Babamın Bıyığı
27 Haziran 2019 Öykü

Babamın Bıyığı


Twitter'da Paylaş
0

Aynada bu yüzü görür görmez anladım onu terk edeceğimi. Ama ona bir şey söylemedim. Bu yüzü tanıyordum. Kendini arayan Alaaddin, ROM’u yanımdaki garsona sorarken bu yüzü görmüştüm. Anlatılanlara göre Leyla’sını kum tanelerine soran Mecnun’un yüzünde de aynı ifade varmış. Ama bunu babamın yüzünde, en çok da onu bekleyen annemin yüzünde görürdüm.  

 Babam, bilmediğimiz bir nedenden dolayı sigarayı bıraktıktan sonra sürekli bir şeyler arardı. Ellerine, ceplerine, sağa sola, annemin çeyizliğinden kalma vitrine, vitrindeki çeyizlik bardaklara, bardaklarının üzerinde durduğu camdan üç rafa, raflardan ve üzerindeki diğer şeylerden geriye kalan boşluklara bakar dururdu. Vitrinin aynasına yansıyan yüzünün çizgilerinde bilmediğimiz bir şeyler arardı sanki. O ne görürdü hâlâ bilmiyorum ama ben, babamın yaşından önce olgunlaşan insanları hatırlatan kırlaşmış saçlarını, simsiyah kaşlarını ve üst dudağını geçmeyecek şekilde kesilen bakımlı bıyığını izleyip dururdum. Daha doğrusu annemle anlam bulmaya çalışarak izleyip dururduk.

O kadar uzun bakıyordu ki, babamın bir zaman makinesinde arar gibi geçmişin özlenen bütün güzel günlerini aynalarda aradığını düşünür olduk, bir süre sonra da babamın aradığı şeyi ayağa kalkar kalkmaz unuttuğunu. Çok geçmeden de onun için önemli olanın aramanın kendisi olduğuna inandık.

Ben diğerlerinden farklı olarak babamın Faust gibi şeytanla anlaşma yapmış olabileceğini de düşünürdüm. Çünkü babamın bir gece rüyasında Pir’i gördükten sonra namaz kılmaya başladığını biliyordum. Babamın gür ve pala bıyığını üst dudağını geçmeyecek şekilde kısalttıktan sonra aniden rüyasında Pir’i görmüş gibi namazı bıraktığını da o günlerde annemden öğrenmiştim. Annem, varlığından emin olamadığı ikinci Pir’den bahsederken ben içten içe ikinci rüyadaki şeyin, Pir kıyafetine girmiş Şeytan olduğunu düşünürdüm. Faust’un uyanıkken gördüğüyle babam uykusunda anlaşmış olmalıydı.

Her şey esen bir rüzgârın önüne katıp getirdiği yaban otları gibi kafamızın içinde dağınık bir hâlde günlerce dururken babamın hayal meyal uzun hâlini hatırladığım ama yavaş yavaş kısaldığını hiç mi hiç zihnimde canlandıramadığım bıyığına kafayı taktım.  Babamın rüyasında bir Pir’i gördüğü gecenin sabahına uyanır uyanmaz bıyığını kısalttığını düşünürdüm. Annemse kesin bir sesle gerçeğin bu olmadığını, babamın bir kere bıyığı yüzünden ölümle tehdit edildikten sonra bizleri düşündüğü için kısalttığını söylerdi. Tek seferde değil de yavaş yavaş kısaltmasının nedenini de kendi yüzüne alışmak istiyordu, şeklinde açıklardı. Ama bence babam yeni yüzüne hiçbir zaman tam olarak alışamamıştı. İnsan yıllarca yüzünde gururla taşıdığı bir sevincin kaybolmasına ne kadar alışabilirse babam da o kadar alışmıştır, derdim. Babamın son kez evden topallaya topallaya(Neden topallamaya başladığını annem hiçbir zaman anlatmadı ama bunun da onlarla ilgili olduğunu biliyordum.) çıkmasından sonra onların yoğun yaşadığı mahalleye gidip bağırarak küfretmesinin nedeni de bu, derdim. Hiç alışamayacağı aynadaki o yabancı yüzü onlar yüzünden taşıdığını bilen herkesin çalması gereken kapıyı çalıp eski yüzünü istemişti. Alıştığı yüz, alıştığı hayattı onun için. Zaten hayat alışkanlıklardan ibarettir. Ama alışmadığı hayatını da oracıkta alacaklarını bilmiyordu.

Tutkuyla arayan kimsenin sonunda ya katil ya da kahraman olacağını biliyordum. Ünlü Rus katil Raskolnikov'un gazetelerde sürekli işlenen hayatını, bir ağayı daha öldürüp tekrar kayıplara karışan İnce Memed adlı eşkıyanın gazeteleri yine meşgul ettikten sonra sonsuza kadar kahraman olarak yaşayacağı köşesine çekilişini o an giyinmiş bir şekilde yanımda duran sevdiğime anlatmak geçti içimden. Ama bunun yerine bir kalede yıllarca gelmeyen bir düşmanı bekleyen Drogo’nun ağızdan ağza aktarıla gelen hikâyesini düşündüm. Hangisini anlatmanın daha iyi olacağını kestiremedim. Bu iki hikâyeden hangisini anlatmam gerektiğini, ancak Aschenbach gibi yaşadığım şehri terk edip başka bir şehrin sokaklarını arşınlarken anlayabileceğimi düşündüm. Tebdili mekânda ferahlık olduğunu bildiğimden, damatlığımı giydiğim aynada yüzüme bakarak başka mekânlarda cevap aramaya karar verdim. Ben, açık etmediğim bu kararı verirken o, keklik ve avcı meselesini anlattı. Sesini en son orada bıraktım. Babamın bıyığının çığlığını aramanın bende tutkuya dönüştüğü o aynanın önünde.

Zaman zaman yer üstüne çıkan zaman zaman tekrardan yer altına inen Erzurumilerin babamı öldürdüğünü ilk günden beri tanıdığım herkes biliyordu. Beni, onlar tarafından öldürülmediğine ikna etmeye çalışmalarının nedenini gerçek anlamda anladıktan sonra rüyalarımda onların peşine düşer dururdum. Kimi zaman intikamını alırdım kimi zaman da onları kıstırmayı düşünürken onlardan biri tarafından yakalanırdım. Saçlarım tutup sırtımı duvara dayayınca yer altından çıkmış bir kimsenin kokusu tüm yoğunluğuyla burnuma dolardı. Kolunu boğazıma bastırırken Nietzsche bıyığımı çekerdi. Sadece onlar tarafından kullanıldığını herkesin bildiği, babamın ölümünden sonra kapımıza da bırakılan kavisli bıçaklardan birini hiç tereddüt etmeden böbreğime saplardı. Bıçak her saplandığında ruhum hafiflerdi. Bütün bir hayatın yükünü bu dünyaya bırakıp arzu ettiğim ölümü bulacağımı düşünerek katilin yüzünü zevkle izlerdim.

Ama rüyalarımda ne kadar hafiflerse hafiflesin hiçbir zaman ruhumun bu kadar hafiflemediğini, yere tam düşerken uyanmam gereken şu kaldırımda şimdi sere serpe uzanmış bir hâlde fark ediyorum. Geçmişte kendimi Onegin’e benzetirdim. Düelloyu kazandıktan sonra sevdiğime döneceğimi düşünürdüm.  Birkaç gün sonra beni affedeceğini de.  Şimdi düelloyu kaybetmiş Lenski gibi kan kaybediyorum. Arayanların aslında üçe ayrıldığını şimdiye kadar anlayamamamın üzüntüsü ve ona hiçbir şey anlatmamamın pişmanlığı kaldırımdan akan kana karışıp yol alırken, babamın bıyığını düşünüyorum. Feryadı hiç susmayacak babamın bıyığının hayaleti yerini benim hayaletime bırakınca bir aynanın karşısında bıraktığım yüzün de lanetli tutkuya bulaşacağını acıyla hissediyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR