Beklenen
7 Haziran 2019 Öykü

Beklenen


Twitter'da Paylaş
0

Filiz ocağa koyduğu çay demlenirken bir sigara yaktı. Dumanın halka halka dağılmasını izliyor. Bakışları dışarıda yeni başlayan kara takıldı. Hava tahminleri şaşmamıştı. Sigarası bitene kadar kar tanelerinin sokak lambasının ışığında uçuşmasını izledi. Balkondaki çiçekleri tam zamanında kuytu bir köşeye alıp üzerlerini naylonla sardığına sevindi.

Sokakta ışıl ışıl evlerden taşan sesler ve tek tük geçen arabalar. Orhan’ın kafasını gömdüğü gazetesinin sayfalarını çevirirken çıkardığı hışırtı evdeki sessizliği bozuyor. Karısı ona bakmak için salona girdiğinden beri bir kere bile başını kaldırmadı. Belli ki kar yağdığının farkında değil.

“Baksana ne güzel yağıyor.”

Adam parmaklarını sehpa üzerinde tıklatarak gazetesini okumaya devam ediyor. Gazetenin yanında eve girer girmez fırlatılan kravat. Gömleğinin üst düğmeleri açık, kolları kıvrılmış. Kesme cam bardakta iki parmak buzsuz viski.

“Kime konuşuyorum ki?”

Tül perdeyi çekerek camı açtı. Burun deliklerini yakan havayı içine çekti. Yanakları batana kadar bekledi. Adam beklenmedik soğukla ürperdi, başını kaldırarak kadına baktı.

“Nihayet,” dedi Filiz.

Orhan bir süre dışarıyı seyretti. Kadının konuşmasına fırsat vermeden yarım bıraktığı sayfalara geri döndü. Senenin ilk karına ilgisi bir anlık. Daha fazla ilgi duyduğu bir şey var mı? Bu gece gazetesinin ardına her zamankinden de fazla saklanıyor. Gelmesi beklenenin, evdeki dengeleri, iklimi altüst edeceğinin konuşulmayan endişesi mi bu? Endişeleri ortak.

“Zeynep’ten haber yok. Mesaj yazmadı. Uçuşta bir sorun olmaz umarım. Seni aramadı mı?” dedi Filiz.

Adam cevap vermeden önce okuduğu cümleyi tamamladı. Okurken dikkati dağıtılmamalı. Burnunun ucuna inmiş gözlüklerinin üstünden baktı,

“Hayır, aramadı. Bizimkinin zamanlaması yine harika,” dedi, yüzünü buruşturdu. Filiz cevap vermedi.

“Uçağa binerken haber vermemek de ne? Gelecek mi, gelmeyecek mi? Günler önceden seni de aramasa. Hem niye beni aramamış?” diye sürdürdü.

“Sana ulaşamamış. Cevap vermemişsin.”

“O gün hep toplantıdaydım, fark etmedim.”

“Toplantıdan başka işiniz yok mu sizin?”

“Ne demek bu? Bu yaşta herkese nasıl yetiştiğimi zannediyorsun?”

Filiz yüzünü ekşitti. Anlamsız tartışmalara gerek yok. Bu evde tek yorulan Orhan. O ise evin görülmeyeni. Önündeki pufa ayaklarını uzattı ve televizyonu açtı. Bir ara gözleri ekrandaki altyazıya takıldı. Derin bir nefes aldı.

“Gece fırtına olacakmış, alan kapatılmış.”

“Bir bu eksikti. Tekrar arayalım.”

“Sen arasana. Aranızda laf taşımaktan sıkıldım.”

“Bunları mahsus yapıyor, biliyorsun değil mi? Tek derdi bizi meraklandırmak. Annesinden öğrenmiştir bunları. Yine de sen ara lütfen, şimdi tutamam kendimi,” dedi Orhan ve televizyonun kumandasını aldı. Artık onu elinden bırakmayacak. Önce belgesel kanallarında şöyle bir gezinecek sonra spor programları ve kestirmeden uykuya geçiş. Gecenin ortasında aniden gözleri açılana dek salondaki koltukta sızacak, sonra karanlıkta yalpalayan adımlarla ayaklarını sürüyerek koridoru geçip yataktaki köşesine devrilecek. Uyku arasında kısa bir sarılma, birbirine değen ayaklar. Yıllar sonra ne olmasını bekliyordu?

 

Çatıların, arabaların üstünde kardan bir toz bulutu savrulurken rüzgâr camları titretiyor. Gelen gelir. Daha fazla oturmak istemiyor. Öğrencilerin sınav kâğıtları bu kafayla okunmaz. Demli çayı Orhan’a uzatırken, “Aradım. Telefonu yine kapalı. Lütfen bu sefer alttan al. Evde huzursuzluk istemiyorum,” dedi.

“Bizi suçlamasından bıktım.”

”Öfkelenmeyen ergen gördün mü hiç?”

“Ne bitmeyen ergenlikmiş. Onu uzaklara gönderip keyfimize bakmışız. Kendi tutturdu yurt dışında okuyacağım diye. Yanımıza gel, burada oku demedik mi kaç kere?”

“Canım, bir türlü anlayamadın. Anne babalar hep haksızdır. Hele anneleri bırakıp giden babalar. Hem ona çok da zaman ayırdığını söyleyemezsin.”

“Geçmişe takılıp kalmışsın. Az mı yoruldum onu o okullarda okutabilmek için?”

“Çocuklar için normal bunlar. Olması gerekenler. Hiç halim yok. Yatmaya geçiyorum,” dedi Filiz.

“Biraz daha otursaydın. Neyse, gelirse uyandırırım,” dedi, kadının yanağına günün ilk ve son öpücüğünü kondurdu.

 

Filiz ne zamandır kapısı açılmamış misafir odasına girdi. Odada tatlı bir ısınmış ahşap kokusu. Havadaki toz burnunun içini kaşındırdı. Ivır zıvırla dolu iki kutuyu, ütü masasını ve çamaşır sepetini koridora çıkardı. Üzerine havlu bıraktığı çiçekli yatak örtüsünü düzeltirken Zeynep’in raftaki fotoğrafına baktı. Üst ön dişleri yeni düşmüş gülümserken çekilmişti. Keşke öyle kalsaydı. Geçen seferki ağlama krizlerini, çarpılan kapıları, duvarlara atılan tekmeleri hatırlamak istemiyor. Orhan ortamı yumuşatmak için, “Her ailede olur böyle şeyler,” demişti de kızın cevabını unutamıyor, “Baba, biz seninle bir aileyiz. Filiz’i seçen sensin.” Kendi çocuğu olsaydı da büyüdükçe ondan uzaklaşır mıydı? Cevapsız sorular sorulmamalı. Işığı kapamadan önce aynada kendine baktı, bütün gün başını sıkan tokayı çıkarıp koyu kestane saçlarını taradı. Ağız kenarındaki çizgilerin ve göz kapaklarının hafifçe aşağıya doğru uzadıklarını fark etti, yüzü bulutlandı sanki çizgiler daha da uzadı. Yanaklardakinin kaygı çizgisi olduğunu okumuştu. Kaygıdan öte düşündükçe kabaran, taşmaya hazır bir şey içindeki. Bir tekme de o vurmak istiyor bir yerlere. Yatakta uzanırken bir süre rüzgârın uğultusunu, mahalleye yeni dadanan köpeklerin havlamalarını dinledi. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor. Gecenin karanlığında yankılanan zil sesiyle gözleri açıldı. Yorganı başının üzerine çekti, evdeki sessizlik bozulana kadar öylece bekledi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR