Paris.
Otelimiz Montparnasse’da, sessiz bir sokağın ortasında. Tatlı eylül rüzgârlarının peşinde, Modiano’nun1 izindeyiz.
Otelin yeşil duvarlarında pembeli beyazlı, çiçek çiçek tablolar. Kahvaltı salonu hemen girişte. İki kişilik masalar küçük ve iddiasız.
Eşimle sabah erkenden kahvaltıya iniyoruz. Portakal suyu, sade kahve, kruvasan, tereyağı, reçel. Güzel. Yanımızdaki masada konuşkan bir Fransız çift var. Kadın bıcır bıcır anlatırken, bir yandan da tereyağı sürdüğü güzelim sandviçi sütlü kahvesine batırıp çıkarmaya başlamaz mı? Şoka giriyoruz! Ucu ıslanınca kirli süngere dönüyor sandviç, tanınmaz hale geliyor! Kadın bir de hapırt diye ısırmaz mı… Buruşan yüzlerimiz, dehşete kapılmış gözlerimizle bakakalıyoruz.
Sandviç gece rüyama giriyor, o kirli sünger haliyle beni sarıp sarmalıyor, beraber kahveye batıp batıp çıkıyoruz, batıp batıp çıkıyoruz…
-------------
Kış.
Üç arkadaş Beyoğlu’ndayız. Canımız simit çekiyor, çıtır çıtır, taze simit, yanında da sıcacık çay.
Neşeli gürültümüzle, alt alta, üst üste erkek patırtımızla Simitçi Dünyası'na dalıyoruz.
Genç, esmer garson simitleri, çayları sabırsız masamıza diziveriyor. Simitlerde çocukluğumuz, çaylarda dostluğumuz, kendimizden geçiyoruz.
Yan masada kadınlı erkekli kalabalık bir turist grubu oturuyor. Tahminen Avrupalılar.
İspanyolca konuşuyorlar. Orta yaşlı, efendi tipler. Bakışlarında turist merakı ve tazeliği, tabaklarında bölünmüş simitler. Çay bardakları acemi dudaklarına dokunup iniyor.
Sıcak simidin ucundan koparıp, kahkahalar içinde çayıma batırıyorum. Uff, simit çayı anında benimsiyor, Allahım bu ne uyum, bu ne bileşim, yumuşayıverdi simit. Çayın şekeri de hamuruna oturmuştur şimdi... Tam ağzıma atacağım… Turist masasından bir kadın, elinde simit parçası, dehşete düşmüş gözlerle beni izliyor.
Bakışları bir yerden tanıdık geliyor.
[1] Patrick Modiano. 2012 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Fransız yazar.


.jpg)



