Ben Amarna. Yaşlı Amarna. Sokaklar bilmez beni. Ciddiye de almaz. Ama saray! Saray beni çok az hatırlar. Hatırladıkları zaman bilirim ki yine Mısır sarayına doğru ya yaklaşan bir fırtına vardır ya da Akdeniz’den Mısır’a doğru esen serin ve ferah bir yel vardır. Yel dediğime bakmayın. Mısırın kavurucu sıcağında denizden esen yel beraberinde baharı da getirir. Kimse beni mutlu uyanılan bir sabahta çağırmaz. Her çağrılışımda bilirim ki kötü bir rüya görülmüştür. Görülen her rüya kötüye yorulacak diye bir şey de yok aslında.
Kötü rüyayı iyeye yorduğum için beni çağırdıklarını düşünürüm hep. Oysa rüyayı gören ben değilim. Ben sadece yorumlarım. Ne biliyorsam onu söylerim. Bazen sustuğum da olur. Susmak bazen rüyanın içini boşaltıp onu boşa çıkarmaktır. Çok az insan bilir bunu. Ama burada bunu bilen sadece benim. Susmak ağır gelir bazen ama ben çöle gidip kumlara söylerim duyduklarımı. Dönüp arkama baktığımda çölde kopan fırtınayı görürüm. Sırrımı duyan kum taneleri fırtınanın önünde akıp gider.
Ahh güzellik! Belki de güzellik en kadim vurgudur insanın en kadim ezgilerinde. İnsan güzel olsun diye kocaman saraylar inşaa etmiş, nehirlerin kenarlarına çardaklar kurmuş ve suyun sesini duymak için her şeyden uzaklaşmıştır. Güzel sarayların içine en güzel kadını koymak da insanın en büyük beklentilerinden biri olmuştur. Hele de sesi su gibi güzel olan bir kadın varsa. O zaman sarayı yapanın keyfine diyecek kalmıyor.
Ah Nefertiti! Bütün güzellikleri içinde barındıran güzellik. Yani sadece Mısır’ın değil Mezopotamya’nın, Anadolu’nun güzelliklerini içinde barındıran, sesi de Fırat’ın, Dicle’nin ve Ceyhan’ın ve Seyhan’ın bütün ezgilerini dillendirecek kadar güzel olan Nefertiti. Sabah kapımı kıracak gibi çaldılar. Uykudan uyanıp kapıyı açtım. Saraydan iki görevli, seni, Nefertiti çağırıyor, dediler. Şimdi oraya gidiyorum.
Bir yol var biliyorum. İnsanı güzelliğe ulaştıran. Yolu güzel kılan varılacak yer mi yoksa yolun kendisi mi? Onu bilmiyorum. Hiçbir yol bu kadar uzun olmamıştı gözümde. Atlar nallarını yere her vurduğunda içimden bir parça kopup gidiyor sanki. Oysa sustukça hayatın güzele doğru yol aldığını çok gördüm. Bu son mu, bilmiyorum. Bildiğim tek şey yolun beni yorduğu. Yoruldukça hayat denen yolda daha bir geniş pencereden bakar oldum. Pencere geleni görmek için hayatın açtığımız bir bekleyiş kapısı mı yoksa gelse bile kapattığımız bir kapı mı?
Atlar sarayın kapısının açıldığı yola girince bu devasa yapının içinde yüreği kuşlar kadar ürkek insanların nasıl yaşadığını düşündüm. Ben öyle miyim? Bir ahşap kapı küçük bir oda… bütün hayatım bu küçük yapının içinde geçiyor ve ben koca bir kaya gibi hayatın karşısında duruyorum. Onlar öyle mi? Küçük ve ürkek bir güvercinin yüreğinden koca koca girdapları ehlileştirmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden uyudukları uyku bile onlara sabahında kabuslara uyanan biri yangın oluyor. Yürekleri ateşte kavruldukça da çığlıklarını içlerine gömüyorlar.
Ben dizlerimden gücün çekildiğini hissettim bir süre öyle bekledim at arabasında ne ile karşılaşacaktım? Bir bahar esintisi mi yoksa rahvan atlar gibi şahlanan girdapla mı? Bunu şu an bilemezdim aslında bilmekte istemezdim. Daha doğrusu hiçbir rüyayı yorumlamak da istemezdim; dağ başında birkaç keçi ve tavukla yaşayan, gökyüzünde ki yıldızlardan başka hiçbir şeyi görmek istemeyen bir yalnız olarak yaşamak isterdim. Oysa hayat beni Mısır sarayının en güçlü rüya yorumcusu yapmıştı. Rüyayı yorumlamak bazen de yıldızlarla ahbap olmayı gerektirirdi. Ben yıldızlara bakmam sadece elimi rüya görmüş ürkek güvercinlerin ellerinin üstüne bırakır ve onların ruhuna dokunmak isterim. Sesle irkildim. At arabacısı, geldik inmeyecek misin? dedi.
Bir piramit kadar olan şaşaa bir rüya ile yerle bir olur. Olur da, insan koca piramitlerin altında kalıp toz olur. Buna rağmen geri durmaz hiçbir gösterişten. Ürkek güvercinden koca koca ejderhalar uçurmaya çalışır. Sonra ejderhanın ağzından çıkan alevlere bütün bir yaşamını kaptırır. Feryat figan koşup yaşamı geri almaya çalışır. Güvercin yüreğine neden yaşamı sığdırmaya çalışmadın ki? Hem yaşamın bahçeleri, göklerin mavilikleri neyine yetmiyordu ki? Durup arkana baktığında gördüğün bütün bu yıkıntılardan sadece savruk tozlar kalmadı mı? Toprağı sırlanmış kaç firavun gördün ki geriye sadece bedeni kalsın?
Merdivenlerden çıkarken zihnim karmakarışıktı ama hem bütün bunları düşünmek bana vazife değil anlamam da zaten. Mermerlerin soğuk yüzü insanların içine akmış kimsenin yüzünde tebessüm yoktu. Kadınlar korkuyla karışık kaygılarından sıyrılmadan bana yol gösterdiler. Doğruca Nefertiti’nin olduğu odaya girdim. Benzi sapsarı dudakları kuru gözlerinde ki fer kaçmış yerine soğuk, ürkek korkmuş bir ifade oturmuştu. Saçlarının lüleleri yüzünü kapatmış uzun kolları yanına düşmüş elleri titriyordu. Uzun boynu sertleşmiş, geldiğimi duyunca bütün bedeniyle dönmeye çalıştı. Onu bu halde görünce yanındaki kadına, dilenci kadınları çağırın, dedim.
Yandaki masada iki kupa duruyordu. Birini alıp bana uzattı. Mayhoş tadı olan bu güzel içeceği doldurdu. Sonra duraladı kalk biraz yürüyelim dedim. Odanın içinde biraz yürüdük. Balkonun açık kapısından girdik. Karşılıklı sandalyelere oturduk. Akdeniz’den serin bir rüzgâr esiyordu. Omuzundaki şalı düşer gibi oldu. Şalı tutup bir süre öylece denize bakıp bekledi. Hâlâ konuşup konuşmamak arasında kararsız kalmıştı. Oysa yangın içine düşmüşse bunu dışarı atmanın en kolay yolu anlatmaktır.
Anlat, dedim. Ben, dedi. Durakladı. Bir süre bekledim. Ellerimi ellerinin üstüne koyup bekledim. Elleri hala titriyordu. Masadan kupayı alıp uzattım. Hala derin nefes alıp veriyordu. Daha derin nefes alıp tut, dedim. Ciğerlerini doldurdu. Sonra bıraktı. Kalk biraz yürüyelim, dedim. Odanın içinde biraz yürüdük. Balkonun açık kapısından çıktık. Karşılıklı sandalyelere oturduk. Akdeniz’den serin bir rüzgâr esiyordu. Omuzundaki şal düşecek gibi oldu. Şalı tutup bir süre öylece denize baktı. Hala konuşup konuşmama arasında kararsız kalmıştı. Oysa yangın içine düşmüşse bunu dışarı atmanın en kolay yolu onu anlatmaktı.
Bir dağ vardı ovanın tam ortasında. Dağa doğru bir girdap yaklaşıyor. Yerle gök birbirine karışmış gibi. Sadece bulutlar, toz ve fırtına…. Birbirine dolanmış geliyordu. Girdap yetiştiği her şeyi toz bulutuna çeviriyor. Dağın tam tepesinde yalnız bir ağaç var. Gövdesi kalın, dalları uzun, yaprakları geniş ve ağacın dallarının tam ortasında açık bir kapı var.
Susma sırası bendeydi. Uzunca bir süre sustum. Bu Mısır’a yaklaşan ilk fırtına değildi. Son da olmayacaktı. Ama prensin yaşı hala küçüktü ve fırtınayı savuracak kadar güçlü değildi. Dağ Mısır sarayıydı bundan emindim. Düz ovadaki dağ ile daha önce de karşılaşmıştım. Dağları hep saraydakiler görür. Dağ Mısır’ı ayakta tutan kolondu. Fırtınaya da ancak dağlar göğüs gerebilir zaten. Peki ağaç neydi? Ağaç Nefertiti miydi? Bundan emin olamadım. Ağacın gövdesi kalındı. Bu Mısır’ın aynı anda atan kalbiydi. Umalım ki fırtına ağacı devirmesin. Ya ağacın uzun dalları ya ağacın dalları arasında açılan kapı? Dallar Mısır halkıydı her baharda meyve veren. Buraya kadar korkacak bir şey yoktu aslında. Ama fırtına durmazsa ya da yön değiştirmezse… Rüyanın devamını duymam gerekiyor.
Devam et, dedim. Yutkundu. Elleri daha bir titremeye başladı. Dudakları kurumuştu ki kupaya uzandı. Ben de yanımdaki kupadan birkaç yudum aldım. Burnundan nefes alıp vermeye başladı. Ellerimi boynuna sürdüm. Boyun köküne bastım. Omuzlarını ovdum. Sakin ol, dedim. Bunların hepsi bir rüyaydı. Rüyalar bazen kaygıların su üstüne çıkmış halidir. Eğer zihnimizi boşaltmaz isek bunlar ağır bir yük olur ve sırtımıza biner. Rüyalar bazen geçmişin tozu bazen de geleceğin anahtarıdır. Tozu temizler anahtarı da doğru kilide takarsan her şey tıkır tıkır işler. Tozu biriktirir anahtarı da yanlış kilide takarsan orada sorun büyür ve bizi kendine hapseder. Ki içinden çıkılmaz duvarlar kendi kendimize ördüğümüz duvarlardır. Tozu üfle. Anahtarı yavaşça çevir.
Kapat gözlerini. Bütün benliğinle sesimi dinle. Kollarını yana doğru aç. Derin nefes al. Akdeniz’in ortasında bir salın içindesin. Dingin ve ferah bir rüzgâr esiyor. Denizin suyu küçük kabarcıklarla kabarıyor. Sal bir inip bir kalkıyor. Ellerini suyun yüzeyine dokundur. Ruhundaki bütün ağırlıklar parmak uçlarından denizin suyuna karışıyor. Rahatlıyorsun. Kuş gibi hafifleyip kendini tüy gibi hissediyorsun. Sal, salındıkça sen de hayatın bu gelgitlerinin sıradan olduğunu anlıyorsun. Hayat güzellikleri ve zorluklarıyla yaşanır. Hayatı yaşanır kılan bu iniş çıkışlardır. Korkma, en zifiri karanlıktan sonra güneş doğar.
Ellerinin titremesi durdu. Yüzündeki gerginlik yerini hafif bir tebessüme bıraktı. Tam o anda ilahici kadınlar içeri girdi. Aç gözlerini, dedim. Bana arpımı getirin, dedi. Balkondan odaya geçtik. Ruhu daha huzurlu, yürüyüşü daha durgundu. Yüreğindeki telaş yerini huzura bırakmıştı. Gözlerinde fer belirmiş, inançla kutsanmış bir güç halini almıştı. Hem o gözler değil miydi Yusuf’unu yitiren Kenan’lının dünyasını karartan? O inançla kutsanmış güç değil mi yitirilmiş gözleri bir ses bir nefesle aydınlığa kavuşturan? Fısıldayarak, Kenanlının hikayesini biliyor musun? Dedim. Evet, dedi. Bak. Her ömrün bir kara kışı vardır bir baharı da. Hayat bu mevsimleri bekleyerek geçer. Bazen yapraklarını dökmüş bazen de çiçeklerle bezenmiş arıların konduğu, gelin gibi süslenmiş bir ağaç gibi olur.
Evet ama rüyanın devamını duymadın daha. Ah kalbim, dedi. Doğru sevgiyle sevilmiş yanlış insanlar mezarlığı. Mezarında debelenen ruhlar beliriyor. Ellerinde ölümcül silahlarla ağaca doğru yürüyorlar. Çok geçmeden ağaçta beliren kapıdan küçük bir çocuk çıkıyor. Ruhlar, çocuğa doğru koşmaya başlıyorlar. Çocuk korkuyor. Dağdaki bir uçuruma doğru gidiyor. Bir yanı uçurum diğer yanı ölüm. Nereye kaçsa onu büyük bir tehlike bekliyor. Çaresizce bağırıyor. Ben tam o anda ona doğru koşuyorum. Ayaklarımın toprakta çürüdüğünü hissediyorum. Ağaç batıya doğru eğiliyor. Dallardan uğultular yükseliyor. Sesler öyle güçlü ki bütün Mısır halkının acılarından damıtılmış gibi ürkünç. Ben ruhlara yaklaştıkça tanıdık simalar beliriyor.
Başımı sallayıp ilahici kadınlara çalabilirsiniz, dedim. Mısır’ın paslı ve yaslı tarihinin imbiğinden süzülmüş kadim ezgiler ve tınılar doldurdu odanın içini. Nefertiti usulca arpına uzandı. Kum fırtınasından kaçan yılkı atlar gibi yeleleri savrulan, alnında boncuk boncuk terler dökülen sesler ardalandı. Ses bir yükseldi bir alçaldı. Sonra dalgalar gibi ferahça kabardı. Ezgiler yükseldikçe Nefertiti’nin rahatladığını, yüreğindeki fırtınanın sakinleştiğini gördüm. Boynuna tekrar dokundum. Gerginlik azalmış daha bir gevşemişti. Gözleri daha bir umut dolu bakıyordu. Bu umut değil miydi yaşanacak günleri anlamlı kılan?
Anlamlı olan ve anlamını yedi kapının ardına gizlemiş rüyanın belki de en zor kısmı burasıydı. Küçük çocuk prensti, buna eminim. Her kral gibi o da yaptığı her şeyde bazılarının çıkarına olmayacak kararlar alırdı bazılarının da sevindiği. Ama ona ölümcül olacak ne yapabilirdi, onu zaman gösterecekti. Ruhlar Mısıra boyun eğmiş ülkeler miydi? O boyun eğmiş ülkeler bir gün yeniden başkaldırıp Mısır’a savaş mı açacaklardı? Çocuğun çaresizliği çok belli ki günün birinde yalnız kalmaktı. Yalnız kalmak insanın kaderi değil miydi zaten? Yalnız doğup yalnız ölen insanın kaderi başka nasıl örülmüştü ki?
Bir kralın durduğu yer her zaman uçurumun başıdır. Yanlış bir adım onu uçurumdan aşağı atar. Düşmek yalnızca kralın düşüşü değil bütün bir Mısır’ın düşüşüdür. Kral nerede durduğunu vve adımını nereye atacağını bilmelidir. Nefertiti’nin büyüttüğü prens tabii ki bilir nasıl yürüyeceğini ama bazen Nefertiti’nin de kestiremediği yollar çıkacaktır karşısına. Ağaçlar batıya eğildiği için fırtına(girdap) oldukça yaklaşmıştı. Bu bir günlük mesafe miydi yoksa bir ömürlük mü? Mısırın sonunu bu fırtına mı getirecekti yoksa bu da bu fırtınaya direnecek, yaşamın vazgeçilmez kuralı olan mücadele etmenin sonundaki zaferi kucaklayacak mıydı?
Dağa doğru koşarken dada bir kapı açılıyor. Mağara girişi gibi. İçerden serin bir rüzgar esiyor. Büyükçe bir oda, odanın ortasında büyük bir masa masanın ortasında bir kupa var. Öyle susamışım ki kupada ki içeceği bir dikişte bitiriyorum. İçip bitirince bunun kan olduğunu anlıyorum. Mağaranın kapısı büyük bir gürültüyle kapanıyor. Çaresizce duvarları dövmeye başlıyorum. Dövdükçe kollarım kanıyor. Kan biriktikçe nefes alamaz hale geliyorum.
Duvardaki bir yarıktan büyükçe bir yılan çıkıyor. Yılan akan kanımı içip büyüyor. Büyüdükçe kuyruğunu yutmaya başlıyor. Ellerimle yılanı boğmaya çalışıyorum. Ben onu boğmaya çalıştıkça onun gövdesi büyüyor. Ellerim kavrayamaz oluyor. Mağaradan çıkmak için var gücümle koşturup bir çıkış arıyorum. Yılan geldiği yarıktan geri gitmeye çalışıyor ama bir türlü yarığa sığmıyor. Yerden yükselip kendini duvara vuruyor. Duvarda bir oyuk beliriyor.. Oyuktan içeriye gün ışığı doluyor. Önce yılan çıkıyor sonra ben oyuktan dışarı çıkıyoruz.
Dışarda fırtına dinmiş, ölümcül ruhlar yattıkları mezarlara geri dönmüştü. Dağa bakıp çocuğu görmeye çalıştım. Çocuk koşarak ağacın dallarında beliren kapıdan tekrar içeri girmeye çalışıyordu ama ağacın gövdesi uzadıkça uzuyordu. Ağaç çocuğa küsmüş gibi ha bire kapıyı kapatmaya çalışıyordu. Gün ışığı vurdukça bacaklarım iyileşiyordu. Mağaradan çıkan yılan ağaca varmıştı ve çocuktan önce kapıdan girmek için uğraşıyordu. Gözlerim dehşetle açıldı. Bu durumu değiştirmek için içimde biriken güç beni olduğum yerde tuttu. Bir adım bile atmadım. Çocuk ve yılan ağacın yanındaydılar. Çocuk seri bir hareketle yılanın sırtına bindi. Yılan gerilip çocukla beraber ağaçta açılan kapıya fırladı. Yılan tam kapıdan içeri girecekken kendini çevirdi ve çocuk yılanın sırtından kapının içine atladı. Yılan gözden kayboldu.
Kan içmek büyük bir savaşta düşmanı yenmekti. Bu düşman kim veya neydi? Bütün savaşlar kılıçlı kanlı olacak değil elbet. Nefertiti bu rüya ile verdiği savaşta ne zaman zafer kazanırdı bilemem ama gerisini yorumlasam da onu size anlatamam.






