, misafirler ağırlansın, yaslar tutulsun. Köyün yaşamı evlerde sofalara sığıyor. Bizim hayatlar yarım kalıyor...
Mutfağın yanındaki dip odaya, tafana derdin kadın anam. Tafanaya çocukluğum kaçmış, önce o çocuğu çıkarayım sonra düşerim boncuklu kirazın peşine. Sandıktadır... Yarım kalan her şey oradadır muhakkak. Yazmalar, havlu kenarları, danteller...
Tafananın tam ortasında tandır duruyor yerli yerinde, sıcaklığı yüzümde. Sabahın karanlığında kalkmışsın, bir güzel yoğurmuşsun hamuru; kabaran hamur şekillenmeye hazır. Birazdan o bembeyaz ellerle beni şekillendireceksin, kardeşimi, kendi kardeşlerini, babamı... Katık olsun diye ekmek de yapacaksın.
“Allah aşkına, Ali aşkına, pirler aşkına; üçler, yediler, kırklar huu!”
Ekmek kokusu tazecik, nereden geldiğini çıkartamadığım ambulans sireni can alıcı. En son Hüseyin’i mi götürmüştük ambulansla, hatırlamıyorum, hepsi çok uzakta. Tandırdan gelen sıcaklık, ekmek kokusuyla bir olup açlığımıza dem vuruyor şimdi. Çok sevdiğin deyiş de radyoda cızırtıyla:
“Ne sen beni unut
Ne de ben seni
Hudey hudey hudey
Dem dem dem dem
Hudey hudey hudey
Dem dem dem dem”
Unutur muyum hiç? Toplanmışız tandırın etrafına, bir yandan ekmeklerin ucundan kemiriyor bir yandan ısınıyoruz. Hüseyin de yanımda, şaşırıyorum. “Ne işin var burada, sen gittin ya Hüseyin?”
“Gitmiştim ama anam çağırınca döndüm işte.”
Her gün onu çağırıyordun; onun ipek saçlarına, kız saçlarına dokunuyordun hasta yatağında. Çok seviyordun, bilirim. Ayağa kalkıyor Hüseyin, kapıdan süzülüp çıkarken elimi uzatıyorum, durduramıyorum. Hüseyni makamında sela kulaklarımda. Gidiyor, elimden kurtuluyor. Tafanadaki tel dolaptan tıkırtılar geliyor. Fare girmiş olamaz, hep kapalıydı. Tabii ki değildir, belki Hüseyin’dir. Lokum sakladıysan onu arıyordur, lokumu bisküviyle sarmalayacak.
O sırada karahindiba kuruları uçuşmaya başlıyor birden, başımı kaldırıyorum. Uçuşan otların arasından tavanı görüyorum, bembeyaz. Halbuki tandırın isiyle kararmıştı da yattığın yerde sayıklamıştın. “Gelen giden çok oluyor, şu tavanı sıvamak lazım.” Hasta hasta onu da becermişsin demek ki. Bir tanesini yakalamak için ayağa kalkıyorum. Kocaman olanın peşine düşüyorum. Rüzgâr, kurumuş otu tafananın dibine sürüklüyor; ben ardında. Ot, büyükçe sandığın üstüne yerleşiyor; kurum kurum kuruluyor. Evet ya, boncuklu kirazı bulmam lazım. Yarım kalanları oraya koyardın, muhakkak oradadır. Sandığın üstündeki kuru otu derin bir nefesle üflüyorum. Nefesim yıllarca içimde kalmış, hiç dışarı üflememişim, bir hu çekmemişim gibi güçlü çıkıyor. Kuru ot nefesimle paramparça... Parçalar içine kaçmasın diye gözlerimi kapatıyorum, kapaklar birer demir kepenk... Aralamak istiyorum, ağırlaşıyor; güçlükle açıyorum.
Sandığın kapağını kaldırınca karşımda iğne oyaları, danteller, çarşaf araları, havlu kenarları. Yine bir ambulans sireni uzaklardan... Sandığın sağ tarafında beyaz danteller, hepsinde sandık lekesi...
“Çamaşır suyuna yatırırız, beyazlar hepsi.”
Sol tarafta renkli oyalar, yazmalar, iğne oyaları...
“Boncuklu kiraz yarım kaldı kızım, parasını aldıydım; bitiriver e mi? Besmeleyle başla, Ali adıyla başla. Bir nefeste bitirirsin.”
Her işin başlangıcının kolay, bitişinin zor olduğu fikri aklıma uzun yıllar öncesinde yerleşti, sen koydun. Başlıyorum başlamasına da bitiremiyorum ben. Kadın anam, ben bitirmelerin insanı değilim ki! Başlamaların, kalmaların, durmaların insanıyım. Başlarım bitmez, kalırım gitmem, dururum ilerlemem. Bıraktığın yerde duruyorum hâlâ. Bitirmem gerekenler ince, uzun bir yol oluyor.
“Fakülteyi de iğne oyalarına çevirmeyesin. Köpeğin kar yediği gibi senin işlerin.”
Dışarıdan gelen ulumayla irkiliyorum. Ares’in sesi mi o? Burada ne işi var ki? Eski sevgilimden yadigâr Ares? Sanmıyorum. Bizim Karabaş’ın sesi de bu kadar kalın değil ki! Çiçekli perdeyi aralayıp sokağa bakmaya çalışıyorum. Bir ambulansın yanında koşan Karabaş, ardında kurt sürüsü… Ambulansı, kuzuları, kurtları, Karabaşları görmemek için çekiyorum çiçekli perdeyi. Perdelerin hepsi Donna Karan elbisesi olmaya, hor görülmeye, aşağılanmaya aday. Şimdilerde moda…
“Bir elbiseye bu kadar da para verilmez ki canım! Ananın evindeki perdelerden ne farkı var?”
Sus aklımdaki mitoloji meraklısı, sözüm ona solcu-demokrat eski sevgili, sus! Seni de o sandığa kilitlerim, bir daha kimse bulamaz bak. Lekelenirsin, diğer sandık yükleri gibi çamaşır suyuna yatırırım; gevşersin, lime lime olur etlerin. Anneme de demiştim çamaşır suyu bozar ipleri, kumaşları diye de dinletememiştim. Hep senin söylediklerin doğru zaten kadın anam.
“Tarhanaya sarımsak koy, iğneyi çekerken hassas ol da yazma bozulmasın, masurayı düzgün sar, çiçekleri güneş doğmadan sula, âdetliyken turşuya dokunma.”
Şimdi, şu anda ah anam kadın anam, senin söylediklerini koyacağım sandığa. Bir daha uykularımı bölmesin, her işimde karşıma sesin oturmasın diye; hayata yarım bıraktığın yerden devam edeyim diye.
Sandığın kapağını kapatacak oluyorum, göz kapaklarımdan daha ağır. Bir boncuklunun peşinden nerelere geldim; nefes alabilsem gözlerim aralanacak, sandık kapanacak. Ufak bir mücadeleyle nefes alıp gözlerimi aralıyorum, aynı anda sandığı kapatıyorum. Çat! Sanırım sağır oluyorum, böyle kapanma görülmemiştir. Sürüklüyorum tafananın ortasındaki tandıra, hepsini ateşe verirsem kurtulurum. Yarım kalmış her şey sandıktan çıkıp silkeleniyor yanmamak için. Danteller, iğne oyaları, Hüseyin’imin gençliği, eski sevgilim, boncuklu kiraz, Ares, Karabaş… Tanıyamadığım bir ayin ritmiyle etrafımda dönüyorlar da benim gözüm tavanda. Kadın anam, hasta hasta tavanı da boyadın demek. Tafananın dili olsa da konuşsa…






