Soyadı gibi bir adamdı İbrahim; bütün hayatı boyunca ne yana gitse oraya benzemiş ve girdiği her ortama uyum sağlamıştı. Tam bir ad soyad tamlamasıydı bu. Hani Kızılderili falan olsa, mümkünü yok başka bir isme layık da bulunmazdı.
Öylesine selam verilen bir mahalle sakini gibiydi İbrahim’in varlığı. Yokluğundabir eksiklik duymaz, varlığında da açıkça ifade edilemeyen bir rahatlık duyardı insanlar. İbrahim o kadar uyumlu bir insandı ki, insan olduğuna şaşardınız. Her şeyi ölçülü ve perhizane yaşardı, aşkı bile. Tutkularının zayıflığını, güçlü irade diye anlatırdı orada burada üstelik. Çünkü ilk sevgilisi, Facebook’tan tanıştığı ilkokul arkadaşıydı, ikincisi ise dört yıl aynı kampüste yan yana dolaşıp bir sürü sevgilisiyle tanıştığı müstakbel meslektaşı ve yakın arkadaşı idi.
“İradem güçlü olduğu için çevremden seçiyorum birlikte olduğum kadınları!”
Hâlbuki bilirdim; yeni bir kadınla tanışıp, bütün hayatını en baştan anlatmak gibi uyum yoksunu huyları yoktu. Zira aşkı da, aşk acısını da uyum içerisinde yaşıyordu; uyum, uyum, uyum! Yaşasın minimal Napolyon’umuz İbrahim Uyar! Ne var ki, onu dışarıdan gören alelade biri, İbrahim’in sırf aşk acısından bahseden şarkıları dinlemek için aşk yaşadığını falan düşünürdü. Aşk onun için, hayatının mukaddes uyumuna eşlik edecek ara sıcak bir mezeydi sadece.
Siyasi görüşü de uyumluydu İbrahim’in, düşünce suçu riskine bile girmezdi. Lisenin apolitik ortamına yakışan sessiz gençliğini, ezbere alınmış birkaç sloganla geçirmişti. Oradan memleketin en sol fraksiyonlarını barındıran üniversiteye hop diye başlayınca, bir iki adım daha sola kaymıştı mecburen. Merkezden hiç şaşmadan, göze batmadan. Sözüm ona felsefe okuyordu okumasına lakin herhangi bir bedel ödeme muhasebesinden de oldum olası uzaktı. Muaf gelmişti dünyaya sanki bütün sıkıntılardan, muafiyetinin mevcudiyeti idi tek derdi. O kadar ki, oturup hayatı ve derslerde okuduğu bileşenlerini düşünmek için on dakikasını bile ayırıp ayırmadığı meçhuldü. Sosyoloji okuyup sosyalist olmayan görülmüştür fakat felsefe okuyup düşünmeyen bir tek bizim İbrahim vardır. Diplomasever bir felsefeciydi hepi topu ve yüce uyum her şeyin başıydı. En nihayet bahar şenliklerinde bedava Grup Yorum konserine gidip, bedava türküler eşliğinde bedava zafer işareti yaparak siyasi kariyerini bedava bir başarı ve vicdan rahatlığı iletaçlandırmıştı İbrahim Uyar.
Sonra KPSS’ye girip memleketin ücra bir köşesinde iyi bir maaşla mesleğine başladı uyumun mütevazı peygamberi. Kapitalizmin en mikroskobik insan ilişkilerinde deneyimleyebileceğiniz, en basit mutluluklardan birisi gelmişti başına; genç, bekar ve aileden uzakta bir şehirde devlet memuru. Devlet kademesinde sabit maaş sahibi her genç insana gösterilen ilgi ve alaka, ona da gösterilmeye başlandı zamanla. Eskiden yol parası olmadığı için yerlere bakarak ve Kentkart makinelerinin deliklerini kolaçan ederek bozuk para arayan İbrahim Uyar’ın şimdi doksan bin kilometre sonsuz ikinci el arabası vardı. “Okul ne zaman bitecek ulan it!” diye kovulduğu baba evine tatile gittiği zaman en başköşesi hazırdı. Mahallenin gözü açık kızları, boydan boya alıcı gözle süzüyorlardı eskinin sümsüğünü. Bütün akrabalarının evine buyur ettiği, evde kalmış meslektaşlarının göz koyduğu, İnstagram’daki en çirkin fotoğrafı bile kafadan 100 beğeni alan,sosyal ve uyumlu bir âdemi zevattı artık ve dünyanın bir ucunda Napolyon’un ufak tefek kemikleri sızlıyordu.
Bu öylesine bir uyumluluktu ki, İbrahim sonunda geldiği bu nokta ile yetindi. Hayata miyop bakan herkes gibi sadece önünde üç beş adımla ilgilendi. Artık tek yaptığı ailesine düzenli para göndermek ve akşamları iş dönüşübekâr evinde rakı içmek, göbeğini şişirmek ve Neşet Ertaş dinlemekti.
***
Günün birinde İbrahim Uyar’ın hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Ziyaretine giden ortak dostlarımız oldu, anlattılar. Gidemedim, gitmedim ziyaretine. İnsanların iyi zamanlarında yanlarında olmak bir dostluk emaresi olmadığını düşünürdüm o vakitler. Çünkü zor zamanlarında etrafı kalabalık olan bir insanın,nasıl olup da bana ve kurak dostluğuma ihtiyacı olacağını kestirememiştim hiçbir zaman. Ziyaretine gidenlerden biri, İbrahim Uyar’ın beni de görmek istediğini söylediğinde şaşırdım. Bu teklifi reddedecek kadar soğuk ve ruhsuz biri olmadığıma kendimi ikna etmek bayağı zamanımı alsa da, en sonunda gitmeye karar verdim.
Kaldığı hastaneden memleketine, baba evine getirilmişti İbrahim. On beş yıldan fazladır tanıdığım eski biriydiama ben evlerine ilk defa adım atıyordum. Hem de defalarca girip çıktığım, başka bir ortak tanıdığımıza çok yakın bir yerde oturmasına rağmen. Camlı demir kapıyı çaldım, annesi açtı kapıyı. En son gördüğümden bu yana saçları çok daha fazla beyazlamıştı kadının. Belki de İbrahim’in hastalığı yüzünden. Son kerte esmer teninde müthiş bir kontrasttı bu beyaz saçlar. Üzüldüm, kendi annem geldi aklıma. İnsanların saçları böyledir, suratları gibi yalan söylemeyi beceremezler ve tasalar arttıkça her bir telleri bembeyaz kireç tutar.
İbrahim’in kaldığı odaya girdiğimde bütün hücrelerime kesif bir ilaç ve pansuman kokusu sindi. Oldukça burun yakan bir ecza havası vardı dört duvar arasında. Elimi burnumun önünde istemsizce sallayıp ilerledim, İbrahim’i gördüm. Yatağında sırt üstü uzanmış uyuyordu. Gören herkeste sıkıntı yaratacak bir yüz hali vardı uyurken. İnsan öldüğü zaman huzura kavuşacağı yazılı bütün kaynaklarda hani, sanırım dinlenmeyi katmıyorlar bu tanıma.
Annesi hafifçe dürtüp benim geldiğimi haber verince, İbrahim’in gözleri hafifçe aralandı. Gözlerinin akı tamamen sarıya dönmüştü; bazı geceler tepemizde hastalıklı bir ay olur bazen, onun gibi. Epeyce şişmandı en son fotoğraflarına baktığımda, şimdi ise sipsi gibi zayıf ve halsiz görünüyordu (Evet, yıllarca konuşamadığınız birini bile sokakta görünce hiçbir şaşkınlık yaşamanıza izin verilmiyor artık. Çağımızın en büyük handikaplarından biri de budur bence: Özleyememek. Sosyal medya ve internet üzerinden herkes her anını, her karesini paylaşıyor ve kimsenin ne halde olduğunu, ne kadar değiştiğini bilmemek fırsatınız elinizden alınıyor). Bana bakınca gözlerinde kayıtsız bir ifade belirdi, sesini temizlemek için bir iki öksürdü, yastığını düzeltip hafifçe doğrulmaya gayret etti.
“Otursana” dedi parmak ucuyla duvar dibindeki plastik mavi sandalyeyi işaret ederek.
Dediğini yaptım. Yanımda getirdiğim kolonya şişesini aramızda duran sehpanın üzerine bıraktım.
“Aklıma başka bir şey gelmedi, hastalığına iyi gelecek bir şey varsa gidip alabilirim hemen” dedim.
İçli içli gülümsedi:
“Artık zamanın çabuk geçmesinden başka bir şey iyi gelmiyor bana.”
Hastalığı da kabullenmişti. Uyumluluğu, ölümü beklerken bile yine ve yeniden tiksinti verici bir uyum ustalığına erişmişti.
“İnsanın içini ferah tutması gerekir bence, mutsuz değilim” diye sürdürdü konuşmayı ve hırıltılı bir öksürük nöbetine tutuldu.
Benim ona söylemem lazım gelen sözcükleri o bana söylüyordu. Belki de o sağlıklıydı, ben hastaydım. Yalnızca o benden önce düşmüştü veya zamanı dolmuştu. Hangi teselli uygunsa, onu seçebilirdim.
Öksürük nöbeti bitip de boğazına sağlam bir balgam geldiğini hissedince, uzanıp yatağının yanındaki küçük alüminyum tasa tükürdü. Tükürür tükürmez de odayı taze bir kan kokusu kapladı. Uzun uzun baktı elindeki tasın içine bıraktığı tükürüğüne. Daha evvel onda hiç rastlamadığım bir yüz ifadesiydi bu: pişmanlık, vazgeçiş, sorgulama... Bir an sonra tası yerine bırakıp, yatağına uzandı tekrar. İkimiz de uzun müddet sustuk. Söyleyecek tek bir söz bulamıyordum. Üzüldüğümü söylesem yalan söylemiş olurdum, ama mutlu da değildim. Yıllardır bütün psikolojimi ele geçirmiş olan kayıtsızlığın esiriydim halen. Benim için uzun zamandır hiçbir ifade etmeyen bir adamın ölüme gidişinden bir parça izliyordum. Hepsi bu. Elimden gelse kurtarırdım, ama sırf böyle yapmam gerektiği için. Yapmazsam kızacakları için, yapmazsam yıllarca bunu düşünüp pişman olacağımı bildiğim için. Bir boyacının duvarı boyaması, polisin hırsızı kovalaması, avukatın katili savunması gibi mekanik sebeplerle, düşünmeden ve hissetmeden.Neyse ki, sessizliği bölen yine İbrahim’in hırıltılı sesi oldu:
“İçeride kitaplar var, almak istediğin varsa al.”
“Sağol, teşekkür ederim. Ama bugün eve uğramayacağım, yanımda da taşıyamam.”
İbrahim küçümsemeyle baktı yüzüme:
“Sen okuduğu lisenin, askerlik yaptığı kışlanın kütüphanesinden kitap alan adamsın. Sadece benden bir parça, bir hatıra kalsın diye almanı istiyorum!”
Beni köşeye kıstırmıştı. Yıllardır kimseden hediye almamaya gayret ediyor ve bunu da layıkıyla yerine getirebiliyordum. Sebeplerim vardı, birtakım psikiyatrik seanslara kaynaklık etmiş birkaç olmaz olası sebebim. ‘Güçlü bir hafıza büyük bir lanettir’ diye bir söz var, bilir misiniz? Bilmiyor musunuz? Belki de ben uydurdum, hatırlamıyorum. Hatırlamamak hakkımı kullanıyordum uzun zamandır. Ve bu sözü en sıradan hücre parçacığıma kadar yaşıyordum. Çünkü geçmişe dair her detay beni yiyip bitiriyordu. Şu et yiyen, bulaştığı insanı yürüyen bir kadavraya çeviren bakteri gibi işte. Hatıralar, mazi, hepsi ama hepsi ruhumu, dolayısıyla da bedenimi kemiren aç gözlü bir bakteriydi. Unutarak yaşayamıyor, hatırlayarak ölüyordum. ‘Bana herhangi bir x şeyini hatırlayan her y şeyi eşittir acı’ şeklinde formülize edilebilirdi bu ıstırap. Sorunumun ne olduğunu anlayacak kadar sabır göstermemiştim henüz hiçbir çözüm yoluna.
Ama şimdi köşeye sıkışmıştım. Kendimi, gidip odanın öteki ucundaki mütevazı kitaplıktan bir kitap seçmek mecburiyetinde hissettim. Ayağa kalktım, ağır adımlarla kitaplığa gidip kitapları incelemeye başladım. Ardımdaki İbrahim’in gözlerini sırtımda hissediyordum; her hareketimi, hatta nefes alışımı bile izlediğini duyumsuyordum.
Kitaplığım ilk üç rafındakiler hoşuma gitmedi, eğilip son iki rafa baktım ve gözüme ilişen bir psikoloji kitabını çektim aldım. Büyük ihtimalle hayatım boyunca okumayacağım kitaplardan biri daha elimdeydi. Yerime dönerken, İbrahim kitabın kapağına bakıp düşündü. Fısıldar gibi zorlukla:
“Hayatın anlamı konusunda ne kadar düşündün?” dedi.
“Bilmiyorum, ölçmedim. Ama yaklaşık on altı on yedi yaşımdan beri canım sıkılıyor.”
İbrahim içini çekti, konuşmak için kendini zorladığı belli oluyordu:
“Canının sıkılmasıyla ne alakası var?”
“Bence,” dedim, “en tanrısal duygu can sıkıntısı. Eğer bir tanrı varsa ve az çok kendinden bir şeyler kattıysa bize, bence bu kattığı şey kesinlikle can sıkıntısıdır.”
“Neden öyle olsun?”
“Çünkü” dedim, “kimse durduk yere bir evren yaratmaz, bu ciddi bir can sıkıntısının göstergesi bence.”
İbrahim gözlerini tavana dikti, yüzünde yine o tuhaf acı ifadesi vardı. Bu aralık annesi gelip hafif aralık olan kapıdan içeri baktı, yüzündeki ifadeyi tarif etmem zor. Acı ya da ıstırap dolu bir ifade olduğu için değil, kadının yüzünde artık hiçbir ifade olmadığı yahut acı dediğimiz şey yüzünde alışkanlık yaptığı için.
Sonunda İbrahim’e “Geçmiş olsun, yine gelmeye çalışırım” deyip çıktım evden, yanımda İbrahim’in hatırası kitapla. Yolda İbrahim Uyar’a ve uyumlu hayatına dair bir iki not kaydetme ihtiyacı duydum telefonuma:
“Bir zaman oldu, kimse aramaz oldu İbrahim Uyar’ı. O, bu duruma da uyum sağladı. Kimsenin yokluğunu duymadan geçirdi kalan ömrünü. Şimdi otuz beşinde ve halen aynı evin, aynı sıkıcı ve ecza kokulu odasında, aynı yatakta yatıyor, ama bu sefer dahiliye branşının kan kardeşi, ağır bir hastalığı var. Arada annesi gelip, ölüp ölmediğini kontrol ediyor. O da uyumlu bir kadın, hiç yadırgamıyor bütün bu olanları sanki ve yüzünde artık acı çeken bir anne ifadesi yok.”
Görsel: Andrea Riegler - The sick man






