Derin ekoloji, ilk kez Norveçli felsefeci Arne Næss (1912-2009) tarafından dile getirilen bir kavram. Bu kavramın özünde, ekolojik krizlerinin tamamının paradigma değişikliği olarak ele alınması gerektiği fikri yatıyor.
Hepimiz iklim krizini deneyimliyor, olup bitenlere uyum sağlamaya çalışıyoruz. Hava kirliliğinden etkilenmemek için taktığımız maskeler, evlerimizin atmosferini arıtsın diye satın aldığımız hava temizleyiciler, aşırı sıcaklardan kaçınmak için sığındığımız klimalar. Bir sonraki kasırga sahilleri vurmadan evvel evlerimizi boşaltmaya hazırlanıyor, işler daha kötü bir hal almadan nereye yerleşebileceğimizi, hatta bu dünyaya çocuk getirmenin makul olup olmadığını düşünüyoruz.
Aslında iklim krizinin beraberinde getirdiği bütün bu sorular bilfiil kendi mevcudiyetimizi sorgulamamıza yol açıyor. “Her geçen gün daha istikrarsız bir hale gelen bu dünyada ben kimim? Başıma neler gelecek?” Çoğu insanın düşündüğü gibi bu tarz sorularla fazlaca meşgul olmak umutsuzluğumuzu derinleştirebilir. Ama aynı umutsuzluk kendimiz hakkındaki düşüncelerimize meydan okuyarak bizi başka yönlere bakmaya da sevk edebilir.
Halihazırda içinde bulunduğumuz politik ve ekonomik koşular yüzünden kendimizi devasa bir makinenin dişlileri olarak görüyor, kimlik algımızı şekillendirirken aşılması gereken hayali çemberler yaratıp belli kıstaslar üzerinden düşünüyoruz. Yüksek maaşlı bir iş için iyi bir üniversiteyi bitir, kariyer basamaklarını tırman, mal-mülk edin ve emeklilik için yeterince biriktirdiğinden emin ol. Peki yangınlarla kavrulan bir yeryüzünde emeklilik birikimleri kimin, ne işine yarayacak? İklim krizi, bizi bütün bu varsayımlarımız hakkında yeniden düşünmeye yöneltmeli. Çünkü şu ankinden çok daha zengin bir benlik algısına ihtiyacımız var – tamamen bilincine vardığımız, korunmaya değer bir benlik.
Evrenle aramızda koparıp atamayacağımız mutlak bir bağ var.
Kendini gerçekleştirme (yani kendi benliğini dış dünyada var etme) olarak adlandırılan bu farkındalık, İklim krizi bakımından düşünüldüğünde kendimizi yaklaşmakta olan tehlikeden korumamız gerektiğini kabul etmek anlamına gelir ve hâlihazırda ifade ettiği her şeyden çok daha kapsayıcıdır. Sadece kendi egonuzu, yani size her şey olduğu söylenen o kısıtlı bireysel benliğinizi korumanız yetmez. Çünkü her birimiz, kendimizden çok daha geniş bir bütünün parçalarıyız. Evrenle aramızda koparıp atamayacağımız mutlak bir bağ var. Dolayısıyla “iyi bir yaşam” sadece insanlarla kurduğumuz ilişkilere değil, aynı zamanda diğer canlılarla kurduğumuz ilişkilere de bağlı.
Derin ekoloji, ilk kez Norveçli felsefeci Arne Næss (1912-2009) tarafından dile getirilen bir kavram. Bu kavramın özünde, ekolojik krizlerinin tamamının paradigma değişikliği olarak ele alınması gerektiği fikri yatıyor. Örneğin CO2 emisyonları gibi somut hedefler belirlemek yerine yeryüzüyle kurduğumuz ilişkiyi radikal bir biçimde yeniden tasavvur etmemiz gerek.
Arne Næss, farklı alanlarda çalışmalar yapan ve kendi ülkesinde oldukça tanınan bir filozof. Sosyal aktivizmi, dağcılığı, felsefe kitapları, pratik yaşama dair şakaları ve Norveç Haber Ajansı ile söyleşi yaptığı esnada Oslo Üniversitesi, Blindern Kampüsü’ndeki en yüksek binaya tırmanmak gibi cesaret isteyen muazzam başarılarıyla herkeste hayranlık uyandırmakla kalmamış aynı zamanda Norveç Devleti tarafından “milli servet” olarak nitelenmiştir. Zıt kutupların adamı olarak bilinen ve Norveçli seçkin bir ailenin üyesi olan Næss, 27 yaşındayken Oslo Üniversitesi’nden felsefe profesörlüğü ünvanını aldı ama ülkede bu ünvana sahip tek kişi olmasına rağmen hiçbir zaman prestij ya da şöhret peşinde koşmadı. Kapsamlı çalışmalarının tamamını Norveç’teki küçük ekoloji dergilerinde yayımlayan Næss, belki de sırf bu mütevaziliği sebebiyle İngilizce dilinin hâkimiyeti altındaki akademik çevrelerce tanınmadı. Seksenli yaşlarına kadar vaktinin çoğunu açık havada yürüyüş ve dağcılık aktiveleriyle geçirdi ve bu sayede kendi ekolojik felsefesini uygulama imkânı buldu. Vegan olan ve baharatsız haşlanmış sebzelerden oluşan basit bir diyet uygulayan Næss, çevre felsefesi alanında birlikte çalıştığı, aynı zamanda yakın arkadaşı olan George Sessions’ın deyimiyle, teori ve pratiğin kusursuz bir bileşimiydi. Hollandalı filozof Baruch de Spinoza’nın (1632-77), özellikle de oluşturmuş olduğu kendi çevre felsefesinde önemli bir rol oynayan Etika’nın (1677) hayranı olan Næss, oldukça erken bir yaşta emekli oldu ve gelirinin büyük bir kısmını Nepal’deki okulların yenilenmesi gibi projelere bağışladı.
Næss, oldukça erken bir yaşta emekli oldu ve gelirinin büyük bir kısmını Nepal’deki okulların yenilenmesi gibi projelere bağışladı.
Günümüzde kendini gerçekleştirme olarak adlandırılan ama Næss’in terminolojisi bakımından “benliğini dış dünyada var etme” olarak ifade edebileceğimiz kavram, kaynağını Mahayana Budizmi’nden ve Gandhi’nin şiddetsiz direniş felsefesini de içeren kadim felsefe geleneklerinden alır. Düşüncenin temelinde yer alan bir diğer önemli sistemse Spinoza’nın felsefesidir.
Spinoza’ya göre doğadaki her şeyin bir conatus’u vardır. Yani, “Doğada bulunan her şey, kendi gücü yettiğince kendi mevcudiyetini korumaya çalışır.” Bizler, şeylerin özünde bulunan bu eğilimi sadece insanlarda değil, ağaçlarda, arılarda, kazlarda, hatta dağlar ve kayalar gibi cansız olarak nitelediğimiz objelerde de görürüz. Hiçbir şey kendiliğinden parçalara ayrılıp dağılmaz. Evrendeki her şey sahip olduğu biçimi korumaya odaklıdır. Ateş gibi kalımsız görünen şeyler bile kendini sürdürme eğilimi gösterir. Peki bizler, evrenin tamamına hâkim olan bu mutlak itkiyi nasıl idrak edebiliriz?
Næss conatus’u, benlikle bütünlük arz eden bir tabiat tasavvurunun içine yerleştirir. Kendimizi ancak doğanın tezahürlerinden biri olarak algılarsak koruyabiliriz. Spinoza’ya göre tek bir cevher bulunu ve o da “Tanrı” yahut “Tanrı veya Doğa” olarak adlandırılır. Bu bakımdan Doğa ve Tanrı hem eşvarlıklı hem de eşsürelidir çünkü Tanrı hem her şeyin nedenidir hem de her şeyi kapsar. Dolayısıyla Spinoza’nın Tanrısı şu an bizim “evren” olarak adlandırdığımız şeye, yani var olan her şeyin bütününe benzer. Ve bu bütün kendisini, düşünce ya da fiziksel bedenler gibi farklı biçimlerle, farklı suretlerle ifade eder.
Geleneksel teolojik tanrıcılığın aksine Spinoza’nın Tanrısı, ulvi bir amacın peşinde değildir ya da şeyler, onun muazzam planının birer uzantısı olarak tasarlanmamıştır. O arzulamaz; eylemlerinde özgür fakat kendi yasalarıyla bağlıdır. Doğa yalnızca “olan” şeydir, olur. Ve tıpkı 1977’de Næss’in de belirttiği gibi kendi içinde kusursuzdur. Çünkü, “eğer bir amacı olsaydı, o zaman kendisi de muhakkak daha büyük bir şeyin, örneğin kendisinden daha yüce bir tasarımın parçası olmak zorundaydı.” Dolayısıyla Næss’in yorumladığı şekliyle Spinoza’nın metafiziği temelinde eşitlikçidir. Varoluşa dair tasavvuru hiyerarşi içermez. Onun tasavvurunda daha düşük ya da daha yüksek uzamlardaki farklı varoluşlardan oluşan daha büyük bir varlık zinciri bulunmaz. Ontolojik olarak balıklarla, okyanuslarla ve böceklerle aynı varoluş düzleminde yer alırız. Yani tabiatın gözünde Norveç’teki bir çiftçinin menfaati ne kadar önemliyse Norveç ormanlarındaki bir ayının menfaati de o kadar önemlidir.
Çünkü doğanın sahip olduğu her şey tikel olanlarda tezahür eder. İşte, kendi mevcudiyetimizi korumak için gösterdiğimiz çaba da kaynağını tam olarak bu tezahürlerden alır. Dolayısıyla kendimiz olabilmek, benliğimizi gerçekten var edebilmek için her şeyden önce onun ne olduğunu anlamamız şart. Næss, 1987 yılındaki bir yazısında, “benliğimizi ondan çok daha kısıtlı olan ego ile karıştırma eğilimindeyiz,” der ve onu hafife aldığımızı vurgular. İnsanın kendi benliğiyle ilgili bilgisi hem kısmidir hem de eksik. Ve bu bilgi eksikliği, insanı doğru davranmaktan alıkoyar.
İşte burada Spinoza’nın etkisi bir kez daha açıkça görülür. Çünkü Spinoza’ya göre bilgi arttıkça kişinin benlik algısı genişler ve bu genişleme eyleme geçme kabiliyetini olumlu yönde etkilediğinden kişinin kendi mevcudiyetini muhafaza etme dürtüsü de artar. Fakat bir kez daha belirtmek gerekir ki buradaki benlik, bireysel ego ile yani şahsi varoluş menfaatiyle sınırlı değildir. Bu kapsamlı benlik algısını idrak etmek için Næss’in Yerli Halklardan esinlenmiş olduğu mekânsal aidiyet fikrine başvurabiliriz: “Burası yok edilirse benim içimde de bir şeyler yok olur.”
Doğanın sahip olduğu her şey tikel olanlarda tezahür eder.
İnsanlar genelde doğal zenginliklerin ve doğal güzelliklerin bulunduğu yerlerle bağ kurar. Duygusal anlamda güçlü bir bağ kurulan yerin kaybıysa eko-anksiyete adı verilen bir duygu durumuna sebebiyet verir. Mekân kaybının akıl sağlığına olan olumsuz etkileri, çok sayıda vaka üzerinde yapılan farklı araştırmalarca artık kanıtlanmış durumda. Etrafımızdaki “şeyler” zarar gördüğünde biz de zarar görüyoruz. Örneğin Kuzey Kanada’daki Inuit toplulukları kış mevsimi için derin bir özlem duygusu geliştirirler. Sadece bu örnek bile, benliğin insan bedeni ya da zihniyle sınırlı olmadığını, mekânla kurulan bağın benlikle birlikte öteki varlıkları hatta durumları kapsadığını gösterir. Bir diğer örnekse Yerli Halkların topraklarını geri alabilmek için sürdürdüğü mücadeleler. Hükümetlerin provokasyon ve politik düşmanlık olarak göstermeye çalıştığı bu mücadeleler, insan benliğinin düşünülenin çok daha ötesine uzandığının bir kanıtı. Næss’in 1988 yılında yazdığı mektuplardan biri, yerel Sámi halklarından bir adamın hikâyesini aktarır. Nehre kurulacak olan bir hidroelektrik santralini protesto ettiği için göz altına alınan bu adam mahkemede, nehrin kendi benliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, nehirde yapılacak herhangi bir değişikliğin ona kendi benliğinden bir parçanın yok olduğu duygusunu yaşatacağını söyler. Çünkü çoğu Yerli Halk gibi Sámi Halkları da bilir ki, insan ancak doğa var olduğu müddetçe var olabilir.
Næss’e göre yaşamlarımızın, kendi atfettiğimiz amaçlar haricinde büyük ve dışsal bir amacı yoktur. Ama refahımızı belirleyen faktörler bizim dışımızda olduğundan daha kötü veya daha iyi durumda olmak ve dolayısıyla daha iyi bir durum için çabalamak bizim için hâlâ anlamlıdır. Kendini gerçekleştirmek, yani benliğini dış dünyada var etmek, bu yönüyle mutluluktan ayrılır. Örneğin bir ağaç; güneşte parlayan yaprakları ve kuşların yuva yaptığı dallarıyla – biz, onun mutlu olup olmadığını bilmesek bile – kendini dış dünyada var etmiş olur.
Sınırlı egomuzla salt kendi içimizde değil, dış dünyada da var olmak istiyorsak eylemle bilgi arasındaki birliği kavramamız şart. Sizler sadece egonuzla sınırlanmış, zihni egosunun menfaatine hizmet etmeye koşullu kısıtlı varlıklar değilsiniz. Aksine, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu engin bir doğanın parçalarısınız. İşte ancak bunu bilir ve bu bilgiyi idrak ederseniz harekete geçebilirsiniz. Kendinize dair böyle bir bilgiden yoksun olmak aynı zamanda attığı her adımda yalnız ve münferit olmak anlamına geldiğinden sizi güçsüz ve hareketsiz kılar.
Varlıklı insanlar iklim krizini ele almak yerine niçin onu inkâr etmeye çalışıyorlar?
Tabii işin bir de arka planı var. İklim krizi maalesef aynı zamanda baş edilmesi güç bir inkâr mekanizması tarafından destekleniyor. Bu inkârcılık, bizlerin gelecek tasavvurunun çok daha ötesinde. Her geçen gün daha kötüsüne tanık olduğumuz felaketlere rağmen varlıklı elitler ve petrol şirketleri iklim krizini finanse etmeye devam ediyor. Tıpkı Bruno Latour’un Où atterir? (2017) adlı kitabında belirttiği gibi:
“Elitler, gelecekte herkese yetecek bir yeryüzünün imkânsızlığına öylesine ikna oldular ki, dayanışmanın gerektirdiği bütün yüklerden hızlı bir biçimde kurtulmaya karar verdiler – bu, deregülasyona, yani kuralsızlaşmaya ve hükümetlerin yönetimden el çekmesine yol açtı. Ardından aynı elitler, hayatta kalmayı başarabilecek ufak bir azınlık için gösterişli kaleler inşa etmeye karar verdiler – bu da eşitsizliğin artmasına sebebiyet verdi. Ama bu sefer de maddiyatçı bencilliklerini dünyadan gizlemeleri gerekti – bunu da iklim krizini reddederek yaptılar.”
Süper zenginler politik oyalama taktiklerine başvurarak demokrasi üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaya, demokrasiyi işlevsiz kılmaya devam ediyorlar. Örneğin işçi sınıfının içerisinde bulunduğu ekonomik koşullar sebebiyle “kentli elitler” adı verilen eğitimli insanlar hedef gösterildi. Ya da can güvenliğinden yoksun bir biçimde bu varlıklı ülkelerin kıyılarına gelen mülteciler kullanılarak gündem değiştirildi ve iklim krizi her seferinde MAGA gibi, Brexit gibi milliyetçi geçmişin nostaljisine öykünen hareketlerin arkasında saklı kaldı.
Jason Stanley gibi bazı yeni düşünürlerin aksine Latour, söz konusu hareketleri –tıpkı erken dönem 20. yüzyıl faşizmi gibi– yüzeysel olarak niteliyor. Latour’a göre bu hareketler, iklim değişikliğinin inkârına dayanan yeni bir siyasal düzenin temsilinden başka bir şey değil. Varlıklı elitlerin deregülasyon ve hak mahrumiyeti gibi yollarla güvenli yerleşim alanları inşa ettiği, alternatif kaçış rotaları yarattığı bu yeni sistemde süper zenginler, sisteme hizmet eden birer minyondan ibaret. İnşa ettikleri süper yatlar, satın aldıkları takım adamlar, yörüngeye doldurdukları uydular ya da keşfetmeye niyetlendikleri derin denizler. Benliklerine dış dünyada var olma imkânı tanımak yerine boş işlerle uğraşıp zaman dolduruyor, silinmeyi tercih ediyorlar.
Bu esnada varlıklı elitler toplumların algısını manipüle etmeye, demokratik düzene olan inancı sarsarak deregülasyonu kalıcı hale getirmeye ve bu yolla mevcut kaynakların daha da fazlasını kendilerine tabi kılmaya devam ediyorlar. Ama başvurdukları bu yöntemin sürdürülebilir olmadığının farkındalar. Bu yüzden TESCERAL (Transhumanism, Extropianism, Singularitarianism, Cosmism, Rationalism, Effective Altruism, longtermism) gibi mümkün görünmeyen fantezilerin içine çekiliyorlar. Ve bu fantezileri Oxford Üniversitesi’nden Nick Bostrom, Hilary Greaves ve William MacAskill gibi bazı filozoflarca da destekleniyor. Tasavvur ettikleri gelecek şöyle bir şey: İnsanlık, yapay zekânın ve sözde “liberal” soy arıtımının sağladığı olanakla kendisini adeta bir üst insana dönüştürecek ve bu insan-üstü topluluk, erişilebilir evreni kolonileştirip astronomik miktarlarda ‘değer’ üretmek için evrenin bahşetmiş olduğu kaynakları yağmalayacak. Büyük bir kısmı dijital formlardan oluşacak olan bu insan-üstü topluluğun gelecekteki mutluluğuysa günümüzdeki pek çok sorunun görmezden gelinmesi için bahane olarak kullanılıyor. Örneğin Greaves ve MacAskill’e göre insan-üstüne doğru ilerlerken ortaya çıkacak olan kısa vadeli etkiler, eşitliği bozmanın ötesinde kayda değer bir önem taşımazlar. O yüzden öncelikle uzak-geleceğe odaklanmalı ve eylemleri bu bakımdan değerlendirebilmek için ilk etapta, ilk yüz ya da ilk bin yıllık etkileri göz ardı etmeliyiz. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere TESCERAL dünyası, insan varlığının çeşitliliğine pek yer bırakmıyor.
Peki bu varlıklı insanlar iklim krizini ele almak yerine niçin onu inkâr etmeye çalışıyorlar? Filozof Beth Lord, Spinoza’ya atıfla bu insanların kötü/olumsuz duygular tarafından kuşatıldığını belirtiyor. Normal şartlar altında insan kötü olandan kaçınmak ve iyi olana yönelmek için duygularından yardım alır. Bu bakımdan üç temel duygulanımımız bulunur: arzu, neşe ve üzüntü. Arzu, conatus’un dışa vurumdur: bize neşe veren şeylere yönelir, bizi üzen şeylerden kaçınırız. Ve bütün bunlar benliğimizi korumamıza yardım eder. Fakat duygularımız birbiriyle öylesine iç içe, öylesine karmaşıktır ki, bazen hata yapar ve benliğimizi dış dünyada var edebilmek adına aslında bize hiçbir faydası dokunmayan şeyleri arzularız. Prestij, şöhret ve zenginlik arayışı bunlardan sadece bir kaçıdır. Üçü de bizlere kendimizi dış dünyada var etmenin yolları gibi görünür ama aslında bu arayışlar tarafından ele geçirilir ve onların gücünde kendimizi kaybederiz.
Sadece varlıklı elitler değil, hemen hemen herkes aynı yanılgılara kapılabilir. Bu bakımdan etik bilim uzmanı Eugene Chislenko, hepimizin bir anlamda iklim krizi inkârcısı olabileceğimizi öne sürüyor. İklim krizinin eşiğinde olduğumuzu açıkça inkâr etmiyor veya bu yöndeki politikaları körüklemiyor olabiliriz ama tıpkı henüz yakınını kaybetmiş ancak bu durumu hayatına entegre edememiş biri gibi sadece uzaklara bakmakla yetiniyoruz. Bunun sebebi, kısmen de olsa feda etmek zorunda kalacağımız şeyler. Oysa sorunun büyüklüğünü dikkate alırsak bizlerin fedakârlıkları okyanusta bir damladan ibaret. Næss’in yazdığı gibi, “İnsanlar Doğaya duydukları sevgiyi gösterebilmek için kendi menfaatlerinden vazgeçtiklerini hatta kendilerinden fedakârlıkta bulunduklarını fark ettiklerinde bu, muhtemelen uzun vadeli bir koruma için tehlike oluşturacaktır.”
Öyleyse bu kolektif inkâr halinden nasıl kurtulacağız?
Şimdiye kadar benliği dış dünyada var etmenin ne demek olduğunu ve bunun bilgiyle olan bağlantısını gördük. Bilgimizi artırdığımızda gücümüz de artar. Örneğin belli patojenlerin belli hastalıklara sebep olduğunu bilmek aşıların geliştirilmesine sebep olmuş, aşılarsa hastalıkları kontrol altına almamızı sağlamıştır. İklim krizine karşı harekete geçebilmek için de benzer bir yaklaşıma, yani bilgiye ihtiyacımız var. Belki Spinoza’nın yaşamı ve felsefesi bize bir fikir verebilir.
Spinoza kıt kanaat geçinebildiği bir ömür sürdü. Hiçbir zaman mülk edinmedi, kiralık odalarda yaşadı, Heidelberg Üniversitesi’ndeki prestijli profesörlüğü ve kendisini ömrü boyunca varlıklı kılacak olmasına rağmen zengin bir arkadaşının tek varisi olmayı reddetti. Şöhretten ve ilgi odağı olmaktan her zaman kaçındı. Geçimini mercek yontarak sağladı. Maddi zenginliğin ve şöhretin kişiye ilerleme imkânı tanıyacağına, kendi deyimiyle insanı yüce mutluluğa eriştireceğine hiçbir zaman inanmadı. Merceklerle uğraşmak ona kendini var etme yolunda daha fazla imkân sağladı çünkü bu sayede teleskop ve mikroskop kullanan bilim uzmanlarıyla tanıştı ve bilimsel devrimin eşiğindeki bir topluluğun parçası oldu.
Spinoza’ya göre mutluluğa erişmenin yolu dünyevi zenginlikler olmadığı gibi ölüm sonrası da değildi. Oysa Spinoza’nın yaşadığı döneme hâkim olan görüşe göre önceden belirlenmiş ahlaki normlara riayet eder ve bazı zevklerden uzak kalırsanız ölümden sonra mutluluğa erişebilirdiniz. Bu bakımdan Spinoza’nın öngörüsü kendi dönemi için bir hayli radikaldi çünkü ona göre insan ulvi mutluluğa ancak mevcut yaşamda erişebilirdi:
“Ulvi mutluluk, erdemli olduğunuz takdirde kavuşacağınız bir ödül değil, erdemin kendisidir; ve bizler bu mutluluğa şehvetlerimizi dizginlediğimiz için erişmeyiz; aksine ona eriştiğimiz için şehvetlerimizi dizginleriz.”
Spinoza’nın kendini var etmeye ilişkin görüşüyle yüce mutluluk anlayışı birbiriyle bağlantılıdır. Aradaki bağlantıyı anlamak için Spinoza’nın Tanrı’yı doğa olarak gördüğünü anımsayın. Benliğini sadece bedeninde değil ama aynı zamanda dış dünyada var etme, kendimizi tam olarak Tanrı’nın suretleri olarak idrak etmemizi ve dolayısıyla Tanrı’yı sevmemizi gerektirir. Peki böylesi net bir kavrayışa nasıl erişebiliriz? Alex X. Douglas, The Philosophy of Hope isimli kitabında meseleye yeni bir yorum getiriyor. Douglas’ın Spinoza yorumuna göre bu ulvi mutluluk hali aslında bir tür ruhani dinginlik ve akli teslimiyettir. Böylesi bir temsiliyetse Tanrı’ya veya doğaya duyulan sevgiden doğar. Spinoza, bilginin bizi güçlendireceğini dolayısıyla bilgi vasıtasıyla kendimizi daha iyi koruyabileceğimizi söyler. Duygularımız bizi yanlış yönlendirdiğindeyse kendi mevcudiyetimizi koruyamaz hale geliriz çünkü zihnimiz, benliğin asli ihtiyaçlarından uzaklaşarak prestij, şöhret ya da zenginlik gibi arayışları tatmin etmek için harici yüklere hizmet eder. Oysa erişmeyi umabileceğimiz en üstün bilgi, bir bütün olarak Evrenin bilgisidir. Bu bilgi aynı zamanda benliğin de bilgisidir çünkü her birimiz Tanrı’nın bir ifadesi, bir suretiyiz. Douglas bunun, yapboz parçaları misali Tanrı’nın parçaları olduğumuz anlamına gelmediğini söyler. Aksine her bir tekillik – bir uğur böceği, bir dağ, bir gül ya da bir bulut – bütünün, kendine özgü bir tezahürüdür.
Gördüğümüz gibi Spinoza, gelişmenin veya yüce mutluluğun erdemin ödülü değil, kendisi olduğunu söyler. Bir kez olsun buna eriştiğimiz zaman artık şehvetlerimizi dizginlememiz gerekmez çünkü doğanın geri kalanıyla bu bilişsel birliğe eriştiğimizde eskiden yaşamımıza yön veren haz ve arzular kendiliğinden yok olur. Kişinin bütün ihtiraslarını dizginlemesiyle ilgili bütün bu konuşmalar kulağa ahlakçı ya da eski moda gelebilir ama Spinoza’nın ne denli önemli bir noktaya değindiğini birkaç basit örnek üzerinden anlayabiliriz. Mesela son zamanlarda iyice yaygınlaşan şu Son Şans Turizmi. İklim krizinin ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine iklim krizi yüzünden yakında yok olacak yerleri ziyaret etmeye çalışmak ya da denizlerdeki kirlilikle meşgul olmak yerine sırf eğlence olsun diye derin deniz araştırmalarıyla vakit kaybetmek nihayetinde sadece size zarar verir.
Fakat kendimizi bir kez olsun ekolojik benlikler olarak algılar ve geniş ve kırılgan bir ekosistemin parçası olduğunu kavrarsak vazgeçtiğimiz şeyler bizim için bir kısıtlama olmaktan çıkıp benliğimizi koruma yolunda attığımız bir adım haline gelecektir. Spinoza’nın, Tanrı, İnsan ve İnsan Esenliği Üstüne’de açıkladığı gibi, “Bizi yönlendirenin duygularımız değil, aklımız olmasını tercih ediyoruz çünkü bedensel hazların, ihtirasların ve dünyevi şeylerin peşinde koşmanın bizi kurtuluşa değil ama yıkıma yönlendirdiğini fark ettik.” Böyle bir farkındalığa rağmen ekolojik benliklerimizin zenginliğini görmezden gelmekte ısrarcıyız. Pek çoğumuz, gezegenin yıkımına katkıda bulunmayan basit zevklerin varlığından bile bihaber. Bilsek bile bu basit zevklerin bizlere tatmin sağlayacağı fikrine pek itibar etmiyoruz. Bunun yerine sürekli altyapı ağırlıklı, pahalı şeylerin bizi mutlu edeceğine inanıyor, mutluluğun her zaman bir sonraki köşede bizi bekliyor olduğunu düşünüyoruz.
Prestij, zenginlik ya da şöhret gibi bize mutluluk getireceğine inandığımız ama aslında bizi zayıf düşüren şeylerin peşinden koşmamızın sebebiyle bu şeylerin bizi esir almış olması. Hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin peşinden koşarak kendimize yük bindiriyor, kendimizi hareketsiz kılıyoruz. Spinoza’nın bakış açısından görmeyi denememiz gerek. Çünkü ona göre eylem ortaya koyan bir neşe aynı zamanda kişinin kendisini ve dünyayla olan ilişkisini anlamaya yönelik düşünsel bir kavrayıştır. Shamayim Harris’in çalışması bunun bir örneği. Harris, iki yaşındaki oğlu Jakobi Ra faili meçhul bir trafik kazasında öldüğünde, “kederi zafere, acıyı güce dönüştürmeye ihtiyacım vardı,” dedi ve çareyi, Detroit civarındaki yıkılmaya yüz tutmuş ufak bir alanı yaşayan bir mekâna dönüştürmekte buldu. Satın aldığı evlerin maliyeti sadece birkaç bin dolardı. Böylece kendine ait bir kütüphanesi, güneş enerjisi, STEM laboratuvarları, müzik stüdyosu ve organik sebze bahçeleri olan ekoloji dostu Avalon Village ortaya çıktı. Harris aslında Næssçi bir anlayışla hem kendisi hem de ötekiler için bir yuva yaratmış oldu. Çünkü bu tür kendini idare eden, yürüyüş mesafesindeki çocuk-dostu topluluklar, kendi benliğini dış dünyada var edebilme adına herkese bir alan açar. Ve Næss’in ekolojik felsefesi özünde evle, ama kendini gerçekleştirmenin bir norm olduğu, çevresel ve ekolojik anlamın ağır bastığı daha kapsamlı bir ev anlayışıyla ilgilidir.
O yüzden kendini dış dünyada var etmek olarak özetlediğimiz benlik algısının kendine özgü, apayrı bir güzelliği vardır. Rasyonel ve bilgece hareket edersek yeni bir vatandaşlık anlayışı oluşturabilir, doğada var olmanın yok etmek anlamına gelmediğini bilen yeni bir medeniyet kurabiliriz. Böylesi bir varoluş biçimi harekete geçme dürtümüzü artıracağı gibi kendimizi dış dünyada var etmek, kendi benliğimizi görünür kılma dürtümüze de yanıt verir.
Zira bu “olma” durumunun önceden belirlenmiş tek bir yöntemi yoktur. Hatta TESCERAL evreninde olduğu gibi insan ırkının evrimleşip ulaşması gereken tek bir ideal de yoktur. Doğa nihai bir teleolojiyle işlemez. Önemliyiz; fakat bunun sebebi gelecekte dönüşeceğimiz şey değil, şu an olduğumuz şey. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, dağların ve nehirlerin kendi kimliklerini koruyarak bir arada yaşayabildiği bir dünya tasavvur edebiliriz. Nitekim düşünce ve ifade çeşitliliği de ancak böyle bir dünyada mümkün olabilir.
Sonuç itibariyle; iklim krizinden en az zararla kurtulabilmek için her şeyden önce kendimiz hakkındaki düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerek. Bizler bedenle sınırlanmış egolar değil, yeryüzüyle bağlantı halindeki ekolojik benlikleriz. Næss, Spinoza ve Lorde, yaşamın doğası gereği acılarla dolu olduğu önermesinden yola çıkmaz. Aksine, onların algıladığı biçimiyle kendini var edebilmek demek, yaşamdan keyif almak demektir ve bunu bir kez olsun başardığımızda eriştiğimiz mutluluk yaşamımızı kolaylaştırır. Ama kolektif inkârcılık bunu bizim için her geçen gün daha erişilmez kılıyor. O yüzden bir an evvel perspektifimizi değiştirmemiz ve mevcudiyetimizi sürdürmemiz için boş yanılgılara değil, doğanın geri kalanıyla uyum içinde gelişebilecek kapsamlı bir benliğe ihtiyacımız olduğunu anlamamız gerekiyor. Tıpkı Spinoza’nın Etika’da belirttiği gibi:
“Mutlak mutluluğa bu yolla erişmek sizlere şu an çok çetin görünebilir ama her zaman bir yol bulunur. Ve elbette böylesi nadir bulunduğu için de çetin olması gerekir. Hem eğer ki, kurtuluş elimizin altında olsaydı ve ona zahmetsizce ulaşabilseydik, hemen herkes tarafından böylesine ihmal edilmesi mümkün olabilir miydi? Ancak mükemmel olan şeyler nadir oldukları ölçüde çetindirler.”
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Helen De Cruz’un “Why Seek Self-Realization” isimli yazısından kısaltılarak çevrilmiş olup bazı kısımların çevirisinde yazarın “Religious Disagreement” isimli kitabından faydalanılmıştır.






