pencerede ne deniz ne orman ne koru ne ağaç; karşı apartmanın kirlibeyazı, bir de ucundan zor zahmet gök. akıl kalemimce neler karalamadım ki duvar kâğıdına! bîtâp düşmüşüm. rûyâmda diye başlayacağım bir kâbûsum dahi hiç olmadı! uyandığımda silme doluydu duvar! dalı dikeni, çiviyi çekici, kalemi fırçayı geçiren eline, oymuş, delmiş, çakmış, karalamış, boyamış… hey densiz evladı densizler! kime sordunuz, kimden icâzet aldınız; babanızın malı mı sandınız duvarımı desem, ya deli gömleğini geçirip ya kelepçeleyip, yallah içeri: al sana duvar; hem de dört tane! eee.. biz de yol-yordam biliriz: radyo anteni mantığıyla, yâni iç içe geçmeli alüminyumdan bir boru yaptırmışım ki, görecektiniz. açtım penceremi el ayak çekildiğinde, usûl usûl uzattım önce bir metre, sonra iki, sonra üç, derken, ucundaki hafif fakat dev silgim duvara değene dek cin antenimi. görecekler gününü gün ağardığında duvarı tertemiz görünce merâklı zibidiler. alın size suç ve cezâ! iznim yok elbet bir ikincisine: şimşekler çaksa, fırtınalar kopsa, gök yere inse pencerem açık geçecek bundan böyle ömrüm.
böyle böyle yaşlandım. ne ki benden gayri kimsecikler bir toz olsun konduramadı duvarıma. sâhipsizlik kötü şey. insan evlâdı çiğ süt emmiş. bakarsan bağ, bakmazsan… ama bir gece bir çıtırtı duydum. tül-perdemi araladığımda ne görsem iyi: van gogh! bir başkası olsa çoktan tadına varmıştı antenimin. yarımayda yarısından tanıdım hemen onu: fırçasından duvara vurmuştu renkli gölgesi: kızıl saç-sakal, bir çift gök-deniz göz, yarattığı renkten kocaman ne ki dökük bir şapka, dökük üst-baş, uzun pipo, ucuz tütün kokusu ve de sarılı kulak. kulak kesilemedi önce, hişt vincent willem van gogh, hişt diye, usûldan seslendiğimde! ––ne geçirdimse elime attım yanına-yöresine, olmadı üstüne-başına, olmadı hizâ-istikâmetle piposuna, sargısına demek de hiç hoş karşılanmayacağından hoşgörüsüz okur ve de güzelim bir hikâye için–– volümümü artırarak, h’yi i’yi ş’yi t’yi uzatıp kalınlaştırarak tekrar ettim, sığınarak abasıyanık’ın ruhuna: h-i-ş-t h-i-ş-t! “ne var, sağır mıyız!” diye çıkışınca, uzun ve tam adını ‘sayın’ı da başa çekerek dilledim ki, “bana vincent de” dedi; rahatladım. “duydum ki babanın malıymış duvar!” yo-yo-yok öyle bi şey; kolluyorum densizlerden. “hadi ordan; bir ben yazıp-çizerim demişsin!” olur-olmadık şeylerle doldurulmasın diye… “bunu duydum da geldim.” sefâ getirdiniz bay vincent willem van.. şey, vincent. “bana da mı yassak gardaşım, yassak!” aaa olur mu öyle şey hiç. “sonra anteninle silmeyesin!” aman efendim, onurdur bendenize ömürlük. “istediğin bir tablom var mı?” olmaz mı: mâlûmunuz penceremden görünen bi şeycikler yok; hani ayıp olmazsa, lütfederseniz, size zahmet vermezsem… “sadede gel dostum, sadede.” utana-sıkıla diyeceğim ki… “sana bir teklifim olacak.” aman efendim… “dörde böleceğim duvarı.” bendenize bırakmayın sakın birini. “bırakmayacağım, bırakmayacağım ama üçünü ben, birini sen seçeceksin, tamam mı?” göremeden son hâlini duvarın, heyecandan öldüreceksiniz efendim! “göğüne gök eklensin diye, sol üst bölüme ‘yıldızlı gece’, ne dersin?” allah derim! “hemen altına, ‘saintes-maries sahilinde balıkçı tekneleri’; al sana deniz. hârikulâde. “sağ alta ‘selviler’, uyar mı?” uymaz mı. “şimdi de sıra sende; söyle, sağ üste?...” eğer zahmet olmazsa, ‘otoportre’niz… “bandajlı kulak ve pipo ile” olan, di mi?” lütfederseniz üstâdım? “oldu bil sabaha.”
âh sabâh: içim geçmiş bir ânlığına! ne rüya ne kâbûs ne zibidiler ne okur ne üstâd… başımı kaldırdığımda pencere önünden, ömrüme dedim ki, ölebilirsin.






