Gecenin ilerleyen saatlerinde kız kardeşim aradı. “Babamı hastaneye kaldırdık. Seni görmek istiyor,” dedi. Daha önce defalarca kafamda öldürdüğüm bir adamın ziyaretine gitmeli miyim? Bilmiyorum. Bunları düşünürken otogara gelmişim. Otobüsün ön koltuğundan bilet aldım. Gecenin bu saatinde koca ovada, bir çizgi gibi giden yolda, tek tük karşıdan gelen arabaların ışıkları çocukluğumdaki görkemli güzel bilyeleri hatırlattı. Gülümsedim. Oysa babam gökkuşağının bile güzel olmadığı söylerdi.
Sabah hastaneye vardığımda babamı morga kaldırmışlar. Annem ve kız kardeşim bir köşede ağlıyordu. Ben sakindim. Bir köşede amcam hastane koridorunda çömelmiş, gözünü bir noktaya dikmiş düşünüyordu. İmam odasına girdi. Ben de girdim. Defteri açtı. Bana bazı yerleri imzalattı. Çıktım. Gri ve nemli duvarlara baktım. Sonra amcamın yanına gittim. Sessizce, “Nasıl oldu?” diye sordum. Bana cevap vermesine zaman kalmadan mesaisine yeni başlayan imam beni çağırdı. Babamı yıkıyordu. Yardımcısı memleketine gitmiş. Tek başına çevirememiş. Babamı tutup ters yüz ederken çocukluğum aklıma geldi, kollarımda bir sızı hissettim. Çocukken beni tokatlar, sinirleri yatışmazsa kollarımı ısırırdı. Hâlâ zaman zaman sızlar. Benim neden bu şehirden uzak durmam gerektiğini hatırlatırdı. Geçen sene psikolog arkadaşım, “Geçmişinle yüzleş,” demişti. Beni kabul etmeyen babamla mı, onun sözünden çıkmayan Annem ve kız kardeşimle mi, doğrulardan çok akrabalık ilişkilerini önemseyenlerle mi hesaplaşacağım, demiştim. Ben onları sekiz yüz kilometre uzakta bıraktım.
Bu kentten iğreniyorum. Sorunum yok mu olmuştu? Artık bu kenti sevebilir miyim? Buradaki arkadaşlarım bile beni kabul etmedi. Babam mı bana katlanacaktı?
Babamı yıkadıktan sonra araca yükledik. Çünkü babam benim için bir yüktü. Sadece yüklenirdi. O da benim sırtıma ailesizliği yüklemişti. Mezarlığın yarı yolunda araçlar durdu. Yol bozukmuş. Bundan sonrasını babamı omuzlar üzerinde götürecekmişiz. Hak etmiyor ama, bir seferlik katlanacağım.
Sıcak havada yürürken amcamın yanına gittim. Sordum. “Göğsü ağrıyormuş. .. Nasıl oldu?..” Aslında merak etmiyorum. Öldü işte. Nasıl ölürse ölsün. İş yerinde mutlaka sorarlar. Olayın detaylarını öğrenmek isterler. “Nasıl oldu?” diye sorumu tekrarlayınca amcam gurubun arka taraflarına doğru gitti.
Babamı gömdükten sonra arabalara doğru yürüyorduk. Yaşlılar mezarlığın dış duvarına oturdular. Arabaları getirmemizi bekliyorlardı. Zar zor hatırladığım veya hiç tanımadığım kişiler bana “başın sağ olsun” diyordu. Biri sordu, “Nasıl oldu?” diye. Derin bir nefes aldım. “Bilmiyorum,” dedim. Üzüntüden öyle dediğimi sandı. Bilgiç bilgiç başını sallayarak gitti.
Taziye çadırına geldik. Herkes bir köşede çay içiyor, sohbet ediyordu. Benim hayatımda bir dönem kapanmıştı. Ama öyle hissetmiyordum. Onu düşüncelerimde öldüreli çok olmuştu. Bugün ise gömmeye gelmiştim.
Amcam köşedeki kalabalığın ortasında hasır oturaklarda oturanların arasında bir şeyler anlatıyordu. Kalabalığa girdim. Belki sormadan öğrenirim. Sonra, öğrendiklerime eklemeler yapar anlatırım düşüncesindeydim. Alçak, hasır oturağı yanaştırdım. Sustular. Sırayla başınız sağ olsun deyip uzaklaştılar. Amcama baktım, bana bakmıyordu. Oturaktan kalktı. Gidiyordu. “Amca...” dedim. Bana döndü. Gözlerinde öfke vardı. Yanıma geldi. Kulağıma eğildi. “Senin yüzünden. Kalbi dayanamadı... Bizim ibne akrabamız yok. Sen de git artık.”






