Kurşunlu Camiden Heykel’e doğru yürürken Deli Bekir yolumu kesiyor, “Kurbanda ipi benden alacaksın unutma,” diyor. “Elbette,” diyorum, “merak etme sen.” Yüzünde belirsiz bir sevinç alevlenip sönüyor, politikacılar gibi elimi sıkıp başka birinin daha yolunu kesiyor. O bunu yılın on iki ayı herkese yapıyor, önüne gelene kurban ipi satıyor. Küçük kentin minik evindeyim. Mutfağı, üç taraf pencereyle daracık balkona eklemişler. Sokak bu baştan öbür uca en iyi buradan görünüyor. Köşedeki Taş Ev’e omuz vermiş apartmanın giriş katında oturuyor kadın; günde belki yirmi kere pencereyi açıp sokağa bir şeyler çırpıyor. Önce pencere açılıyor, sonra iki yorgun kol çıkıyor dışarı; kimi zaman bir kazak, kimi zaman bez parçası, kimi zaman başka şeyler… Eline ne geçerse kuvvetle çırpıyor. Poşetleri, çamaşırları, masa örtülerini hızla silkeliyor. Çırptığı her şeye, inatçı bir böcek yapışmış da gitmiyormuş gibi dakikalarca çabalıyor.
Penceremden sağlık, huzur, mutluluk dilekleri giriyor içeri. Çocukların gözlerinden, büyüklerin ellerinden öpülüyor. Kurbanlar sabahtan kesildi, derin dondurucular onları bekliyor. Bekir beni aramış mıdır acaba çarşıda? Kısa sıcak ziyaretler yapılıyor, ateş almaya gelmiş gibi. Tam kahvemi yapmış, kitabın başına oturmuşken zil çalıyor. Tatlı yeyip tatlı konuşalım mı? Hadi konuşalım bakalım. Çocuklara tutacak bayram şekerim var mı evde? Yok. Kapıdan uzaklaşıyorum, ayaklarımın ucunda kedi gibi mutfağa kaçıyorum. Biri “Nasılsınız ?” diye bana mı soruyor? Vallahi ne olsun yuvarlanıp gidiyoruz işte. Afiyettesinizdir inşallah. Elbette afiyetteyiz. Hepimiz afiyetteyken kadın yine pencerede. Bayram seyran dinlemiyor, olanca gücüyle çırpıyor elindekileri. Çocuklar büyümüş maşallah. Büyüdüler ya, pilav gibi saçıldık her birimiz dört bir yana. Kolonya alır mıydınız, içiniz ferahlar? Ama o da yok bak şimdi evde. İki güne bir tıraş olduğum zamanlar. Memuriyet yılları. Banyo dolabında hazır duran Eyüp Sabri’nin limon kolonyası. Kaç hafta oldu kurban biteli? Saymadım. Karışık rüyalar arasında gece yarısının sessizliğini kadının çırpma sesleri yırtıyor. Pencereye koşuyorum. Kadının, bugüne kadar hiç görmediğim kapkara bir yastık örtüsünü, canı canına sığmadan telaşla çırptığını görüyorum. Sabah, öğlene doğru anca uyanabildim. Önce kahvaltı, sonra biraz okuyup dışarı çıktım. Hava kapalı. Arasta’dan Heykel’e yürüyorum. Kurşunlu Cami yanında taziye sırasına girmiş insanlar. Yaşlı kadını bir sandalyeye oturtmuşlar. Yanı başındaki adam ayakta; ikisi de bitkin, ikisi perişan. Uzun, upuzun kuyruğun en önüne yine erkekler girmiş sıraya. Deli Bekir’in sırtında yine o kirli paslı üniforma. Bulduğu her çeşit paslı madalyayı göğsüne, yakasına takıp takıştırmış. Büyük bir ciddiyetle işini yapıyor; taziye kuyruğundakileri sıraya sokuyor. Bazen, ”İlerleyelim Beyler,” diyor, bazen, “Bekleyin, acele etmeyin,” diye uyarıyor. İyice yaklaşınca, “kKimin cenazesi bu?” diye sorduğumu Bekir bakışlarımdan anlıyor. "Şu oturan kadının kızı,” diyor. Donuklaşan yüzüme bakmadan kulağıma eğilip, “Benim iplerin hiç günahı yoktur bu ölümde,” diyor. “Gece uyurken kocası bastırmış kadının yüzüne o yastığı, diye ekliyor.






