Aylı Bir Gece
4 Ocak 2020 Öykü

Aylı Bir Gece


Twitter'da Paylaş
1

Kapının zırzası hafifçe vuruldu. Açtım, Hüsniye. Yüzünü yazmasıyla kapamış. Üstüne de soluk şalı. Gözlerime bakmakta tereddüt etti.

“Yenge, abim evde mi?”

“İnşaatta,” dedim.

İçeri geldi, tahta iskemleye oturdu. Az evvel kuyudan çektiğim suyu maşrapaya doldurup uzattım. İçerken yanağının moru göründü. Benim kaynanam değilmiş gibi, “Kaynanan mı geldi,” dedim.

“Gelmez olaydı,” dedi.

“Hasan Amca?”

“Dayanamadı, gitti yine.”

İçim acıdı. Kendi kendime, ölse de şu adam kurtulsa, dedim. Allah’ın gücüne gider, elbet vardır bir hayır, deyip tövbeler ettim.

“İşin yoksa benimle mezarlığa gelir misin yenge?”

Ben de üstüme bir şal atıp kara lastiklerimi giydim.

Biraz ötede Hüsniyelerin evi. Kaynanam kapı önünde bir taşa oturmuş. Gidip paylayasım geldi ama barıştık sayacak, musallat olacak. Yüzüne bakmadan geçtim.

“Sana geleceğimi tahmin etmiştir kör şeytan. Senden arka aldığımı söylüyor. Kış gelse, kar yağsa, şu yollar kapansa da köyden hiç çıkamasa.”

“Talip nerede?”

“İnşallah cehenneme gitmiştir.”

Birkaç çoluk çocuğun dışında ortalıkta kimse yok. Hasat vakti, gündüzleri buralar böyle. Bir de hastası, yaşlısı kalır geride. Onlar da evlerin serinine çekilir.

Mahalleden daha çıkmamıştık ki ardımızdan bizim çocuklar koşturdu.

Hüsniye, “Bak, hemen taktı peşimize,” dedi.

“Boş ver Hüsniye.”

Hüsniye’nin büyüğü, “Anne nereye?” dedi.

“Dedenizi getireceğiz,” dedim.

“Babam onu yine küstürdü.”

“Barışırlar kızım. Ama o nenenize deyin ki, ortalığı karıştırmaya utanmıyor mu? Tez dönsün köyüne.”

Küçükler bizimle gelecek oldu. Hepsini geri gönderdim.

“Ben böyle konuşsam Talip burnumdan getirir. Rıza abimin tırnağı kadar olamadı.”

“Zamanla Talip de yolunu bulur.”

İnce, uzun köprüden geçtik. Yolun bir kenarında bostan duvarından sarkmış kızıl kuşburnular. Hüsniye’yle ben de kuşburnuya gideceğiz. Onu hatırlattım. Neşesi yerine gelsin istedim.

“Babam gelmez ki,” dedi. Hasan Amca’yı evde yalnız bırakmaya gönlü elvermez.

“İkna ederiz.”

“İnşallah, inşallah ederiz de götürürüz yenge.”

Solumuzda kalan derenin suyu kurudu kuruyacak. Her yaz can çekişir gibi. Aslında kaynak verdiği yerde arklar açılmasa sesi gecelerinizi ninniler. Ama ne yapsın kasabalı, bu suya muhtaç. Şeker pancarı, fasulyesi, cümle ovanın her bir şeyi bu suyla yaşar.

Kıyıdaki iri kayaların, sıcak yorgunu salkımsöğütlerin, gölgeye sığınmış köpeklerin yanından geçtik. Öbür yanımız bayırlar artık. Hüsniye yazmasını, şalını sımsıkı tutuyor. Ona bakınca kederlendim. Zavallıdan ne istiyor? İyi ki gelin diye beni kabul görmedi, gönlü razı olup babamlara gelmedi. O zamanlar epey üzülmüş, kederlenmiştim. Boşunaymış.

İleride köy yoluyla arazi yolu birbirinden ayrıldı. Araziden devam ettik. Biçilmiş sapsarı buğday, arpa tarlaları önümüzde uzadı. Kasabalılar dağılmış, çalışıyor. Gün doğmadan başlar, gün batana kadar da böyle çalışırlar. Hüsniye’yle bazen bizimkiler de tarla ekse, biz de düzlere çıksak da çalışsak, gün yüzü görsek, evde otur otur bunalıyoruz, romatizmalarımız azdı, diye konuşuruz. Ama bizimkiler ustalık öğrenmişler, taş ustalığı. Tarla ekip biçmez, ev, ahır örerler. Ata mesleği. Rahmetli kaynatam her birini çocuk yaşta çırağı yapmış. Ölmese, kaynanam da kasabaya senede bir gelişini üçe dörde yükseltmezdi.

“Gözüne batıyor,” dedi Hüsniye. “Babama bakıyorum diye gözüne batıyor. Kardeşlerim de hayırsızlar yenge, unuttular. Beni neyse de babalarını da.”

Mezarlığın duvarındaki açıklıktan içeri girdik.

“Hepimizin sonu burası. Ne var şu dünyada birbirimize merhamet göstersek.”

Kuru otları ezerek, kevenlerden kaçarak yürüdük. Epey uzunca bir mezarlık. Bir ucundan öbürüne insan boyunu aşan mezar taşları da var, bir bebek uzunluğunda taşlar da. Boz bulanık griye dönmüşler, yazıları okunaksız. İlerisi mermerden. Hasan Amca sonlara yakın bir yerde oturmuş, mırıldanıyor.

“Neyse ki başka yere gitmiyor. Yoksa bulamazsın.”

Bir an durduk.

“Gün görmediler. Anam da babam da gün görmedi. Ne bahtımız varmış Allahım.”

Yakınımızda bir servi ağacı. Dibine çekilip bekledik.

“Babamı birkaç kere gizlice dinledim yenge. Anneme vaktiyle bir tokat atmış. Özür dileyip duruyor.”

“Kaynanan gidene kadar bizde kalsın. Kabul etmezse sen araya girme Hüsniye.”

“Zoruma gidiyor. Koca ev. Herkesin de kaynanası var, bizim de.”

Evde oturmamız, bir iki büyükbaş hayvan bakmamamız onu daha da deli eder. Tüm bunların benim başımın altından çıktığını söyler. Rıza’ya da okul okuduğum için, ondan gelin olmaz, demiş. Okul gören kadın kurnaz olur, yuva yapamazmış. Rıza’nın köye değil de kasabaya yerleşmesi, ardından da Taliplerin taşınması benim yüzümdenmiş.

Hasan Amca’nın yanına gittik. Hiç ses çıkarmadı. Sağ elini gömleğinin sol cebine sakince götürdü. Hüsniye’ye mahcup baktı.

“Kızım beni bırak ananla durayım.”

Hüsniye ağladı. Diz çöküp Hasan Amca’nın koluna girdi.

“Bir de sen beni bırakma baba.”

Hüsniye’nin yaşlı gözlerini, saçları yapışmış terli alnını öptü Hasan Amca.

“Huzurunu bozuyorum senin de.”

“Sen değil baba, o kadın bozuyor. Sen de duymazlıktan gel.”

“En azından kaynanan köyden inince gelip kalayım.”

“Bize gel Hasan Amca. Bu kez gel artık.”

Konuşmadı, önüne baktı.

“Ben de senin bir kızın değil miyim?”

“Olur mu hiç, bir Hüsniye de sensin.”

“Bak, ben de Hüsniye de üzülüyoruz. Hadi akşam olmadan gidelim.”

Karşı koyamadı.

Sararmış mermer taşı üçer kez öptük, her öpüşümüzde alın değdirdik. Ağır ağır yürüdük. Mezarlığın girişine yaklaştığımızda, “Terlemişsin baba,” dedi Hüsniye, “ceketini çıkaralım.”

Çıkardık. Hüsniye şalıyla alnının, boynunun, kollarının terini sildi babasının. Babamın süt yanığı teni belirdi gözlerimde. Akşam Rıza geldiğinde birkaç günlüğüne bizi köye götürsün diyeceğim. Çocuklarla gidip kalmak iyi gelir. İşi yoksa o da bizimle kalır.

Yol yine bomboş. Az ardımızda kalan dağın yamacında nahırın sesi. Çocuklar köprünün başında bizi bekliyor.

Benim büyük, “Anne, nenem gitti,” dedi.

“Nereye?”

“Söylemedi. Yürüyerek gitti. Peşinden buraya kadar geldik, bizi geri gönderdi.”

“Ne zaman?”

“Sizden biraz sonra.”

Hüsniye, şimdi de benle Rıza abisinin arasını bozmaya çabaladığını söyledi.

Bir an ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Kaynanam inadına da olsa bekler, Rıza’yı Taliplere çağırır, onu, torunlarını ne çok sevdiğini söyler, alttan alta benden yakınır, belki elini öperim diye birkaç gün de bekler, ümidi yitince köyün şoförüne haber yollar, çeker gider. Bu kez belli ki başka bir olura başvurmuş.

Mahalleye girdiğimizde Hüsniye, “Babamı bize götürelim,” dedi sessizce.

Kaynanamın birazdan geri döneceğini söyledim.

Hasan Amca’yı bize götürdük. Elini yüzünü yıkadık. Rıza’nın üstlüklerinden giydirelim dedik, kabul etmedi. Bir çocuk gibi divana kıvrıldı. Üstüne bir battaniye örtüp bahçeye geçtik.

Nahırdan önce ahır işlerine bakan kasabalılar göründü. Tarlalarda kalanlar gün batarken kağnılarla geldi. Rıza da çok kalmaz, birazdan gelir. Ona ne diyeceğimi kestiremedim.

Köprü tarafında oynayan çocuklardan kaynanama dair haber bekledik. Bize doğru her gelişlerinde haber var sandık.

Önce Talip göründü.

Hüsniye, “Ben kalkayım,” dedi.

“İstersen kal,” dedim.

“Olaylar daha fazla büyümesin.”

Gitti.

Çocuklar geldi. Oturma odasında beklemelerini tembihledim. Hasan Amca’nın halini anladılar, fısıldaşarak oynadı her biri.

Bahçeye geçtim. Hüsniye oradaydı.

“Yenge, abim geldi mi?”

Gelmediğini anladı.

Talip’in el fenerini alıp köye doğru gittiğini söyledi.

Kaygısına elde olmadan ortak oldum.

Çocukları yalnız kalmasın diye Hasan Amca’yı yoklar yoklamaz gitti. Ben de çocukların karnını doyurdum, yataklarını açtım. Öksürüğü duyunca Hasan Amca’nın yanına gittim.

“Hüsniye mi geldi kızım?”

Merak ettiğini söyledim.

Kötü bir şey olup olmadığını sordu.

“Yok,” dedim. “Sen rahat ol Hasan Amca.”

Zor da olsa bir tas çorba içirdim. Helaya geçti. O dönene kadar yün döşeği, çarşafı serdim, yorganı açtım, Rıza’nın üstlüklerini yatağın kenarına bıraktım.

Aldığı işi tamamen bitirmişse böyle geç geldiği olur Rıza’nın. İnşaat sahibi muhakkak rakı açmıştır. Yaz kavunu, karpuzu, siyah üzümü, yağlı yoğurdu. Bir de Rıza’nın yanık sesi.

Rıza’nın zaten ilkin bu yanık sesine vuruldum. Kalabalığı yardım, baktım uzun havalar okuyor. Aylı bir gece... Hafif sarhoş. Elini göğsüne içli içli vuruyor.

Ona ne diyeceğimi düşündüm. Sık sık yola baktım. Ne Talip göründü ne Hüsniye. Kaynanam belki döner diye teselli olmaya çalıştım.

Rıza geldi. Rakı kokuyor. Gülümsedi. Alnımdan öptü. Bıyığı, sakalı yüzümde dolaştı.

“Çocuklar uyudu mu?”

Biliyor, bu saatte hepsi uyur.

Hüsniye de geldi. Rıza’yı görünce yüzünü daha da kapama ihtiyacı duydu.

“Belli anam gelmiş.”

“Ana gelince Talip bambaşka biri oluyor.”

“Onunla yine konuşurum.”

“Konuş abi. Canıma tak etti.”

“Hasan Amca nerede?”

İçeride uyuduğunu söyledim.

Bizde olmasına hem şaşırdı hem de sevindi.

“Ben anamı görüp geleyim,” dedi.

Hüsniye’yle göz göze geldiğimizde ne olduğunu sordu. Hüsniye kavga ettiklerini, kaynanamın bu yüzden gittiğini, Talip’in de onu getirmek için yola düştüğünü söyledi.

“Delirdi mi bu kadın?”

Aslında öyle olmadığını anlattım. Rıza’nın gözlerine bakamadım. Bakışlarımı Hüsniye’ye, taşların arasındaki sararmış otlara kaçırdım. O şaşkın, kırgın baktı bana. Kaynanamla anlaşamadığımızı bilirdi ama belli, böyle konuşacağımı beklememişti.

El fenerini aldı, o da yola düştü.

Hüsniye’yle oturduk.

“Talip kaynanama, Rıza Abi kayınbabama benzemiş yenge.”

Rıza’nın bakışları gözlerimden gitmedi. Hüsniye de farkında, o da sustu. Hasan Amca’yı yoklayıp gitti yine. Ben yıldızlı göğü, ayı seyrettikçe Rıza’yı düşündüm. İçeriye geçtim. Hasan Amca’nın mırıldanışını duyunca kapı önünden seslendim. Ses vermedi. Merak edip odaya girdim. Yavaş yavaş yanına yaklaştım. Kıyafetlerini çıkarıp ayakucuna koymuş. Yorganı da göğsünden az aşağı sıyırmış. Gömlek cebinin denk geldiği yerde bir mendil. Bir ucu gül, bir ucu bülbül işlemeli. Yerinde mi diye sağ eliyle uykuda yokluyor. Kapıdan çıkacakken sesini duydum, “Gülsüm,” dedi, “gitme. Beni bağışla.”

Gözlerime yine Rıza’nın gözleri geldi. Dayanamadım, köprüye kadar yürüdüm. Kuşburnuya da dereye de ay düşmüş. Ama öteler karanlık. Kimseler görünmüyor.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Şenay Yılmaz
Niye bitti 😔 kapının zırzası itibariyle ben de girdim bu öyküye,yarım kaldım sanki
1:48 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR