kuşbakışımca penceremin dibinden rüzgâr gibi geçendi norma jeane! bazıları sıcak sever, bazıları marilyn’i yâni, yâni sarışınları düşlerken, kapım çaldı, açtım, marilyn monroe! “ah! çok sıkıştım…” şoktayım! bu o olamaz; gözlerime ve dahi kulaklarıma inanamıyorum: tuvaletime işeyen norma jeane mortenson! biraz sonra taharet musluğunu o narin, o zarif, upuzun ve ipincecik sol eliyle açacak, sağ eliyle de.. aman tanrım… “çok sıkışmıştım, zor attım eve kendimi; sen n’aptın?” hiç. “nasıl hiç!” seni bekledim. “nasıl buldun saçlarımı?” platin olmamış yine! “eee öyle birden olmuyormuş; en az bir-iki yıl…” on iki kez gittin zâten! “n’apalım, kolay olunmuyor platin…” bu kerata seni yoluyor mu ne ? “yok canııım, acemî-usta!” ne demek bu? “fön çekmede usta, boyamada acemi!” başkasına git öyleyse… “hem yakın hem efendi çocuk bu.” civciv gibi dolaşırsın o zaman! “beğenmedin mi?” beğendim sarı olarak… “sarııı” - lacivert - “en büyük…” griye bile çalamadı saçların! “zamanla oluuur; takma…” niye takmayacakmışım, hayret! her gidişte bu kez tamam diyorum içimden, nerdeee… “e gel sen boya o zaman!” getir boyayı, ondan iyi boyamayan namert… “hadi canım ordan; kuaför müsün ki sen?” o kuaför mü sanki? “kuaför tabiî; taş gibi belgesi asılı duvarda.” çakmadır, çakma… “ne o, hani bu halimi de beğeniyordun, sarım diyordun!” sen güzelsin, her hâlin güzel, o ayrı… “hadi ordan, yeşile boyatayım de gör!” boyat, sanki boyatmadın daha önce kızıla. “alev alev yanıyor güzelim diyen kimdi!” dedim, dedim, tamam; ama ne çarşaf kaldıydı ne yorgan yastık ne havlu bornoz ne… “sevişirken şikâyet etmeyen kimdi!” girme oralara, o başka; senin platin olacağın-molacağın yok. “ne sabırsız şeysin sen!” ya sabır çekmekten, dişlerimi sıkmaktan diş kalmadı ağzımda! “hadi ordan, bir bardak su ver, dilim-damağım yapıştı üç saattir…” bir bardak suyu da mı yoktu soyguncunun! “dışarıdan yemem-içmem, bilirsin.” çay da demledim ama bayatlamıştır. “kahve keyfi yaparız.” keyif mi bıraktı adamda senin şu usta-acemî! “amma da kafaya takıyorsun haaa; dur daha bir yıl oldu!... ölümüme yetişir herhâl! “yel alsın ağzından.”
rüzgâr gibi geçen sarışın, karımmış. aslında bu hâli de pek hoş. platinden caysam mı ne? beyaza çalan en güzel renk o.. n’apıyım, bana da sorduydu… esmer teninde güzel duracak, eminim. pek erkek işi değil böylesi, ne ki saçımı kesen, sakalımı düzelten, sırt ve göğüs kıllarımı alan da o. hayat müşterek. benim de onun saçlarını boyamışlığım vardır. bazen aklımdan geçmiyor değil, platin boyayı almak, bir gün onu ikna etmek ve de boyamak. korkum, tonunu tutturamamak! ne var yâni, bana da bir-iki yıl süre verilse, ben de kuaför olurdum.
“istersen kahveyi ben yapayım?” yok, yok, nescafe yapacağım, halim yok. “sanki kuaförde üç saat sen oturdun!” pencere önünde dikildim ya bir o kadar!… “zorun ne.. televizyona baksaydın, kitap okusaydın, bir şeyler atıştırsaydın…” dedim ki, bu kez tamamdır. “erken heyecan seninkisi.” yâni iki yılı tamamlatacaksın! “yok, yok, iki yıla kalmaz…” ben ölürüm! “yel alsın ağzından.”
karım da görecek, norma jeane de; o acema-acema kuaförümsü de görecek.. bu işi çözeceğim tez elden. belki uykusunda yârimin belki rüyasında belki de düşünde-gerçeğinde.. ama çözeceğim.. ne kadar aktris-artis, ne kadar çırak, kalfa, usta ya da acemî kuaför varsa kıskanacak sokaklarda, caddelerde, yollarda savururken o güzelim saçlarını, ne norma jeane ne marilyn monroe ne de sarışın, hep bir ağızdan haykıracaklar çılgınca, “platin geçiyor, platin!” diye.. göreceksiniz…






