Vildan yirmi oldu. Yir-mi. Yirmi. Yirmiyirmiyirmiyirmiyirmi. Yirmi.
Erkek de değil ki, kışla korkusuyla – ya da belli mi olur belki de hasretiyle – askerliği düşündüğü için bu doğum günü onun için çok önemli olsun. Yok, başka bir şey oldu.
Melih onu ilk defa öptü… Yoksa o mu öpmüştü Melih’i. İlk defa oldu bu ömründe. Aklı başından gitti Vildan’ın. Melih’in de gitmiş midir? Sıkıysa gitmesin! Sadece arkadaşlarla bir yerde oturacaklardı ve pastaya üfleyecekti. Akşamın sonunda onu yurda Melih’in bırakacağını biliyordu ya da seziyordu tabii ama o bir anda gelen ve bir saniyeden kısa süren öpücük hiç hesapta yoktu. Keşke bir ömür sürseydi o an. Yoksa yanlışlıkla mı öptü? Yok canım, bilerek isteyerek öptü. Korktu ama… E Vildan korkmadı mı? Hala da titriyor yurt odasının camından sarkıp sigara içerken. Hava o kadar soğuk değil ama titriyor. Viiil-daaağan titriiiğyor, Viiiil-daaağan tit-riiiiğ-yor.
Çocukluğuna gitti birden, ilkokula başladığı o güne. Yani o günün öncesindeki akşama. Kaçıydı ayın? Doğru ya! Doğum günüydü o gün! Evet evet, bak Vildan, gerçekten tam doğum gününmüş o gün. Ne bilsin küçücük sabi o zaman doğum gününü? Sonradan öğrenmiş, olduğu kadar benimsemişti o günü. Şimdi gerçekten ama gerçekten benimsediğini hissediyordu. Melih öpmüştü onu. Biri öpmüştü onu. Melih diye biri. Hahhayt! Ne güzel bir gündü o gün. Yatmadan önce hem annesi hem babası gelip öpmüşler uyuyana kadar başından ayrılmamışlardı. Hem ona hem birbirlerine ne de güzel bakıyorlardı. Arada kavga etseler de ne çok severdi babası annesini. Galiba bir şey başarmışlardı ki ilk defa ikisi aynı anda Vildan’ı öpmüş, belki ilk defa onun yanında utanmadan sıkılmadan birbirlerine şöyle bir göz süzmüşlerdi. Melih de onu öyle sever miydi? Artık koca kız olmuştu, ilkokula başlayacaktı. Onların çocukları da bir gün koca kız olup okula başlar mıydı? Belli niye hatırına o günün geldiği. Kız Vildan, sen de az değilsin hani. On üç yıl geçtiğini hesap etti. Fark etmedi ama o on üç beyninin çok el değmeyen, genelde tozlanan bir yerine tutundu kaldı Vildan’ın.
Vildan otuz iki oldu. Otuz! İki! Otuz İki! Yirmi olduğunda ne sevinmiş, otuz olduğunda ne üzülmüştü. Ne sevinci ne üzüntüsü yılları durdurmamıştı. Yıllar geçmeye devam ediyordu. Evde tek başınaydı. Yani Yücel vardı ama cismi orda olsa da kendisi ortada yoktu. Yaa Vildan, sorsalar evlisin işte. Evli olunca doğum gününü başkasıyla kutlaması söz konusu olmazdı ama daha sabah kavga ettiği adamla da doğum günü diye barışacak değildi. Bunu onun hatırlaması ve özür dilemesi gerekirdi. Sıkı dur Vildan, sakın gardını indirme. Ağrı dağı kadar büyük egosunu bari o gün bir kenara bıraksaydı adam ama yok, illa kendi dediği olacaktı. Şimdi doğum gününü kutlamak yerine o televizyon karşısında, kocası çalışma odasında yatma saatinin gelmesini bekliyorlardı. Hayvan işte!
Çocukluğuna gitti birden, ilkokula başladığı o güne. Yani o günün öncesindeki akşama. Kaçıydı ayın? Doğru ya! Doğum günüydü o gün! Evet evet, bak Vildan, gerçekten tam doğum gününmüş o gün. Ne bilsin küçücük sabi o zaman doğum gününü? Sonradan öğrenmiş, ama bir türlü sevememiş, birkaç tanesini saymazsa çoğunlukla mecburiyetten kutlamıştı hep doğum gününü. Ablasının önlüğünü o giyecek, ablayaysa yeni önlük alınacaktı. Okula başlayacağı için heyecanlıydı ama abla eski önlüğünü ona vermemek için diretiyordu. Vildan’ın gizlice yerinden alıp giydiğini görünce kavga etmişler, birbirlerinin saçı ellerinde kalmıştı. Annesi ikisini de bir güzel haşladıktan sonra yerlerinden kıpırdamamaları için kesin emrini vermişti. Sağına soluna bakındı. Ne Vildan’ı, ne Yücel’i, ne de ikisini birden haşlayacak kimse yoktu. Nerdesin anne? Baba? Dakikalardır kumandanın üstüne oturduğunu fark etti. Sola doğru gidip kumandayı aldıktan sonra tekrar sağ yapıp dengesini buldu ve kanalı değiştirdi. Bu acıklı programları niye koyarlar ki? Hep Vildan’ı ağlatmak için.
Ay dünyayı, dünya güneşi, güneş bilmem kimi kovalaya kovalaya günler ay, aylar yıl oldu. Vildan şey oldu. Şey… Kırk… Kırk altı oldu. Yani hala genç aslında. Anneannesi doksan üç oldu bak hala turp gibi. O yaşa göre yani. Çocukların biri on üç, öbürü dokuz olmuştu. Onların yaşını saymaktan kendi yaşını unutsa da onlarla doğum günü kutlamanın keyfi bir ayrı oluyordu. Hem Yücel’in yeğenleri, hem kendi yeğenleri de gelince ev tam bir şenlik yeri olmuştu. Çocukların gürültüsü biraz başını ağrıtmış olsa da Vildan da partinin keyfini çıkarmaya bakmıştı. Kendi işleri de Yücel’inkiler de son zamanlarda –tahtaya vur nazar değmesin- oldukça iyi gidiyordu ve çocuklar haricinde onları kaygılandıracak bir şey kalmıyordu hayatta. Çocuklar da maşallah –tahtaya vur- derslerine sadece anne babalarını değil herkesi şaşırtacak derecede özen gösteriyorlardı.
Nihayet kalabalık dağılıp mutfakta keyif Türk kahvesi hazırlarken gözü şöyle bir seyirdi, çocukluğuna gitti Vildan. İlkokula başladığı o güne. Yani o günün öncesindeki akşama. Kaçıydı ayın? Doğru ya! Doğum günüydü o gün de! Evet evet, bak Vildan, gerçekten tam doğum gününmüş o gün. Sonradan öğrenmiş, kâh büyük bir hevesle kâh adet yerini bulsun diye kutlaya kutlaya o güne gelmişti. Ne bilsin küçücük sabi o zaman doğum gününü? O, ablası, abisi, komşu çocukları hep birlikte okula gidecekler, hep birlikte geleceklerdi. Heyecanlıydı. Yeni arkadaşları olacaktı. O yoklukta ne bulsalar bir oyuncağa dönüştürüyorlardı zaten ya, artık sadece evin avlusunu değil hem okul bahçesini hem evlerinin avlularını panayır yerine çevireceklerdi. Ne güzel günlerdi hakikaten. Okumayı öğrenir öğrenmez daha önce ablasının yaptığı gibi her gün öğrendiği bilgiyi eve gelip babasına satacak ve aldığı liraları kumbarasına atacak, hayalindeki oyuncak evi ablasından önce almak için para biriktirecekti. Sen kim para biriktirmek kim o zaman. Büyümüş Vildan’ın o evi aldığını hem de içini gerçek çocuklarla doldurduğunu düşünüp gülümsedi. O sırada Yücel girdi mutfağa, karısının kendisine gülümsediğini zannedip mutlu oldu. Olsun canım, hakkıdır. Vildan bozuntuya vermeden kocasını öptü ve hazır olan kahvesini verdi.
“Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor fark etmesen de…” diye mırıldanırken Vildan çoktan birkaç yıl daha geçmişti bile. Birkaç yıl işte. Altı üstü elli dokuz olmuştu yahu. Altmış demeye dili varmıyordu. Doğum gününü kutlamak içinden gelmiyordu, yani geliyordu da öyle değil. Babası öleli üç yıl olmuştu. Bırak doğum günü kutlamayı, kutlayanlara kızsa bile Vildan onun da yanında olmasını istiyordu. Eski kalabalık yoktu, çocuklar büyümüştü. Küçük olan hala üniversiteye gittiği için yanlarındaydı ama büyük sadece İstanbul’a taşınmakla kalmamış aramaz sormaz olmuştu. Anneciğinin doğum gününü bile unutmuştu. Küçük oğlan pasta getirmese kimsenin kutlamayacağından emindi aslında. Evde sadece üçü vardı. Yemeklerini yemişler Vildan’a pastayı zorla üfletmişlerdi.
Çay demlemek için mutfağa giderken telefonu çaldı. Büyük oğlan diye sevinirken apartman yöneticisi çıktı karşısına. O saatte aradığı için özür diliyordu ama otoparktan arabalarını çekmeleri gerekiyordu. Yücel’e seslendi. Yücel çıkarken birden çocukluğuna dönüverdi Vildan. Babası da bazen böyle sadece ceketini alıp çıkar kimi zaman iki ay sonra kimi zaman iki gün sonra geri dönerdi. Kamyoncu olmak zordu ama annesinin ne halde olduğunu düşünmemesine çok kızardı hem çocuk aklıyla hem büyük aklıyla. İlkokula başladığı günün akşamında da babası gelecek diye beklemiş, o ancak bir hafta sonra çıkıp gelmişti. Oğluyla ilgili de aynısını hissediyordu. İstanbul’a tabi gidecekti, tabi ekmek parası kazanacaktı ama orda onu bekleyen bir anası olduğunu niye unutuyordu bu eşşoğlueşşek. Çayı bardaklara dökerken bu kez sesli bir şekilde, “Tabii ya eşşoğlueşşek,” dedi. Ne dediğini anlamayan salondaki ufaklık, “Ne var,” diye bağırdıysa da içinden, “Sana değil abine söyledim,” deyip çay tepsisiyle salona geçti.
Ne ara bu çocuklar evlendi, ne ara bu torunlar oldu anlamadı Vildan. Yetmiş beşinci doğum gününde beş torunun olacak yanında deseler hangisine inanmayacağını şaşırırdı. Ne de kolay yetmiş beş demesi. Düz hesap. İhtiyar olduğunu sen de kabul ettin artık değil mi Vildan? Çocuklar, torunlar olmasa belki gencim diye kandırırdın kendini ama onlar olmasa bu yaşa da gelebilir miydin hiç? Hiç… Küçük oğlan biraz huzursuzdu ama yine de annesinin doğum gününü hiç atlamamıştı. Dükkandaki işlerin yolunda gitmemesi canını sıkıyordu. Abisinden borç istemiş, ödeyemeden daha beter hale gelmişti. Şimdi babası duymadan annesi ona yardım edebilir miydi acaba? Doğum gününde konuşulacak şeyler değildi bunlar ama çocukların okul taksitleri de gelmişti. Eğitimci değil yamyamdı onlar. Gelinler, torunlar hep birlikte pastayla salona gelince ikisi de ayağa kalktılar. İyi ki doğmuştu Vildan. Pastanın üstünde tek bir mum vardı. Söndürmesi kolay oldu. Küçük oğlan hariç herkesin keyfi yerinde gibiydi.
Çayını tazelemek için kalktığında herkes bardağını almak için davransa da “Ölmedim daha,” deyip terslendi Vildan. Eli titriyordu çaydanlığı tutarken ama umursamıyordu. Hey gidi yıllar hey. Yedi yaşında mıydı o zaman yoksa sekiz yaşında mı? Kaça gidecekti acaba? Okuldan para istemişlerdi daha dersler başlamadan. Babası yoktu evde, annesi kayınvalidesinden istemişti de parayı “Kefen param,” deyip vermemişti. Hep sonradan öğrenmişti bunları. Annesinin gizlice bir bileziğini bozdurup hem Vildan’ın hem abileriyle ablasının okulun istediği parayı verebilmeleri için. Herhalde ilkokul birdi. Belki de ikiydi. Belki de üç. Okullar başlamış da olabilirdi başlayacak da… Ah ah biraz genç olsa böyle unutur muydu? Karıştırır mıydı hiç tarihleri. Nasıl da zehir gibiydi eskide hafızası. Babasıyla annesi sonradan o bilezik yüzünden büyük kavga etmiş üç ay konuşmamışlardı. Şimdi ne annesi ne babası kalmıştı. Ne Yücel Bey’in ne Vildan’ın o kadar yüksek sesle kavga etmeye de o kadar uzun süre küs kalmaya da halleri yoktu. Kolundaki bileziklerden birini çıkarıp küçük oğluna seslendi. “Gel de şu dolaptaki şu bardağı indiriver!”
Dünya bir insan olsa ve peşinden atlı katiller kovalasa yıllar bu kadar hızlı geçmezdi ama o kimse kovalamamasına ve ona acele et dememesine rağmen durmuyordu bir türlü. On kaç eylül daha geçmişti. On bir şey…Vildan kendi kendine, “Yaaa Vildan Hanım. Oldun mu seksen beş?” diye soruyordu. Bir hemşirenin sesi geldi. “Doğum günün üç ay önceydi Vildan Hanım Teyze! Çocukların, torunların geldi ya!”
Hemşirenin dediğine aldırmadı, gözlerini kapattı Vildan. O gün doğum günüydü işte. Tam yetmiş sekiz yıl öncesine gitti. Doğum günü olduğunu bilmediği doğum günündeydi şimdi. Okullar o gün açılacaktı. O gün aslında ne olduğunu anımsamaya çalıştı. Bir an güzel şeyler olmuş gibi geliyor ve yüzüne bir gülümseme yayılıyor, bir an sıkıntılı günlerden biri olduğunu zannedip acı içinde kendini kasıyordu. Hemşire tepesinde ona bakıyor yüzünün bir mutlu bir mutsuz değişikliklerine anlam veremiyordu. Vildan’ın yüzü değişti, değişti, değişti. Hemşire en son daha önce şahit olmadığı bir mutluluğun yayıldığı bir gülüş gördü kalbi duran Vildan’ın yüzünde.






