Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Ekim 2017

Öykü

İrem Yenigün • Adam

İrem Yenigün

Paylaş

23

0


Gece karanlıktı. Ellerini cebine soktu. Göğe baktı, bulutların arasına serpiştirilmiş bir avuç yıldız gördü. Avuçlarında yıldızları düşününce gülümsedi. İki saattir yürüyordu. Saat kullanmazdı. Zamanı öğrenmenin gereksizliğine inanan bir avuç insandan birisiydi. Avuçlarında insanları düşünseydi, gülümserdi. Mahallesine geldiğini yokuşun başındaki yaşlı teyzenin balkonunda asılı çamaşırlarından anlardı. Tek başına yaşamasına rağmen her gün çamaşır asıyor olması ilginçti. Titiz birisi değildi, evinin önünden geçerken iğrenç bir koku duyulurdu. Gülüşüne sinmiş hüzünlerin kokusu, salamura edilmiş acıların kokusu. Elleri belinde, soluklanmak için yaşlı teyzenin evinin önünde durdu. Mahallenin bekçisi –bu devirde mahalle bekçisi mi olur– yanına yaklaştı. – Hayırdır? – Yorgunum, hadi iyi geceler. – Fark ettim, ha bu arada söylesene fark etmek ayrı mı yazılır, bitişik mi? – Ayrı. – Hadi iyi geceler. “Şu bekçi, ne tuhaf adam.” Avuçlarına baktı ve gülümsedi. Sabah uyandığında, gece kıyafetlerini çıkarmadan yattığını gördü. Umurunda değildi, üstünü giymeyeceği için sevinebilirdi, sevindi. Yüzündeki su damlaları kurumadan sabah kahvesini hazırlamak için mutfağa gitti. Her sabah aç karnına içmese, ödevini yapmamış bir öğrenci kadar rahatsız hissederdi kendini. Tuhaf ama açlığını hissetmezdi. Aç olabileceğini düşündüğü için yemek yerdi. Bu sabah da öyle yapacaktı ama önce balkona çıkıp yeni uyanmış, gözleri çapaklı insanları bekleyen şehri izlemeliydi. Kahvesini aldı, annesinden kalma sarı sandalyeye oturdu. Yüksekçe bir yerde, bir apartmanın en son katında yaşıyordu. Evi çok güzel sayılmazdı, alt komşunun bir şeyler söylemek için geldiğinde evin içine bakışından anlardı. Çamaşır suyu kokmayan evler o kadın için berbattı ya da onun gibi bir şey. Evini beğenirdi o. Ufak tefek bir sürü eşyanın dağınıklığından duyduğu hazzı kimse anlayamazdı, özellikle evi çamaşır suyu kokan alt komşu. “Ne kadar kasvetli, böyle sabahlara dayanamayan insanlar ölüyor olmalı. Mutlu insanlar böyle bir sabaha uyanmak istemez; havada uçuşan kirli beyaz kuşların, çirkin sesli kargaların, gece uyumamış sokak kedilerinin olduğu bir sabaha. Ne acı, böyle güzel bir havaya bakıp günün kötü geçeceğini düşünmeleri.” Kalemi bıraktı. Kasvetli her günün sabahında aklına gelen şeyleri anlatacak kimse bulamadığı için yazdığı bir kâğıdı daha uçak yapıp balkondan attı. Bekçi ortalığa çıkmadan mahalleden uzaklaşmak istiyordu. Ceketini aldı, koşar adım merdivenlerden indi. İşte karşısında, alt komşusuna –her gün olduğu gibi– gar sabunu satmaya giden adam, bu işin içinde bir bit yeniği yok muydu? Gülümsedi, belki de evi çamaşır suyu yüzünden değil, bu gar sabunları yüzünden öyle kokuyordu. Alt komşusunun kocasından başka bütün mahalleli bunun cevabını biliyordu. “Tüh, geç kaldık.” – Nereye böyle? – Öyle dolaşacaktım biraz. Her sabah aynı muhabbetin dönmesinden sıkılmıştı. Her gün hep aynı cümleyi aynı köşede kuruyordu. Her gün bekçiyle karşılaşmamak için acele ediyordu ama her defasında kaçamıyordu bundan. Ellerini cebine soktu. Kaybolmaktan korkuyordu ama yorulmadan, sıkılmadan yürürdü. Bu şehir insanı kanser eder, dedi. Bu şehirde doğup bu şehirde büyümek. Bu şehrin denize kıyısı olsa belki daha çekilir olurdu. İnsanları birbirini sevmeseydi, kahveleri boş olsaydı, arabaları yollarda değil garajlarda dursaydı, daha çekilir bir yer olurdu, dedi. Kendi düşüncelerine kurşun sıkıp dağıtan o “arkadaş” selamı... İnsanlara rastlamayı sevmezdi. Derin düşüncelerine dalmışken bir araba çığlığıyla irkilmeyi sevmezdi. Ne zaman bir ara sokağa girse, Ay’a ayak basmış bir adamdan daha mutlu ve heyecanlı olduğunu düşünürdü. Orada arabalar olmazdı, orada çocuklar olurdu. Top oynarlardı, bilye oynarlardı. Orada kocasıyla her gün kavga eden kadınlar, eski boyalı ve tek katlı evler olurdu. Orada parasız da mutlu bir aşk yaşayabileceğini düşünen, saçlarına her gün bir kutu jöle boşaltmış on sekiz yaş üstü delikanlılar olurdu. Evde kalmamak için cilve yapmayı öğrenmiş, saçlarını sarıya boyatıp kaşlarını siyah bırakacak zekâda genç ve çirkin kızlar olurdu. O ara sokakların köşesinde bir mahalle bakkalı sinek avlardı. Ara sokaklarda dilenciler olmazdı, şehrin hüzünleri olmazdı, kedileri daha kabadayı, kokuları daha güzel olurdu. Ara sokakların bekçileri de olmazdı. Orayı sokağın başında bekleyen, ellerinde siyah bir tespih ve –küçük geldiğinden midir bilmem– asla giymedikleri siyah kabanlarıyla mafya olmaya paraları yetmeyen gençler korurdu. Ama her akşam evin babası geldiğinde sofrada yemek olur, birlikte yarım saatliğine de olsa çok mutlu anlar yaşanırdı. Ara sokaklarda insanlar her şeye rağmen mutlu olmayı bilirdi. İşte bu yüzden bir ara sokağa girmek gerçekten bir kuyudan aydınlığa çıkmak gibiydi. Bugün o kuyudan çıkmak istemiyordu. İnsanların arasında onları inceleyerek yavaş adımlarla yürümeye devam etti. Kalabalık, dedi. İşlerine şeytanı karıştıracak kadar aceleci insanlar, onlardan nefret ediyorum. Elimden gelse hepsini denize döker, üstlerine köpekbalıkları salardım. Yüzlerine baktığımda hep aynı ifadeyle karşılaşıyorum. Kimse fark etmiyor mu bunu? Kimse neden bu gürültüye sinirlenip kaşlarını çatmıyor? Acıyorum kendime, acıyorum insanlara. Acıyordu gerçekten, en çok kendine acıyordu. Ben, diyordu, ölen bir yüzyılın içinde doğup hâlâ yaşamaya devam eden bir aptalım. Bir yer kaldı. Gezip görmediğim, oraya uğramış kuşların sesini duymadığım, çocuklarını bir topun peşinde koşarken izlemediğim... bir yer kaldı. Ayak izlerimi dökmediğim bir yer... Evlerin olmadığı, boş tarlaların ve çöplerin yığıldığı bir yere gelmişti. Bahsettiği yerdi burası. Ne kuş vardı, ne çocuk. Sadece fare vardı, ölmüş bir fare. Ne zaman bir fare ölüsü görse, şehre vebanın musallat olacağını düşünürdü. Oysa vebadan daha kötü şeyler oluyordu bu şehirde. Hiçbir yer yoktu gidecek, görülmemiş son toprak parçasını da görmüştü. Ayak izlerini bütün şehre dökmüş, dökülecek sadece gözyaşları kalmıştı. Artık gitme vakti, dedi. Onlarca insanın –gerçekte kaç tanesi insandı dersiniz– yüzünü gördüm. Onlarca kilometre –sahi bu şehir kaç kilo çeker– yürüdüm. Onlarca uçağı –acaba kaçını merak edip açmışlardı– balkondan attım. Onlarca kez avucumda bir şeyler –onlarca az oldu bence– düşünüp gülümsedim. Onlarca kadına âşık olmuş, onlarca kadına acımıştım. Onlarca çocuğun topuna vurmuş, onlarca ara sokakta evimden rahat hissetmiştim. Onlarca, onlarca, onlarca... Eve kadar hiçbir şey düşünmedi. Sadece yürüdü. Gördüğü her şey ona fazla geliyordu. Başını eğdi. Gözlerini kapadı. Yıllarını harcadığı bu yolun her şeyini biliyordu zaten. Sövdü ve bedenini asfaltın beynine işleyen sıcağında sürüklemeye devam etti. Niçin bir şey düşünmediğine anlam veremiyordu. Belki de o kadar çok şey düşünürken ne düşündüğünü idrak edememiş ve hiçbir şey düşünmediğine karar vermişti. Bir şeyler düşünmeliydi. Kendinden daha fazla tanıdığı bu şehrin gri yollarında, bu beynini terine karıştırıp akıtacak asfalta inat, bir şeyler düşünmeliydi. Ve aynı anda burnuna çalınan o iğrenç koku. Başını kaldırdı, kendini yaşlı teyzenin evinin önünde buldu. Balkonda yine aynı çamaşırların asılı olduğunu fark etti. Aslında o kadar çamaşırı olmadığını ve her gün aynı çamaşırları tekrar tekrar yıkadığını düşündü, iğrenç kokunun nedeni şimdi anlaşılıyordu. “Şu yaşlı teyze ne tuhaf kadın.” Sonra boş verip evine doğru yürüdü. Düşünecek daha önemli şeyleri varken zamanını burada harcayamazdı. Ve daha bekçiye bir başka söz öbeğinin de ayrı yazıldığını söyleyecekti. Her gün bekçiyle karşılaştığı yere geldi. Bekçi yoktu. Aslında bu kadar şikâyetine bakılırsa mutlu olması beklenirdi. Oysa tersine, bir boşluk duydu, eve geldiğinde hâlâ bekçiyi düşünüyordu. Acıkmıştı. Öğlen sırf acıdığı için öbürlerinin tersine simitleri iki katı fiyata satan çocuktan aldığı simitle duruyordu. Bir şeyler hazırladı. Artık hava kararmaya, şehri karanlıktan kurtaran ışıklar yanmaya başlamıştı. Yeşil apartmanın her dairesinin ışığı yanıyor, gözlerini alıyordu. Eski, ışıkları sarı, herhangi bir yer sarsıntısında ilk yıkılacak yeşil bir apartman. İlk yapıldığında yeni gelin gibi davranılmıştır kesin. Şehrin en yüksek noktası bile olmuştur. İçinde, şehrin en önde gelmese de hatırı sayılır aileleri yaşamıştır. Artık ondan daha iyileri yapılmaya başladığında, gözyaşları yerine boyalarını dökmüştür. İnsanlar içinden tek tek taşınmış, tek bir hatıra bile bırakmadan kaybolmuşlardır. Hiç kimse için hiçbir şey ifade etmese de şehre karşı duruşundan ne çektiği anlaşılır. Bazen böyle bir apartman olmak istemezsin. Galiba bazen hiçbir şey olmak istemezsin. Yeni binalar yükseliyordu şehirde. Baktığı her yerde bir beton yığını daha şehrin kalabalığına karışmak için hazırlanıyordu. Çok kalabalık bir yer sayılmazdı ama yeni yuvalar demek yeni insanlar demekti. Yeni aileler, yeni çocuklar, yeni ışıklar demekti. Şehrin sessizliğine gölge düşüren her insan bu şehirden kaçma isteğinin tozunu alıyordu. İnsanlar, diyordu, güzel şehirlerin her anlamda içine ediyorlar. Odasına geldi. Uykusu yoktu ama bu kadar sıkıcı bir günün geri kalanını uykuda geçirmek yapılacak en mantıklı şeydi. Yatağa girdi, aynı anda aklına bekçi geldi. Hâlâ merak ediyordu neden karşılaşmadığını. Başına bir şey mi gelmişti? Adını bilmiyordu ama iyi birisine benziyordu. Ses tonu etkileyiciydi. Bir bekçi olmasa bir çizgi film karakterini seslendirir, çocukların akıllarına kazınırdı. Belki bir dizi ya da film kahramanını. Peki yaşlı teyze? Aylardır hep aynı çamaşırlar asılıydı ama bunu bugün fark etmişti. Bu gerçekten saçmaydı, anlamsızdı. Kaşlarını kaldırdı, insanlar tuhaftı. Özellikle yaşlı ve bekçi olanlar... Uykusunun bilmem kaçıncı evresinde uyandı. Baş ağrıları yüzünden uyandığı çok olmuştu. Bundan şikâyetçi değildi, balkona çıkıp herkes uykudayken şehrini izlemeyi severdi. Yine öyle bir gece geçirecekti. Balkona gitti, annesinden kalma sarı sandalyesine oturdu. Ellerini koyacağı en makul yer olarak yine masayı buldu. Bundan pek hoşlanmazdı. Nedeni yoktu, bulma gereği de duymamıştı. Lambalar sokakların siyahına sarı düşürüyor, neredeyse hiçbir evin ışığı yanmıyordu. Uyumamış birkaç köpeğin gürültüsü çalınıyordu kulağına. Yapayalnızdı. Kimse niçin uyumuyorsun diye soramıyor, üşüyeceksin, içeri gel, diyemiyordu. Düşününce ürperdi birden, sonra geçti. Bundan hoşlanıyordu. Nedeni yoktu, bulma gereği de duymamıştı. Kimseyi peşinden sürükleyemezdi. Sevdiği kadınlar ona katlanamamış ve hiçbir şey söylemeden gitmişlerdi. Üzülmüştü, çoğu kez. Ama özlememişti. Gerçekten seven birinin her ne olursa olsun yanında kalacağına inanıyordu. Artık onu kimsenin sevmeyeceğini kabullenmişti. Yaşlı biri değildi ama artık bir aşkı kaldırabilecek kadar deli de akmıyordu kanı. Hiçbir kadını bunun için suçlayamazdı. Nedeni kendisi olmasa, vicdanı rahat da olabilirdi. Şimdi bu düşünceleri bir kenara bırakıp sakince yıldızları izlemeliydi. Emin olabilirsiniz, bu, dünyadaki çoğu şeyden daha huzur vericiydi. Yıldızlar güzeldir, eğer bir yıldızınız varsa daha da güzeldir. Tanrı insanlara armağanını hep başlarının üstünde vermiş, mavi bir gökyüzü ve sonsuz sayıda parlak yıldızlarla. Böyle geceler hep deniz kokardı. Ciğerlerinize derin bir nefes çekerseniz ne demek istediğimi anlardınız. Sadece durup öylece şehri izlemek, gözüne takılan her ışığın sönüşüne tanık olmak, güneşin hafiften yaklaştığını görmek, işte sırf bunlar için uyunmazdı. Günün en karanlık vakitleriydi bunlar. Az sonra güneş bütün görkemiyle sabahı şehrin koynuna sokacaktı. Kalktı, balkonun demirlerine tutunup aşağı baktı. Umduğunu bulamamış gibi yeniden sandalyesine oturdu. Gecenin ölüsünü eriten güneşi izleyecekti. Yavaş yavaş ışığı gören insanlar kıpırdamaya başlamıştı. Uyku öbür yarımküreye akmaya hazırlanıyordu. Yeniden eğildi balkondan aşağı, yine umduğunu bulamamıştı, oturdu yerine. Suratına yerleşen o umutsuzluk. Yaşlı teyzenin hâlâ çamaşır asmıyor, bekçinin de sokağa çıkmıyor oluşundandı. Merak etmişti. Ama gidip sormayacaktı. Bugün içinden gezmek falan da gelmiyordu. Evde öylece oturacak, günün bitmesini bekleyecekti. İçindeki huzursuzluk her an artıyor, çok sevdiği evinde her şey gözüne batmaya başlıyordu. Bir şey var, diyordu, gitsem düzelecek sanki her şey. Bir yatıyor bir kalkıyor, elleri cebinde evi tavaf ediyordu. Yine gitti balkona, hâlâ bir iz yoktu. Bir şeyler ters gidiyordu. İçindeki sıkıntıdan bile anlardı bunu. Öylece evde duramazdı, bir iç sıkıntısı insanı yer bitirirdi. İzin veremezdi. İki dakika sürmedi kendini sokakta buldu. Sezdirmeden yavaş yavaş yürüyor, hava alıyor duygusu yaratmak istiyordu. Dudaklarında bir ıslık, yaşlı teyzenin evinin önüne doğru yürümeye başladı. O iğrenç koku artık gelmiyordu. Balkona baktı, ne yaşlı teyze ne çamaşırları vardı. Kapıları kapalı, perdeleri çekilmişti. Evde kimsenin olmadığı belliydi. Bekçi olsa dayanamaz, sorardı ama o da yoktu ortalıkta. Apartmanın kapısına gelene kadar yavaş yavaş yürümüş, kapıya varınca koşar adım çıkmaya başlamıştı. Teyzeyi düşünüyor, kendini bir an önce evine atmak istiyordu. – Önüne baksana oğlum! – Köşedeki yaşlı teyze nereye gitmiş? – O öldü dün. Memlekete götürdü oğlu. Bekçi şu, bilirsin. Kalp krizi dediler ama akli dengeleri pek yoktu zaten. Oğlu bekçi gibi dolaşırdı. Kocası öldükten sonra oldu, diyorlar, çok bağlıymışlar birbirlerine. Daha fazla dinleyemedi alt komşusunu. “Ölmüş ha, üstelik bekçi de oğluymuş.” Eve girdi, kendini yatağa attı. Saatlerce kıpırdamadan uyudu. Kalktığında işten eve dönme vakti geliyordu. Artık kendisini buraya bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Ölüm ne kadar basitti, bugün var yarın yoktuk. Aldığımız her nefeste ölüme biraz daha yaklaşıyor, ölümü unutuyorduk. Hepimiz ölecektik. Ve ne zaman öleceğimizi bilmiyorduk. Belki şu an, belki çok sonra. Ne fark eder? Ölüm gelecek ve yakamıza yapıştığında hepimiz ona teslim olacaktık. Kimse bunu değiştiremezdi. Bunlar çok ciddi konulardı, bunları düşünmeye bile gelemiyordu. Elini yüzünü yıkadı. Yüzü asıktı. Gerçekten üzgündü. Ölüm, kimin başına gelirse gelsin kötüydü. Yarın sabah erkenden buradan gidecekti. Nereye gideceğini bilmiyordu. Bu önemli değildi. Uğradığı her şehre biraz hüzün bırakıp gidiyordu. Daha önce bir kadını, bir kediyi bırakmıştı arkasında ama daha önce ölüm bırakmamıştı. Eşyalarını toplamaya başladı. Bir sırt çantasına sığan ne varsa aldı. Gerisi kalabilirdi, önemli olsalardı çantaya sığarlardı. Yapacak şey yoktu. Saatlerdir bir şey yememişti, saatlerce de yememeyi planlıyordu. Uyumalıydı. Zamanın başka türlü geçeceğine inancını yitirmişti. Döndü durdu yatağında, dayanamadı kalktı. Üstünü değiştirdi ve gecenin kör vakti yola koyuldu. Aşağı indiğinde kimse yoktu. Sokak lambaları bile yanmıyor, öylece duruyorlardı. Ölüm kokuyordu. Ölüm hâlâ buralarda varlığını hissettiriyordu. Birkaç güne kalmaz giderdi. Mahalle yine eski kokusuna dönerdi. Köşede durdu ve son kez yaşlı kadının evine baktı. Bekçiyi ve annesini düşündü. Onları artık avuçlarında saklayacaktı. Ölümü artık avuçlarında saklayacak ve o gelene kadar avuçlarını açıp gülümseyecekti. Artık avuçlarında hep ölümü düşünecekti. Mahalleden iyice uzaklaştı ve arkasına döndü. Derin bir nefes alıp avuçlarına baktı. Gülümsedi, sonra gitti.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hırvatistan, dünyanın ilk ücretsiz oku..Metin Rudar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğur Ugan

17 Nisan 2026

Dinçer Güçyeter: "İnsan, geçmişinden n..

Misafir işçi olarak Almanya’ya giden anne-babasının sessiz kalmış hikâyesini, üç kuşağa yayılan bir göç anlatısı olarak romana dönüştüren Dinçer Güçyeter ile Türkçe çevirisiyle “yuvaya” dönen “Almanya Masalımız..

Devamı..

Emperyalist Savaşlara Kitlesel Direniş..

M. A. Karlin

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024