Göğü ortadan ikiye bölen, şiddetli bir gök gürültüsünün büyük gümbürtüsünden sonra çıkagelen bir kâğıt adamdı o. Kâğıtlardan örülmüş bir beden üzerinde gezinen haylaz sözcükler. Ekose gömleğinin cebinde tadı bozulmuş, şekli değişmiş bir pamuk şekerinin bir anlamı olmalıydı? Öyle güzel bakışları vardı ki, baktığı yeri genişleten sözcükleri yakalayan buğulu o gözler…
Gökyüzü ayrılmıştı. Parçaları yerdeydi. Hayır, yere doğru ivme kazanan bir rüzgârla oyun oynuyordu. Eski bir fotoğraftan çıkan bugüne ait olmayan kâğıt bir adam. Islanan bedenini kurutmak için güneşli bir yer arıyordu. Güneş de yok olmuştu. Kırlangıçlar da kaçmışlardı tıpkı öteki kuşlar gibi. Güneşli bir yer bulmalıydı. Eski bir fotoğraftan çıkan bugüne ait olmayan biri.
Kâ-ğıt
A-dam
Söz-cük-ler
Ab-ı hayat suyu ile yıkanmak isteyen portrelerin duraklarında, yüzünü yağmurunu bırakmayan gri bulutlara dönmüştü kadın. Elinde parıltısını kaybetmiş, gözyaşlarıyla ıslanmış eskimiş bir fotoğraf tutuyordu. Fotoğraftaki yüzü en son ne zaman görmüştü, ne zaman anmıştı? Bir tablonun birbirine geçmiş, uzaklara çağıran donuk renginde mi? Yoksa bir düş malikânesinin içinde vanilya kokusu yayan buhurdanlığındaki tütsülü akşamında mı?
Fotoğraftaki yüzün ayrıntılarını tam olarak anımsayamıyordu. Öz bilincinden yoksun bir duygu yumağıydı yüreğinde kalan yegâne iz. Dingin ve alabildiğine huzur yayan pürüzsüz bir an dokusu... Fotoğraf ısrarla sepya rengi zamanlara bırakıyordu kadını. Geçmiş albenisini yitirmişken sabahtan, söylenecekler söylenmişken çoktan bırakamadığı bu fotoğraf yeryüzündeki özlemlerinin bir deliliydi âdeta.
Antik bir doğu şehrinin içinde, yolları bir zaman kesişmiş iki yürek... Eskimeye yüz tutmuş sarayların mermerlerinde yankılanan balatların içinde karaltıya dönüşen o tatlı geçmiş görüntüleri.. Vergilius'un yazdığı bir kır şiiri gibi ya da uzak dağ yaylalarında koyunlarını otlatan yalnız bir çobanın kavalındaki yanık türkünün nidaları misali akıp giden o fotoğraftaki yüzle paylaştığı uzak anlar kıpırdanıyor bir bir hafızasında.
Geçmişe sürükleniyor kadın. O zamanlar şakaklarına kırlar düşmemiş daha genç adamın. O doğu şehrinde askeri görevini yaparken, savaşta, ayağında mayın patlamış ve ayaklarını kaybetmişti. Adam bu kan donduran, hazin olaydan sonra, genç kadın da dahil olmak üzere herkesi teker teker çıkarmıştı hayatından. Kadının bundan sonraki tüm çabaları yersiz ve anlamsız kalmıştı.
Yıllar sonra gelen bir telefonla, adamın hayata gözlerini yumduğunu öğrendi. Bu ani ölüm sathında, kalbindeki saf sevgisinin acısıyla kalakaldı kadın. Bir mezar taşının başında, ölüm rengi bir hale kuşatmıştı her yanını. Varlığın elini bırakmıştı adam. Gerçekten gitmişti ve yoktu. Onun yaşıyor olduğunu bilmek, arada sırada ablasından haber almak yetiyordu kadına. O, sevginin sahiplenmekten ötede duran büyük evreninde durmayı öğrenmişti.
Cebindeki fotoğrafı çıkardı yağmurdan sonra. Onun yüzüne bakmak isterken fotoğrafta adam yoktu. İrkildi birden. Gölün kenarında duran o karede her şey yerli yerindeydi ama adam yoktu. Kadın yukarı kaldırdı başını gök yoktu, dağılan parçaları da yoktu. Fotoğrafı attı elinden ve kendini kaybedercesine koşmaya başladı.
Bu-ruk
Ka-dın
A-ra-yış-lar
Akşam ağır ağır iniyordu. Yaşanmışlığın sahte parıltısı karışıyordu zamana ve kadının gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Hayat mı onu harcıyordu, o mu hayatı? Adamın ruhu, zamanın ölçüsünü yitirdiği bir dönemecin içinden vuruyordu dalgalarına. Onun sıcak sesi, boğuk bir gürültünün içinden geliyordu.
Ölümün, geçmiş ile şimdiyi bir bütünselliğe bıraktığı yerde genzindeki acı tadı hissediyordu...