“Felsefe tarihinde şimdiye kadar tür olarak insana yüklenen özellikler ile yaratıcı kişilere yüklenen özelliklerin aynı olduğunu görmekteyiz. Akıl sahibi olma, özgür olma, kendi eylemine yasa koyma, bilim, sanat ve tekniğin yaratıcısı olma gibi özellikler hem tür olarak insana, hem yaratıcı kişi anlamında insana yüklenmektedir.” (Muttalip, 2016)
İnsanın, dolayısıyla toplumun aydınlanması için birtakım gerekli koşulların sağlanması gerektiği Kant, Platon ve Aristoteles tarafından da belirtilmiştir. Bu gerekli koşulları doğru anlayabilmemiz için toplum ve siyaset felsefesine ilişkin ön kabulleri bilmemiz gerekir. Ön kabuller felsefe için hareket noktalarıdır. Platon ve Aristoteles, her toplumsal yaşam biçiminin ve devlet tipinin belirli bir insan ve değer anlayışı üzerine kurulması gerektiğini söyler. Kant ise toplumsal yaşamın aydınlanabilmesinin, akıl ile etik arasındaki bağın kurulabilmesiyle mümkün olduğunu belirtir. Bu ön kabullerden hareket ettiğimizde, insanın insanlaşabilmesi ya da aydınlanabilmesi için insanın bazı niteliklere sahip olması gerektiğini görürüz. Aristoteles’in “İnsan doğası gereği siyasal bir hayvandır” cümlesini doğru anlamak aydınlanma adına önemlidir. Bu cümlenin anlamını kavramak için terimlerin anlamını anlamak gereklidir. “İnsanın diğer canlılardan farkı nedir?” sorusunun cevabını verecek olursak sadece insan denilen varlıkta akıl yürütme vardır. Zekâ gelişmiş hayvanlarda mevcuttur ancak kavramsal düşünemezler. Dolayısıyla en önemli özelliğimiz akıl yürütebilmemizdir. İnsan doğası gereği dediğimizde insanın kendi kendini gerçekleştirmesinden bahsediyoruz. İnsanın tam anlamıyla kendi doğasını gerçekleştirmesi, kendi özünü gerçekleştirmesi, kendisi olması demektir. Bu kendi olma, doğal bir ortamda toplu halde yaşamayla gerçekleştirilemez. Aristoteles’e göre, karıncalar ve arılar da toplu yaşarlar. Toplumsal yaşam ile siyasal yaşam birbirlerinden farklı şeylerdir. Ancak siyasal bir toplum kurduğunuzda insan insanlaşabilir. İnsanın herhangi bir şekilde değil belirli bir şekilde yaşaması gerekir. Bir insan toplumunda pek çok insansal etkinlik vardır. Siyaset en üst insansı etkinliktir ve insansal iyiyi amaçlar. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik kitabında, etik araştırması aslında siyasi bir araştırmadır. Yaşam biçimlerini ele aldıktan sonra der ki: Bizim aradığımızı insansal iyiyi bu yaşam tarzlarının hiç birisi bize veremez, bunlar haz yaşamıdır. İnsan olmak, erdemli hayat sürdürmek demektir. Mutluluk böyle bir yaşamla kendiliğinden gelecek bir şeydir. Erdemlerle yapıp etmelerle ve siyasetle ilgili olan pratik bilgeliktir. Bir insanın akla ve erdeme uygun eyleyebilmesi için ‘phronesis’ anlamında bilgeliğe ulaşmış olması gerekir. Phronesis bir düşünce, entelektüel bir düşüncedir ve eğitimle kazanılır. Ancak bir insanın aklı başında olabilmesi phronesise sahip olabilmesi için de karakter eğitimine sahip olması gerekir. Karakter erdemi derken de adil olmak ve ölçülü olmak vb. erdemleri kast edilir, bunları yaparak alışkanlıkla elde eder. Bir insan karakter erdemlerine ve düşünce erdemlerine sahip olduğunda gerçek anlamda kişi olur ve insanlaşmış olur. Ancak her kişi bu anlamda insanlaşamaz, akla ve erdeme uygun davranamaz. Bunun için uygun bir yapı, uygun bir doğa gerekir. Sadece yöneticilerin insanlaşmış olması, akla ve erdeme uygun davranması o toplumun doğru yönetilmesi ve aydınlanmasını sağlar. Aristoteles ve Platon devleti oluştururken değerleri ve liyakati ön plana almamız konusunda bize ipuçları verir. Liyakat derken kast edilen, gerekli erdemlere sahip olmaktır. İdeal bir toplum ortaya koyabilmek için her bir insanın adil bir insan olması gerekmiyor, bunu yapamazsınız, bunlar yöneticilerin nitelikleridir. Bunun güzel bir örneğini Platon’un Mağara Alegorisi’nde görürüz. Mağarada yaşayan ve sadece yansımaları gören biri için yansımaların gerçek olmadığını düşünmeleri mümkün değildir. “Tıpkı bizim gibiler. Sıradan bir insanın, eğitilmemiş aydınlanmamış bir insanın, bütün dünyası ve gerçeklik alanı kendi duyduklarından ve gördüklerinden ibarettir.” (Platon)
Mağaradakilerden birini zorla ayağa kaldırmak istediğimizde ayağa kalkmak istemez. Alışkanlıklarının dışına çıkmak ürkütecektir. Arzusu, kendi haline kalmak ve zincirleri tekrar bağlatmaktır. Kant’ın “prangalardan kurtulmak gerekli” cümlesini hatırlatır. Platon da dolaylı olarak bunu anlatır.
Sıradan bir insan sizin vereceğiniz eğitime karşı olacaktır, durumunu değiştirmek istemeyecektir. Doğru bildiği her şeyin yanlış olduğunu kabul etmesi daha kolay değildir. Bu süreci sıradan bir insanın aydınlanma süreci olarak değerlendirirsek eğitim kişide gerçek olanla olmayanı ayırt etmesini sağlamalıdır. Platon diyor ki, bir şekilde insanları eğitmenin yolunu bulmalıyız. Her insanı aynı şekilde eğitemeyiz. Göremeyen bir göze göstermesiniz, var ise şekillendirebilirsiniz. Platon, Devlet kitabında eğitimi üçe ayırır: Jimnastik, aritmetik, coğrafya. Belirli bir aşamadan sonra eğitim almaya devam edenlere edebiyat bilgisi ve felsefe bilgisi verilmesini sonra tekrar gözden geçirilmesini ve bir üst eğitime yönlendirilmesini tembihler. Diğerleri yapısına uygun işlere yönlendirilir. En üst grup felsefe eğitimi alır. Düşünürler buradan çıkar. Platon’da da tüm yurttaşların eşit derecede eğitilmesinin ya da aydınlanmasının mümkün olmadığı düşüncesine varırız. En kritik görevin yöneticilerde olduğunu, eğer yöneticiler bilge ise adil bir toplumun oluşacağı sonucuna varırız. Toplumlara erdemlerini verenler onların yöneticileridir.

Kant için de aydınlanmış bir toplum için bireylerin her birinin aydınlanmış olması yetmez, yöneticinin de aydın olması gereklidir. Hatta toplumdaki bütün bireyler aydınlanmış olsa dahi yönetici aydın olmadıkça toplum aydınlanamaz. Bir toplumda yönetici aydın ise yurttaşlar aydın olmasa da o toplumun aydın bir toplum haline gelmesi mümkündür. Kant’a göre kişinin kendi inancını gözden geçirebilmesi gerekiyor. Egemen dini inançların kendini reforme etmesi gerekir. Reform dışarıdan dayatılamaz. Reformun oluşması için gerekli ortamın yaratılması gerektedir. Bilmeye cüret eden insanların oluşturduğu bir toplum. Dini sistemlerin aklın süzgecinden geçirildiği siyasi yapılarla farklı yapıda insanlar bir arada yaşamasını sağlayacak olan aydınlanmış yöneticilerdir. Günümüzde Kant’a yönelik en sert eleştiriler “itaat” kavramına yöneliktir. Bu eleştirilerin son derece haksız eleştiriler olduğunu, hukukun temelini oluşturduğunu düşünmekteyim.
Platon, Aristoteles ve Kant’ın özgürlük tanımlarının da benzeştiğini düşünüyorum. Platon’a göre demokratlarda özgürlük isteyenin istediğini yapabilmesidir. Demokratlara göre insanca yaşam ya da iyi yaşam diye bir şey yoktur. Hareketliliklerini kısıtlayan yasalara da karşı çıkarlar, oysa Aristoteles “Yasaları ortaya koymak ortaya konulan yasalara riayet etmek insanın gereğidir” der. Gerçek özgürlük kendinin efendisi olabilmektir. Önce erdemli kişilerin özelliğidir. Kant’a göre, “Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır.” Başka bir ifadeyle, Kant’ta kişi, bir ülkenin yurttaşı olarak aklın özel kullanımında kendisine düşen sorumlulukları belirlenmiş sınırlar içinde bir çeşit sınırlandırılmış özgürlük anlayışıyla yerine getirirken, diğer yandan bir dünya yurttaşı olarak bilgilerini, deneyimlerini, yani aklını sınırsız bir özgürlük anlayışı içinde türünün diğer üyelerinin kullanımına açmalıdır.
Tüm okuduklarımın ışığında günümüzde aydınlanmanın mümkün olmadığını ya da çok uzun bir süreçte gerçekleşeceğini düşünmekteyim. Uzun yıllardır öğretmenlik yapan biri olarak eğitim sisteminin aydınlanmanın önünde ciddi bir engel oluşturduğunu, Kant’ın belirttiği gibi “ergin olmayış halinin” hoşumuza gittiğini, sorgulamanın güç geldiği ve hazır reçetelerin çok daha makbul bulunduğu, erdemli yöneticiler yerine cahil çoğunluğun seçtiği istek ve arzularının peşinde olan yöneticilerin olduğu bir toplumda aydınlanma ne yazık ki mümkün değildir.
Mutallip, Ö. (2016). İnsan Felsefesi İnsanın Neliği Üzerine Bir Soruşturma. Ankara: Bilge Su Yayıncılık.
Platon (2010), Devlet, (Çev.: S. Eyüboğlu & M. A. Cimcoz), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.






