Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Ağustos 2017

Öykü

Barış Yarsel • Çırak

Oggito

Paylaş

46

0


Kapının hemen yanı başındaki duvara kirli beyaza çalan bir koç kafası yerleştirmişler. Çırağın sakarlığından olsa, nazar boncuğu alnındaki soluk kırçıla denk gelmiş. Ustası görmemiş, gördüyse de kızmamış. Göz kapakları yarı açık kalmış kelle, hava kararmak üzereyken aralık kalmış ağzından görünen dişleriyle, ilk anda gülümsüyormuş gibi görünüyor. İnsanı yanıltan görüşün ardından kelleye bakışlar sakinleşince, gözlerin aslında yağlı kâğıtlara, Bursa bıçağına, kemikleri ufalayan satıra, yazar kasanın konduğu ufak masaya, müşterilerin kıyma çekilirken beklemesinden daha önemli bir işe yaramayan üçlü koltuğa baktığı, ustanın üzerinde katılaşmış kan damlaları ve sarımtırak ilik parçalarının oluşturduğu ekşi kokuya kendini adamış bir uyumla dükkânı izlediği anlaşılıyor. Çırak bir eli S kancada, diğer eli et parçasında, buraya giren bir daha çıkmak istemezmiş gibi dikiliyor. Zaten ne diye uzaklaşsınlar. Radyonun cızırtıyla türkü yuvarladığı, geride tezgâhın ardında demlenen çayın buharının camlara tutunduğu dükkânda sırasını bekleyenlerin ağırlaşan kafaları, açılmaya direnen gözleri zorlukla kapının tam karşısında büyük bir vadideki köyü görüyor. Köyün içinden nehir akıyor. Yapacak başka işi yokmuş gibi akıyor da akıyor. Aktıkça çırağı serinletiyor. Çırak ahşap bıçak kütüğüyle kamaşıyor. Köylüler mutlulukla hayvanlarını otlatıyor, hayvanlar aceleyi unutmuş, öğrenmişlerse de hatırlamazlıkla, göklere değen gebeşlikle otları kalın dudaklarıyla çekiyor, koparıyor. Ekinler düşen yağmuru kucaklıyor. Evleri sarmalayan yüksek dağların tepesinde uzakta ufukta bir ince yol gözükür gibi. Yol o kadar aşılmaz değil. Çayırların ardında, buradan bakınca sabah erken yola düşülürse birkaç saat yürüyüşle tepeye çıkıp gidilebilir. Bakışları kapıya kayıyor. Başı böyle uğuldamasa, olur mu olur. Taze ottan kana durmuş etlerin kokusu, tepsinin rengini kanı iyi göstersin diye gözü alan parlaklığı olmasa, ustanın anlattıkları kafasının içinde dönüp durmasa. Hangisi döştür, hangisi tıraştır, şak diye anlayacak kıvama gelse. Gelemeyecekse de bunu anlasa da gitse. Bu kebaba iyi gider, bu kıymaya sürülür gider diye, hiç duralamadan söyleyecek olsa. Böyle böyle gönlünde hafifliğiyle giderdi köye. Aklını dükkâna geri getiren ses günün ilk müşterisi içeri girince düştü. İçeride koç kafası asılı tek dükkân bu muydu. Ustası onaylarken sesinde dikkat çekecek herhangi bir belirti, öfke veya bıkkınlık yoktu. Ne de olsa semtte gençten askerin bol kepçe gezinmesi normaldi. Ara sıra dükkânda tüfeklerini beyazlığı bozmaya yeltenmiş gibi rengi kahverengine dönmeye başlamış koltuğa dayar, ayak ayak üstüne atıp çay söylerlerdi. Ustasının baş işaretiyle yandaki çay ocağından bardakları kapıp getirmek üzere koşardı. Koştukça köyle arasındaki mesafe azalır gibi terlerdi. Bardaklar şıngırdamaz, koyunlar melerdi. Çayıra da böyle hızlı çıkabilirdi. Duvarda güneşin vurduğu evden gün ağarmadan yola düşse, kapıdan bakınca hafif bayıra yön veren çimenliği aşınca gözüken yola ulaşır, dağları aşmak için geçide varması aynı günün gecesini ya bulur ya bulmazdı. Hele nehrin inceldiği yerden buz gibi suyu yüzüne vurdu mu, arkasından tekere vursalar yetişemezlerdi. Asker, postalını dipçiğe dayamış çayı höpürdetip şekeri dişlerken, göz ucuyla kendisine mi bakardı. Ustası hal hatır ile dikkati kendine çektiğinden komutanın (dükkânda her asker bir komutandır) gözleri yüzüne çarpmamıştı. Koç başı uyku mahmuru bakmaya devam ediyor, günün nasıl geçeceğine dair kimselerin fikri yokmuş gibi dükkânın dışından ağır bir sessizlik kapıya abanıyordu. Hafif rüzgârdan olsa, girişteki boncuklu ipler şıkırdıyordu. Böylesi esinti nehrin yanındayken belirirse, Allah biliyor birtakım esrarengiz çalı kıpırtısından, üzerine eğilecek titrek kavak dallarına, geride bıraktığı evde ardından belirecek taşkınlığı, sonrasında koşuşturmada devrilecek kovaların ve ters çevrilmiş sepetlerin üzerinden atlayıp ağılın hemen yanından avludan fırlayıp peşinden koşacak kalabalığın birer tehdit gibi çınlayacak ayak sesleri de böyle çıngırdayacaktı. Götürülen altı köylünün ardında kalanların arasından babasını, amcasını arayacaktı. Bıraksalar, güneşin altında siperliği parıldayan tabura tırmanacak, her birine tanıdıklarını soracaktı. Yan yana dizilmişlerin arasına karışacak, kollarından gözlerinden tutup köye geri indirecekti. Kulakları üç yüz, belki dört yüz askerin bir arada mermi sesinin gürültüsünden patlamayacaktı. Gözlerindeki teri siler silmez, nefesini kendisini göğsüne vurmaktan sakınmayan, her vuruşunda büyüyen kalbiyle sıkı bir alışverişten koparır koparmaz nehrin kenarına boylu boyunca uzanıverdi. Görüp gördüğü resmin bu kenarıydı, bundan sonrası ya kerimdi. Kasabın semti yıllardır askere aşinaydı. Sokaklarda asker yeşili gözüktüğünde dükkânlarından çıkanlar, evlerinin pencerelerinden kafasını uzatanlar, tahta arabalarda çorap, tırnak makası ve ıvır zıvır satanlar, kenarda köşede düşlerden düşlere peşlerinde resmi görevliler varmışçasına huzursuz hafif uykularda sayıklayanlar irkilir, açık seçik duyulmayacak mırıltılarla söylenmeye, elleriyle terslenmeye, kafalarını iki yana sallamaya, dişlerini damaklarını inceden sızlatana dek gıcırdatmaya başlardı. Birbirlerini dürterler, taburun önlerinden hazır kıta yürüyüp geçmelerini öfkeli bir sessizlikle izlerler, sert adımların son yankısı sokakta görünmez olunca havada hep birlikte tutulup da tam dayanılmaz noktaya gelindiğinde salıverilmiş hep bir ağızdan dev rahatlama nefesi gümbürderdi. Şimdi kıymasını tek sefer çektiren çift pırpır ayaklanırken elindeki eti sarsak sarsak kancaya itiştiren çırağı göz ucuyla yakalayıvermiş olacak, bakışı anlamlı biçimde uzamıştı. Askerin gözbebeklerinin hararetle kendisine sarıldığını hissetti, nefesini tuttu, kafası çatlamış da alnından ince bir çizgi yanağında yerini bulmuş gibi çarpık yüzünden ne düşündüğünü anlayamadı. Akşam karanlığının sokaktan içeriye dalan, zar zor işitilen kavga mırıltıları arasında tezgâha hediye ettiği gölgelere sessizce teşekkür etti. Bütün gece ayakta beklemişlerdi, tepenin ardından biliyordu ki dağın öbür yanına yol veren bir geçit bulması uzun sürebilirdi. Bir an önce ıslanan ayaklarını kurutmalı, tekrar yola düşmeli diye düşünürken aydı. Artık arkasına bakmasına gerek kalmadı. Takip edildiğine işaret eden sesler kesildi. Yamaca ayın gölgesi düşmeye başladı. O günün sabahında kimselere haber vermeden, tıpkı doğal bir seçilimin tek sonucuymuş gibi kendiliğinden çıkıp gitmeyi kurmuştu kafasında. Askerler kasabaya indiklerinde halkta dalgalanma olmuştu. Attıkları adımların sesi binalardan yankılanıyordu, marşlarının sözleri göğsünde patlıyordu. Arada birkaç kişinin üzerlerinde kül kokusu var dediğini duydu. Ara sokaktan biri fırladı, yüzünü kapatmıştı, bir an gördüğü gözlerinden yaşıtım olabilir dedi. Elindeki parlamayı, ardından havada süzülürken sıcak bir dalganın yüzünü yaladığını hissetti. Şimdi siz yanın, diye bağırtı yükseldi. Karşıdaki ara sokaktan diğerleri yaklaştı. Gökyüzünden, çatılardan, şenlik günü veya geçit töreni izlemeye gelmiş gibi ağaca çıkanlardan şişe şişe yalaz yağmaya başladı. Askerlerin disiplinli şaşkınlığına, yürüyüşlerinin heybetli monotonluğuna bir anda her taraftan koşup yeşil ne varsa ateşe verenlerin çığlığı eklendi. Ellerden ele, kollardan kola herkes karmaşaya koştu, kimi diğerinin üzerine çıktı, diğeri yanındakinin altında kaldı. Üç elin sayabildiği sayıda bereli artık alev alev, bir o yana bir bu yana koşmaya başladı. En önlerindeki pırpırlı kendini kenardaki barakanın önüne atabildi. Dükkânlardan ustalar, kaldırımlardan arabada hıyar satanlar, hemen yakındaki kasetçinin ütülü sarı pantolonlu, geniş paçalarını savurup şehirdeki müzikhollerde hangi ünlülerle arkadaş olduğunu anlatmaktan bıkmayan sahibi ilk askerin kafasında patlayan yanan şişenin kavrulmuş kâğıdını önlerine fırlatan kararmış cam parçasının vızıltısıyla birlikte başladı koşmaya. Kimi dükkânlara kaçtı, kimi manganın geldiği yöne koşuyordu. Çırak o anda hiç bitmeyecek bir rüyadaki diyarda yanan insanları izliyordu. Ona ağaçlar tarlalar binalar yanar demişlerdi, doğru olmadığını aylar önce bir sabah at arabasından eşyalarını indirenlerden öğrenmişti. Gece olunca uzaktan ince motor sesi gelir, bazen o bile düşmez kulaklara, birazdan olacakların havadaki sinsiliğini uzanır da koklarsın. Bahçelere bahçe denemeyecek çalılarının renksizliğine helal olmuş hakileri görür gibi olursun. Sonra son bir hışırtıyla alev alan ahşap kokusundan tıkanır genzin. Kendini dışarı atarsın da görürsün. Bütün köyün rengi parlak turuncuya vurmuş. Gecenin karanlığı hısmının, oğlunun, kızının bedeniyle aydınlanmış. Kimi inanmış kimi görmezden, yetmemiş duymazdan, o da yetmemiş bilmezden gelmiş, kamudur derlermiş, sevdiğinden böyledir, bir bildiği vardır da böyledir. Alacağını alır, vereceğini bin bir güçlükle vermeyebilir. Yananlardan yana bakmamaya döner, ölülerinin kül kokusunu sessizce içine çeker. İşte birileri varmış da gözlerini devlet memurlarından ayırmazmış. Özel günlerde, sıradan günlerde, düzenli birliklerin geçit törenini izler, karakolun garajından o kamyon kaçta çıkar, römorku nehre kaçta getirir, milli günlerde karakola toplu yürüyüşü nerede yapar hepsini aklına yazarmış. Demek, başka türlü imkânı yok diye düşünüyordu çırak, karşısında haykır haykır yanan etlerini çimdikleyenleri, yerde bir avuç toza, bir yudum suya rastlarım diye yuvarlananları kıpırdamadan izlerken, yüzleri kapalı topluluğun duvara fıs fıslı boyayla ölülerimizin dehşeti düşmana korku saçıyor yazıp ara sokaklara döndüğünü gördü. Dükkânların kapalı kepenklerinin ardında, karanlıkta tezgâh altlarına sinenleri hissetti. Yaklaşan siren sesinin, evlerden tek tük bağrışmaların arasına o da kendi sığınağına yöneldi. Koşacaktı, koşacaktı, koştu, koştu. Yalazlardan çayırlardan yokuşlardan kaçtı. Zorlayıp zorlayıp hafiften kanırtarak yükselttiği kepengin altından sürünerek dükkâna girdiğinde fark etti. Kapının hemen karşısına köyün fotoğrafından boyanmış rengârenk tablosunu asmışlardı. Elinden et parçası kaydı gitti, diğer eli S kancayı sımsıkı tuttu.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hırvatistan, dünyanın ilk ücretsiz oku..Metin Rudar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğur Ugan

17 Nisan 2026

Dinçer Güçyeter: "İnsan, geçmişinden n..

Misafir işçi olarak Almanya’ya giden anne-babasının sessiz kalmış hikâyesini, üç kuşağa yayılan bir göç anlatısı olarak romana dönüştüren Dinçer Güçyeter ile Türkçe çevirisiyle “yuvaya” dönen “Almanya Masalımız..

Devamı..

Emperyalist Savaşlara Kitlesel Direniş..

M. A. Karlin

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024