Yazları güneye gitmeye başlamıştık. Denize on gün kadar girebiliyorduk; lise, ev, komşu kızı arasında süren gün akışımın dışında bir şeydi. Öyle bir şeydi ki, kızlar da oğlanlar gibi dışarda sigara içerek gülüp eğleniyorlardı. Etekleri bizimkilerden kısaydı ve sesleri daha gür çıkıyordu. Gezecek çok yer, yapacak ne çok şey vardı. Hava sıcaktı. İnsanlar dışarıdaydı, kıpır kıpır ve canlıydı. Güneş daha hızlı doğuyordu sanki ve bir çırpıda batıyordu.
Yüzme bilmiyordum henüz yine de uzun süre denizde kalırdım. Annem, “Suda saatlerce dikiliyorsun,” diyordu. Aslında denizden karayı, plajda uzanan insanları, aileleri, sevgilileri, mısır ve incir satan ciltleri güneşten kararıp yıpranmış gençleri; karadan denizi, dalgaları ve ufku izliyordum. Uzaklara daldıkça gözlerim, gök ve deniz mavisinin karışımında hafifliyordu kalbim. Kalbimin üstündeki yorulmuş ağırlıklar tozlaşıp uçuşuyordu, rüzgârlar gibi. Yılın büyük bölümünde küçük, çarşısı iki sokaktan ibaret, ismi ölümü çağrıştıran bir ilçede, eski bir dolabın içinde unutulmuş gibi ihmal edilmiş ruhum şaşkındı. Vay be diyordum, dünya ne büyükmüş!
En güzel, en büyük deniz kabuklarını arardım sahilde, parlak taşları toplayıp her sene yanımda getirirdim. Kışın arada ismi “odam” olan hücrede çıkarıp bakar, avucumda tutup yazın olduğu gibi ısınmalarını isterdim.
Odamda sabahları okula gitmek için uyandığımda, yatakta beklerdim bir süre! Kafamda gördüğüm rüyalardan parçalar olurdu. Ya da hiçbir şey… Tavanı veya herhangi bir şeyi izlerdim. Yavaş ve dalgın kalkışımın tersi olarak hızlı hazırlanırdım. Severek aldığım bir elbiseyi giyinmek için sabırsızlanarak dolaba asıp orada bırakırdım. İlk fırsatta giyinecektim! Hayatımın büyük bir kısmını, doktor muayenehanelerinin salonlarında geçirmiş gibiydim. Zorunlu olarak oradaydım; sakinleştirici, kısık seste bir müzik çalıyor; sekreter masasında meşgul veya öyle görünüyor, karşımdaki duvarda kocaman bir duvar saati tıkırtılarla dönüyor dönüyor, oturmuş izliyordum.
Bu hal sonraki yıllarda da değişmedi, yani ne istesem bekledim. Hatta önceleri istemeye cüret etmeyi bekledim. Şimdilerde istediklerimi, hayallerimi gerçekleştirmek için uğraşıyorum. Uğraşmak, az kalır! Gidiş yolu uzuyor, daralıyor, taşlı yokuşlarla sınanıyor ve sonuçta hüsran. Olmazsa kadere bırak, ne olacağı varsa o olsun, derler. Hey Kader, sana bıraktıklarım vardı, n’oldu onlar!
Acaba diyorum, acaba yanlış zaman mıydı? Belki de ben zamana değil, zaman bana bıraktı. Zaman dediğin geniş çaplı bir çember değil mi?
Ama esas korkum şu; ya oyun oynamayan hayal kuramayan biri oluverirsem. Zorunluluklar ve günlük rutinler arasında …mış gibi yaparsam.
İnsanların bazılarına bakıyorum. Oh, hayatları şık, rahat, her şey muntazam, tıkır tıkır işliyor! Oyunu kurmuşlar, oynuyorlar. Aslında çoğunlukla kurulu bir oyundalar, onlar kesin hakemler veya şampiyon olacak takım. Her gördüğümde yeniler, yeniler. Bir de büyük büyük sözler ağızlarında, aralarında büyük harflerle yazdırıp duvarlara asanlar var: şansa inanmam, istersen olur, imkânsız diye bir şey yoktur.
Benim arzularım pişip hazır olana kadar… Vay be hayat bazılarına ne kolay!






