Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Ağustos 2020

Öykü

Zülfikar’la Kesilmiş Portakallar

Hıdır Murat Doğan

Paylaş

4

0


Annem saçlarımı otuz iki yıl sakladı. Otuz iki kış, otuz iki ilkbahar, otuz iki ekinoks ve otuz iki yaz sıcağında bilfiil, bebekken uzatılmış ilk saçlarımı sakladı. Ziyaretlere adanmış, dileklere bulanmış olanları... Hatıralar gayet boktan şeylerdir aslında, bellek bir bok çukuru. Bir yumru saklıyorum gırtlağımda annem öldüğünden beri, çürük bir elma gibi, yutamadığım, şuramda.

O kış bizim oralara çok siyah geldi. Buz siyahı. Gün o denli kısa sürüyordu ki, kent güne çok geç uyanıyor, çok sürmeden ortalık karartma gecelerine dönüşüyordu. Soğuktu. Doğu Torosların kuzey yamaçlarına vuran ayaz ovaya geri dönüp kenti bir buz yığınına dönüştürüyordu.

Okuldan gelmiştim. Akşamüstü kapı çaldı. Koştum. “Kim o?” dedim. Karşı komşumuz Meryem Teyze ses verdi. “Aç!” dedi “Annen evde değil mi?” O ara annem koridorun ışığını yaktı. Kapıyı açtı. Sahanlığın loş ışığında terliklerini giyip karşı daireye geçti. Üç dört dakika kadar kapı aralığında bekledim. “Ben portakal koymuyorum Meryem Hanım,” dedi, “aşurenin içinde portakal falan çok sevmiyorum.” Terliklerini ayağına geçirdi. Geri geldi. “Ben de yarın yapacağım artık,” dedi. İçeri girdi. Bu hafta bu üçüncüydü. Her gün ertesi gün için aşure yapmaya karar veriyor ancak apartmandaki herhangi bir komşumuza yardıma gidince bir türlü bizim ev için aşure pişiremiyordu.

Apartmanda aşure işlerine bakan tek yetkili kadındı annem. Hatta apartmanın oruç aylarından sorumlu devlet bakanı gibi bir şeydi. Orada yaşayan tek Alevi aile biz olduğumuz için miydi bilmem, Muharrem aylarında yapılan aşureler her komşumuz tarafından tek tek anneme tattırılıyor; Ramazan ayında hazırlanan iftar yemeklerinin baharat ve tuz oranları, “Nasılsa oruçlu değildir!” diye düşünülerek mutlaka annem tarafından son haline getiriliyordu.

Annem, Ramazan Ayı’nda fakirin halinden anlamaya çalışanların halinden anlıyor, Muharrem Ayı’nda ise ev ev gezip uzmanı olduğu konuda teknik destek veriyordu. Ve bu görev öylesine ciddi bir boyuta ulaşıyordu ki, sanki Etiyopya’ya aşure taşıyordu annem. Uganda’ya, Nikaragua’ya acil yetiştirilmesi gereken aşureler vardı. Cibuti’ye, Haiti’ye, hatta Zimbabve’ye. Ve sanki kapkara çocuklar elinde dev tepsisiyle birazdan evlerinin kapısını çalacak olan annemi bekliyordu. Kongo’da bir nehre adını versinler annemin. Anne, lütfen ört üstünü bütün çocukların...

Bir keresinde bir yaz tatilinin tamamını odamda bağlama çalarak geçirdiğimde, akşamüstü işten eve gelen babama, “Şunu bir dışarı çıkar. Sabahtan akşama kadar odasına kapanıp ‘Ali, Ali, Ali’ diye dövünüp duruyor,” diye yakındığı da olmuştu belki ama annem her zaman en güzel aşureleri bana yaptı. Hepsini afiyetle yedim. Belki de bu merdivenlerarası gurmelik koşuşturmalarında uzmanlaşıyor, sonra evde bütün tecrübesini önümde duran çiçekli porselen kâselere boşaltıyordu. Önce bir, sonra iki, sonra üç... Kâse kâse yiyordum. Kâse kâse ve portakalsız olanları...

Birkaç kış sonra, yani buluğ çağımdan epeyce ötede, ilk kez bir sevgili edinmiştim. Kübra, bir başka komşumuzun kızıydı aslında. Ben çok geç kalmıştım bu işler için. Kız bana ilanı aşk edince, baktım ki elim kolum tutuyor, konuşabiliyorum, gözlerim de görüyor, hemen bu eşsiz teklifi kabul ettim.

Önceleri bizimkilere bu olaydan bahsetmedim. İlişki ciddiye binmeden onları meşgul etmek istemedim çünkü. O işler öyle olmuyormuş. Üç yıl sonra sanki aynı apartmanda benimle birlikte büyümemiş de yıllar yıllar sonra hoşlanıp açıldığı adam sanki ben değilmişim, üstelik annem senelerce onların aşure üretim süreçlerine ar-ge desteği sunmamış gibi bana dönüp, “Ama sen Alevisin, oruç bile tutmuyorsun,” dedi, ekledi. “Şimdi biz evlensek, çocuğumuz alevi mi olacak, sunni mi?”

Hadi canım sen de. Yok artık! Alevi miyim ben gerçekten? Ciddi misin? Hakikaten öyle miyim yahu? Sonra bir an ilkokuldaki sınıfımda Alevi olduklarını gizleyen üç çocuk geldi aklıma. Alevi olduğunu söyleyebilen sadece bendim.

Aşk yalnızca kör gözlü değil, aynı zamanda geri zekâlıdır. O akşam annemle çok kötü kavga ettik. Ya da aslında kendi kendime boş boş bağırıp çağırdım da diyebiliriz biz buna. Ergenliğe tur bindirmekle meşguldüm o sıralar. “Sen bu hakareti kabul edeceksin yani, öyle mi?” dedi annem. “Öyle!” dedim. Vitrine sırf artislik olsun diye bir yumruk indirdim. Camekân darmadağın oldu. Geceyi babamla acilde geçirdik. Annem bizimle gelmedi. Gecenin ikisinde ayaza kesen balkonda beni beklerken gördüm onu dönüşte. Beni saatlerce buz gibi soğukta beklemişken gördüm.

Kırgındı. “Anasını ağlatmak,” diye bir söz öbeği vardı ve bunu o gece bizzat kendim becermiştim. Beş dikiş atıldıktan sonra sarılmış elimi uzaktan sessizce inceledi. Yutkundu. Gözünden bir damla yaş geldiğini de gördüm o sıra. Topuklarının üzerinde döndü, arka odaya doğru yürüdü. Ben salonda oturdum. Bu noktadan mutfağı görebiliyordum. Tezgâhın üzerinde yarım kalmış bir aşure düzeneği duruyordu. Öylece bekleyen dev bir tencere, kepçe ve boş kâseler... Elimde hâlâ o gecenin izi duruyor. Beş dikiş izi. “Annemden kalan iz” diyorum ben ona. Baktıkça daha çok küfrediyorum kendime. Baktıkça boğazımdaki yumru daha da büyüyor.

“Çocuğun olunca anlarsın!” demişti bana annem o gece. “Çocuğun olunca anlarsın!”

Belki de tam on yıl sonra anladım ne dediğini. Elimde annemden bana kalan o ince iz. Baktıkça küfrettiğim o yara izi. Annem hiç yoktan öldü. Kalp krizi dediler ölüm raporunda. Yedi sülalede kalp hastası yokken kalp krizi dediler yahu, kalp krizi. Çocuğum olunca anladım. Annemi öldürdüler. Kaybetme korkusuyla yalınayak koşmuş bir anneye bunu yapmaya ne hakkınız vardı ki?

Ben çoğu şeyi annemin hiçbir zaman büyüdüğünü göremeyeceği çocuğum olunca ve annem ölünce anladım. Ben bunları, “Annem iyi ki bugünleri görmedi” dediğim aldatılma mevsimlerinde, her gün bilfiil işittiğim hakaretler, yüz yüze kalıp anlayamadığım şizofreni krizleri ve yalanların tam ortasında anladım. Unutmayın, aslında herkes kötü olabilir.

Annemin ölümüne üzülmek dururken dalga geçildiğim, sövüldüğüm günlerde anladım. Bunlar yetmezmiş gibi, çocuğum benden bin kilometre uzağa götürülünce anladım. Boş beşiğe aylarca uzun uzun bakınca, İç Anadolu Bölgesi’nin eksi 17 derece soğuğunda, uçsuz bucaksız buz kütlelerinin üzerinde saatlerce son sürat oğluma gitmek için araba kullanmak zorunda kalınca anladım.

Her seferinde dişlerimi sıkıp, “Ölmeyeceğim ulan!” diye bağırıp gecenin üçünde evimden uzak, titreyen direksiyonu yumrukladığım zamanlarda anladım. Bir telefon camında oğlumun yanaklarını okşadığımda, düştüğünde onu yerden kaldıramadığımda, her sabah okula bırakamadığımda, bilmediğim bir kentin herhangi bir alışveriş merkezinin bir kuytu köşesinde birkaç saatliğine gerçekleşen buluşmalarımız sırasında anne ve babasıyla gülüp eğlenen çocuklara uzun uzun dalan gözlerini havada yakaladığımda anladım. Ağzımda kekre bir tat, gırtlağımda bir yumru, elimde acı. Her seferinde ciğerimi oğluma bıraktığımda anladım.

Ben kadar annesiz büyümemişti annem. Dayanma gücü tam olarak aort damarının neresine denk geliyordu? Hüseyin’e su vermeyen kimdi? Hanginiz?

***

Bilmediğim, bilmek zorunda olmadığım o uzak kentteki son görüşmemizde oğlumun o minicik elini tuttum. Hava kararıyordu. İkinci sınıf bir otel odasındaydık. İçeride ağır bir küf kokusu vardı. Her şey çürür zamanla zaten, bilirsiniz. Hayat bunu evlere kadar servis eder.

“Baba, cadılar kötü mü?” diye sordu.

“Onlar sadece masallarda olur,” dedim “Gerçek hayatta daha kötüleri vardır.”

***

Annem ölünce o apartmandan taşındı babam. Dolandırıcı müteahhit yarım bırakıp kaçınca neredeyse yirmi yıl borçlarını ödemek zorunda kaldığımız ve biz içine göçmeden eskiyen, annemin iki ters bir düz dantellerle düşlerimizi sarmaladığı, oğlumun hiç göremeyeceği, son aşurenin yarım kaldığı o apartmandan taşındı.

Artık yiyemeyeceğim yüzlerce kâse aşure var. Annemin ölümü uçsuz bucaksız bir çölde sonsuza dek susuz kalmak gibi bir şey çünkü. Annemin ölümü Kerbela ile aynı şey.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Art Nouveau Eserlerinin Vazgeçilmezi Ç..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Toprak Işık

14 Mayıs 2025

Anlam Kazandırmak ya da Anlamsızlığa K..

İnsanlar yüzlerce yıldır hayatlarına anlam katma arayışı içindeler. İsviçreli yazar Peter Stamm’ın, Gece Mavisi Bir Saatte adlı eserini Ufuk Tonka Türkçeleştirmiş ve Tudem markası altında yer alan Delidolu Yayınları ülkemiz okuru i..

Devamı..

Ölümle Randevumuz Var

Cüneyt Ayral

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024