İngilizce konuşma yeteneklerimi geliştirmek için gittiğim kafeye her zamanki gibi, dersin başlama saatinden çok önce varmıştım. Bir önceki ders saatinin öğrencileri yukarıda çalışırlarken ben de aşağıdaki yeme-içme kısmında bir şeyler atıştırmak ve çay içerek kitabımı okumak için debeleniyordum. Evet debeleniyordum, çünkü kafam derslerde konuşulanlara kayıyordu. Çok seviyordum farklı bir dilde konuşmayı. Bilmece çözmek gibi geliyordu bana.
Kafenin sahibi ve bu konuşma seanslarının düzenleyicisi Mustafa ve asistanı Emir ile de çok samimi olmuştum. Emir, Mustafa’nın sağ kolu olan sevimli bir üniversite öğrencisiydi. Dünyayı gezme hayalleri vardı. Bir keresinde annemle çok sıkıntı yaşadığım bir dönemde Mustafa’nın yanında hüngür hüngür ağlamıştım. Öyle yakındık birbirimize.
Ben böyle kitabımı okumaya çalışırken Emir bir banka işi için dışarı çıktı. Mustafa’nın da işleri varmış. Benden kısa bir süre için, gelen olursa ilgilenmemi rica etti. Zevkle kabul ettim. Zor bir şey değildi. Herkesin birbiriyle çok samimi olduğu bu kafede çay isteyene, “Bak çaydanlık orada,” demem yeterli olurdu!
Mustafa gittikten sonra kitabıma yoğunlaşmaya çalıştım. Yine de aklım derse kayıyordu. Bazı konuşulanlara katılmamak için kendimi zor tutuyordum.
Yalnız kalalı on-on beş dakika olmuştu ki kapı açıldı ve içeriye sarı, dalgalı saçlarını savurarak Adonis girdi. Onu görür görmez tanıdım. Muhteşem parlak saçlar, kaslı ve şekilli bir vücut, uzun boy ve tabii ki beni benden alan gülümsemesi… Kaç defa ziyaret etmiştim kendisini muhtelif arkeoloji müzelerinde. Bilmez miydim, oydu!
“Mustapha,” dedi bana.
Ne şanssız kadınım ya! İnsan hayatında kaç kez Adonis’le karşılaşabilir? Ya da kaç kadın bu şerefe nail olur? İşte ben karşılaştım ama Adonis bana ‘Mustapha,’ falan diyor. Benim Mustafa’ya benzer bir halim mi var? Ah anneciğim haklı mıydı, “Öyle elini kolunu kabadayı gibi sallaya sallaya yürüme,” derken? Hem Adonis’im benim müzeden kaçmış belli; her an gelip yakalarlar! Afrodit de Persephone de arkasından kendilerini yollara vurmuşlardır çoktan. Hatta belki yine kavga ediyorlardır; hangisinden bıktı da kaçtı diye… Afrodit yine güzelliğini kaybetmeye başlamıştır. Zeus’un müdahalesi gecikmeyecek! Allahtan Adonis üzerine bir şeyler geçirmeyi akıl etmiş. Yoksa bizim ahlakçı ölümlüler de orasını burasını keserlerdi tüm müze ahalisine yaptıkları gibi! Ah Adonis ne yaptın!
Ben bunları düşünürken Yunan mitolojik kahramanı bana umutsuzca, ‘Mustapha,’ demeye devam etmekteydi. İlk şoku atlatınca konuyu kişisel almamam gerektiğini, beni Mustafa’ya benzetmediğini, sadece Mustafa’yla konuşmak istediğini anladım. Perfect İngilizcemle “Mustafa şu an burada değil. Siz oturun bekleyin,” dedim. Gayet seviyeliydim. Öyle avamlar gibi, Siz osunuz değil mi, bir imza vermeniz mümkün mü? falan demedim. Hatta fotoğraf çekinmeyi(!), teklif dahi edilemeyecekler listeme koydum. Benim yerime başka birisi olsa çoktan selfiler arka arkaya çekilir, instagrama konulur, ‘Adonis ve Ben’ web sayfası ile ‘Yakın Arkadaşım Sevgili Adonis’ blogları açılır; hatta aşk dedikodularına ‘Adonis Bey ile seviyeli bir ilişkimiz var’ şeklinde, insanlarda ilişki seviye tespit sınavı yapma arzuları uyandıran, kalıplaşmış bir cevap verilirdi.
Adonis kapının yanındaki basamağın hemen üstünde eğreti duran sandalyeye oturdu. Korktum tabii, koskoca Adonis! Tanrı misafiri, ya düşüp bir yerini kırarsa? Hemen bir refleksle ve yine mükemmel İngilizcemi konuşturaraktan; “Be careful, this chair flies,” dedim. (Böylece dikkat et, bu sandalye uçar şeklinde akla zarar bir laf etmiş oldum) Haklı olarak manasız bir bakış savurdu. “Düşersin yani, basamak var,” dedim. “Oh,” dedi, güldü! Bizim memlekette sandalye düşmesini ifade eden fiil uçmaktır diyebilirdim ama güzel Türkçemiz, milli menfaatlerimiz, vatanın selameti, uluslararası itibarımız gibi etkenleri hesap ederek daha ileri gitmedim!
Ben böyle, “Yani tabii bizler sizin gibi değerli insanların zarar görmesini istemeyecek, asil bir milletiz, o yüzden birden heyecanla uçmak dedim," filan fıstık şeklindeki komik cümlelerle hem kendi imajımı hem vatanı kurtarmaya çalışırken, Adonis konuşmaya başladı. Pek de konuşkandı maşallah! Tabii adamı yıllarca tutmuşlar bordo badanalı müzelerde cam vitrinlerin içinde, ne biriktirdiyse dökmeye başladı. “What is your name?” dedi. “Derin,” dedim. “My name is Cameron,” dedi. Yok, yanlışın var senin adın o değil, diyecektim ama ukalalık yapmak istemedim. Hem belki müzeden kaçtığını anlamamı istemiyordu. Cameron ha? O da olur! Cameron olur, Kamran olur. Hatta ben de Feride olurum. Çalıkuşu gibi ağaçlara tırmanırız birlikte. O “Şişt küçük hanım,” diyerek beni yanına çağırıp Kamran’ın yediği haltları anlatan çarşaflı kadın hiç girmez hayatımıza. Happily ever after gül gibi geçinip gideriz. Öyle olsun Adonis Kamran Efendi!
Adonis Kamran’la on beş-yirmi dakika konuştuk. Hatta bir ara bahçeye çıkıp sigara içtik. Yeni Dünya kıtaları bulununca Avustralya’ya gitmiş. Zaten Yunanistan artık ona dar geliyormuş. İngilizceyi hemen çözmüş. Zaten birçok kavram tanıdıkmış. Dünyayı geziyormuş. Bir süre Türkiye’de kalacakmış. Türkler çok iyiymiş.
Adonis Kamran konuşmalarıyla da beni çok etkilemişti. Yüzümde tam olarak on sekiz yaşıma girdiğimde çektirdiğim vesikalık fotoğraftaki baygın sırıtışla, kafamı bir yana eğmiş onun ağzından çıkanları hayranlıkla dinliyordum. Ben öyle kendimden geçmişim bir ara ki bir cümle ile irkildim. “Seni çok iyi anlıyorum Derin. Benim kız arkadaşım da Kolombiyalı, o da aynı sıkıntıları paylaşıyor.”
Ney? Kız arkadaş? Çok güzel! Tamam, kafamda zaten Afrodit beni görse kıtır kıtır doğrar fikri dönüp duruyordu. Ama, Tutkusu bitti herhalde, serbest bıraktı Adonis’i diye kandırmıştım kendimi. Belli ki adam bayağıdır dışarıda, çok istese gelir bulurdu, demiştim! Belki de Persephone ile ikisi birbirlerini vurmuşlardır, diye düşünüp rahatlamıştım! Kolombiyalı ha? Zamane Afroditlerinin de nereden çıkacağı belli olmuyor! Türk rakiplerimin hepsini alt ederdim ben zaten, kendime Güney Amerika ölçülerinde kalçaları olan yeni bir rakip arıyordum; bak iyi oldu bu! Bir de kibarcık kibarcık, "A kız arkadaşın da seninle Türkiye’ye geldi mi? Ne güzel,” demeyeyim mi? Sevgili süperegom beni hiç yarı yolda bırakmadı. Darısı egomun başına! Evet, yine gururlu kadın oldum ben. “He, sevgilin mi var? Bana ne ki? Genç adamsın tabii olacak,” umursamazlıkları falan. Allahtan bizim Adonis Kamran genç de, bu numaraları yedi. Ya da çok olgun bir Yunan şahsiyeti olduğundan yemiş gibi gösterme inceliğinde bulundu! Sonra zaten Mustafa geldi. Benim de dersim başladı.
Ölümlülerin en güzeli Adonis; çağdaş adıyla da genç kızlığımın nahif aşk kahramanı Kamran’ı andıran Cameron, hayatıma hızla girip rüzgâr gibi geçmişti işte. Yine de sevinmeliydim belki de; onu hiç göremeyenler de vardı. Bu bir varmış bir yokmuş aşkın yasını zamanında, doya doya yaşarsam, bu travmayı da az zararla atlatabilir, beta erkekleriyle geçecek uzun ömrümün kalanına uyum sağlayabilirdim. Yaşlı bir teyze olduğumda Zübeyde Teyzem’ in bahriyelisini anlatması gibi ben de Cameron’ı anlatırdım gençlere. Ah benim bir bahriyelim; şey pardon Adonis Kamran’ım vardı! Ah Kamran ah! Sen de gülbeşekeri çok sevdin mi?






