Oturduğum yerden kalkmak uzun zaman alacağına benziyordu. Pencere kenarına geçtim. Perdeleri çektim. Karanlık odanın içi birden gün ışığıyla doldu. İçeri dolan ışık uzun zamandır yıkanmayan perdelerin üstündeki toz zerrelerini havalandırdı. Camı açtım. Camı açmamla birlikte sokağın bütün cıvıltısı eve doldu. Kenarı süslemeli mermer taşa kolumu yasladım. Güneş hiç olmadığı kadar güzel göründü yüzüme. Dalgın gözlerle etrafa bakıyordum. Zaten yapacak pek bir şey yoktu. Uzun zamandır en sevdiğim şey pencere kenarından sokağı izlemekti. Çocuklar koşup oynuyordu. Kimi elindeki düdüğü öttürüyor, kimi annesine bağırıyordu. Birkaçı da bisikletleriyle ara mahallenin bir ucundan bir ucuna gidip geliyordu. Bazıları mahalle dışına çıkarak gözden kayboluyordu. Bir duvar arkasında kendisine gölgelik bir yer bulmuş olan kedi miskin tavırlarla etrafa bakıyor, sıcaktan bunalmışa benziyordu. Biraz sonra yavruları koşarak yanına geldi. Kedinin şişkin memelerine ağızlarını dayadılar. Üç yavrunun neşesi ve annenin şefkatini üzerlerine koşarak gelen köpekler bozdu. Kediler ani bir hareketle köpeklerin giremeyeceği iki bina arasındaki deliğe girdi. Az ilerde halı yıkayan kadınların kahkahaları yükseliyordu. Kadınlar diz çökmüş, yanlarında bulunan poşetin içinden deterjanı halılara serpiştiriyorlardı. Sonra ellerindeki fırçayla bir ileri bir geri hareketlerle halı üzerinde gidip geliyorlardı. Köpüren halılar suyla buluşunca bütün köpükler su yolundan mahallenin alt kısımlarına doğru akıyordu. Çocuklar bu köpükleri yüzlerine sürüp gülümsüyordu. Bu betonarme yapıların arasında ağaç göremiyordum. Tek ağaç, tam olarak göremesem de alt mahallede eski yıkık binanın arkasında bulunan erguvan ağacıydı. Erguvan ağacı rüzgârın itmesiyle hafif eğilip bana selam veriyordu. Onun dışında sadece dallarının ucunu ve ucunda ki çiçekleri görüyordum. Tam o sırada hafif bir rüzgâr çıktı. Selam rüzgârı bu. Erguvan eğildi. Bütün ihtişamıyla bana selam verip mor renkli çiçeklerini gösterdi. Ben de hafifçe başımı eğdim. Sıcağın etkisiyle alnımda biriken terler koluma damladı. Saydım, tam üç damla kolumun farklı noktalarını ıslattı. Sonra sokağa tekrar baktım. Çocuk gülüşmeleri, gelip geçen insanlar, kadınların kahkahaları, içime bir hüzün düştü. Uzun uzun bir çocuğun koşmasını izledim. O kadar uzun baktım ki annemin geldiğini duymadım. Annem baktığım yöne doğru baktı. İçinden geçenleri söyleyemeyecek kadar şefkatliydi. İçinden akan acıları saklıyor, gözlerinde umut dolu pırıltılara çeviriyordu. Kötü duyguları içinde iyi duygulara çevirip bana yansıtıyordu. Elindeki çayı işlemeli mermerin kenarına, tam önüme bıraktı. Hiçbir şey demeden yüzüme baktı. Güldü. Arkasını döndü ve odadan dışarı çıktı. Yan odaya geçti. Sokaktan gelen sesi kesmek için pencereyi kapadım. Pencereyi kaparken çay bardağı bacaklarıma döküldü. Hiç ses çıkarmadım. Hiçbir acı hissetmiyordum. Uzun zamandır hiçbir acıyı hissetmiyordum. Sessizliğe adapte olmuştum. Yan odadan annemin hıçkırıkları geliyordu. Annem içindeki acıyı kusuyor, sessizce ağlıyordu. Kollarımı kaldırdım. Sandalyemin tekerleklerinin yanında bulunan metal tekerleri çevirdim. Odadan çıktım. Annem beni duymuş olacak ki yüzünü silmeye gayret ederken onu yakaladım. Yüzündeki ıslaklıkla yüzüme baktı. Ben de hiçbir şey olmamış gibi yüzüne baktım. Bacaklarımı gösterip,
‘’Anne çay döküldü,’’ dedim.