Beklenen
3 Şubat 2020 Öykü

Beklenen


Twitter'da Paylaş
0

Su ibriğin emziğinden dökülüyor. Eğilip suyu emen toprağı kokluyorum. Sokaktan ağır adımlarla geçenleri selamlayan pencere önü sardunyalarım çiçeğe duruyor bu sabah. Seviniyorum. Her sevincimde aklıma gelen ilk o oluyor. Çocukluğum. Yola çıkılacağı zaman komşuya emanet bırakılan anahtarla açılan kapılar, saksılarda bizi karşılayan filizlerin sevinci ve dahası çiçekleri soldurmayan komşular. Üzerinden koskoca üç gün geçen o buluşmayı hatırlıyorum; evvelki günkü, dünkü gibi bu sabah…

Başımı kaldırıyorum, önümde uzanan uçsuz bucaksız ovaya mısır taneleri gibi patlayarak dağılmış betonlara bakıyorum. Ufak bir yeşillik bulup oraya gömüyorum gözlerimi. Bu şehre geldiğim günü düşünüyorum. Girmediğim ara sokağı kalmış mıydı? Ne çoktu çıkmaz sokakları. İyi ki… Şehirler çıkmaz sokaksız nasıl sevilir? Herkese göre çıkmaz, bana göre içinden çıkılmak istenmez; aklıma hemen Ümit Yaşar’ın “Bir Çıkmaz Sokakta”sını getiren sokaklar. Adlarını ben koysam birine “Sakın Dönme Çıkmazı”, diğerine “Sen de Gitme Çıkmazı”, ötekine “Sana Kaldım Çıkmazı” derdim. Gözlerime tuğladan duvarlar örüp basiretimi ölçen, boylu boyunca uzanmış ölü bir beden gibi çıplak kalıp cesaretimi kemikleri ile yontan sokaklar. Ardıma bakmayı istemediğim, onu hiç beklemediği anda mindere serdiğim hayatım gibi bir yol bulup gittiğim çıkmazları olan bir şehirdi burası.

Kalabalıkları ve umarsız uğultuları sevmezdi. Bu yüzden onunla buluşmak için seçtiğim yer zamansızlığın emaresi hanların orta yerinde bir çay bahçesiydi. Telefonu kapattığımda avuç içlerim terliydi üç gün önce. Şimdiki gibi…

Buralarda niceleri sen gibi yaşadı,

Dünya döndü dolaştı hiç kimseye kalmadı

Onlar gitti sen geldin,

Sen de gideceksin

Var iken soyun telaşı,

Çıkar şu üstündeki en kötü terzinin dikişini taşıyan ruhsuz kumaşı…

Diye seslenen hanların mırıltısına kulak kesilmemek mümkün mü?

Ben bu nasihati duymaya, ‘arada bir’ bahanesi ile çay içip özde insan olmaya bu meydana gelirdim. Kadim zamanlarda yaşamış tüccarların pazarlık sesleri hâlâ taş duvarların arasında yankılanırdı. Avluyu çevreleyen dükkânların içerisinde satılan bin bir çeşit, renk ve desende kumaşlar, ebemkuşağını bile kıskandırırdı. Pazarlık sesleri çoğu vakit kapı önlerine taşardı. Tüccarların adına İpek Yolu denilen uzunca bir yolu aşıp rahat bir uyku çekmek için uzanmaya döşek aradığı bu han odalarının şimdiki hali artık çok başkaydı. Olsun, ne çıkar; bahçenin ortasındaki şadırvan sesi bana hâlâ o günlerin hikâyesini anlatarak akar ha akardı.

O gün şadırvana yakın bir masaya doğru yürüdüm. Yorgun tüccarlar handan içeri giriyor; hancı atları ahırlara, yolcuları odalarına uğurluyor; şadırvan hikâyesine ‘su gibi aziz zamanlardı’ diye başlıyor, ‘su gibi aktı geçti’ diye devam ediyordu… Zaman geçiyor, yolcu beklenen yoldan artık gelmiyor, hancı hanı terk edip gidiyor, bahçedeki mescitten vaktin ikindi olduğu ünleniyordu… Bir kedi miskin yatarken ağaç dibinde, garson tiz sesiyle, “Abla çay?” diyordu. “Haydi, gel artık geç kalma, bu hikâye yalnız çekilmiyor” diyerek başımı enseme sallandırıyordum. Taş duvarların sınırladığı göğe kuyu dibinden bakar gibi bakıyordum… Kahve makinesinin mutfaktan gelen sesini duyunca pencereden ayrıldım. Kahve fincana boşalırken aklım o gündeydi.

İç sesime, pirinç musluk başlarından dökülen bitmek bilmeyen suyun şırıltısının şadırvanın tavanına çarpıp etrafa yayılışındaki o yıllara meydan okuyan sakinlik yayılıyordu. O sesle kim bilir kaç gönül benim gibi ferahlıyordu. Dilim konuşmak, kulağım bu sesten başka ses duymak istemiyordu. Çayım, Arnavut taşı döşeli zeminde düz bir yer bulamayıp sallanan masama usulca bırakılıyordu.

Nicelerinin bastığı bu taşlar beni başka bir gerçekliğe götürüyor, burada hangi zaman gerçek hangi düşünce hayal tasavvur etmesi zor bir hal alıyordu. Hemen dibimizde akıp giden şehir halleri buraya hiç uğramıyordu. Yoksa burası tüm efsununu içine girenlere açan bir sihirli kutu gibi sadece bana, ipek yumuşaklığında ve zarafetinde bir zamana mı sunuyordu gizlerini? Sevmesi, sevilmesi maharet, bu koşturmaca içinde hayranlık uyandıran zor zanaat bir ustalık işi gibi görkemli ve masada duran kan rengi çay gibi sıcak şimdiki zamana mı pencere aralıyordu? Yoksa ağır han kapısı öylece üstümüze kilitlenip bizi oraya gönüllü birer mahpus mu ediyordu? Miskin kedi ve ben dükkân sahiplerinin tatlı ama yüksek perdeden atışmalarını duyunca olduğumuz yerde irkiliyorduk. Hazır bu rüyadan uyanmışken, gözlerim girenin çıkanın belli olmadığı kapı yönüne takılıyor, bir tek o kapıda görünmüyordu. Üşüyorum. Kalkıp odanın demir ferforjeli penceresini kapatıyor perdeyi çekiyorum. Çiçekli perdenin gölgesi düşüyor duvarlara.

İkindi namazından çıkanlar eller göğüste vedalaşıp dağılırken işte o tanıdık ses duyuluyordu. “Akşam simitleri bunlar yanıyor yanıyor!”  Simitçi, tablası başında masaların arasında dolaşıyor, âdet yerini buluyor, iki simit de benim masama bırakıyordu. Birisi, “Sandalye boş mu?” dediği anda o beklediğim ses, “Doldu bile” diyerek bana doğru geliyor, onu ne vakit görsem yüzümde bir başka hal oluyordu. “Nerdesin sen?” der gibi bakışımı anlıyor, “Seni özledim” cümlesi dudağının kenarından bana göz kırpıyordu. Bin yıllık han duvarlarında sesler birbirine çarparken biz bakışarak anlaşıyorduk. İkindinin o hicaz makamı henüz daha silinmemişken, taşların fısıltısından Bağdat’ın Basra’nın ipekleri gibi duygularım mezata çıkıyor, onları benden başka alan olmuyordu. Masa hayat gibi sallanıyor, ayakları hep bir eksik yere basıyor, benim onunla hasbıhal etmeye koyulduğum İpek Yolu’nun son durağındaki bu han sanki dile geliyor;

Nice sonlar vardır

Beşiğinde bir bebek gibi uyutur, büyütür ilkleri

Nice ilkler vardır, gizliden buluşturur yaralı yürekleri

diyordu…

İki yaralı yürek kimse fark etmezken orada oturuyor geçmiş heybetini, gelecek özlemini hissettiriyordu. İlk söz benim dilimden dökülüyordu. “Hazırlan! Gelecek seni ve beni bekliyor.” Onu seviyordum. Bunu bırak ona, kendime dahi söylemiyordum. Sevdiğim zaman bir başka oluyordum. Daha çok konuşuyor, sussam dahi içim hep onu söylüyor, daha çok karalıyor, yorgun kalemim durunca gözüm bir fotoğrafa dalıyor, ondan başkası gözüme görünmüyordu. Zihnimin dalgaları kıyıya hep Onu taşıyordu. Daha çok gülüyor, ağlayınca gözyaşımdan onu döküyor, kalbim ilk yokluğunda son nefese yaklaşıyordu. Nihayet onu bulunca bir gelincik tarlasında yere yatıp bulut kovalıyor, bulutlar beyaz, gök mavi, toprak ıslak, kalbim ille de “aşk” diye atıyordu. Hasılı kelam ben sevince Mecnun’a bir yaren, Ferhat ile dağ delen bir kalfa oluyordum. Bunları yanan kulaklarım ilk defa duyuyor, itirafım beni bilmediğim bir ben ediyordu. O bana çeşit çeşit ama şimdi şaşkın bakarken, akşamüstünün serin dokunuşları içerde bir bir herkesi yokluyordu. Tarihi anıttır yazan yedi çınar ağacı bu sevdamın önünde dal dal eğiliyor, bunu kimse anlamıyor, rüzgârdan yapraklar sallanıyor sanıyordu. Ürpertiyle çayımdan aldığım bir yudum içimi ısıtıyor, omzumdaki Kirâmen Katîbîn melekleri gibi zihnim her anı iyi ve kötü ayırmadan sözcük sözcük yazıyordu. “Nasıl?” dedi yüzüme bakarak. “Sen, ben ve zaman makinesi, bu sefer geçmişe değil geleceğe” dedim. Bunu hiç yapmamış, kozumuzu geçmişle paylaşmıştık. Günün sonunda hesap hep fazla çıkmış, müessese şikâyeti yok saymış, bize yine fazladan mesai yaptırmıştı. Bol keşke’li geçmiş gitmiş, bitmiş, gelecek tahminen güzel ve henüz hiç el değdirilmemiş dört köşeli bir bulmaca gibi boşluklara denk gelecek harfleri beklemekte idi.

İkindi akşama kavuşuyorken bugünün hesapları yavaş yavaş kapatılıyor, taş duvarlar günden duyacaklarını duyuyor, köşeler tüm sesleri sıkıştırıp sır üstüne sır saklıyordu. Bir çocuk kediye horoz şekeri ile yaklaşıyor, kedi kendinden korkan bir başkasına doğru kaçıyordu. İnsanlar birbirine keskin bir bıçağa benzeyen dilleri ile kesikler atıyor, bir ben bu savaşta beyaz bayrağımı yanımda taşıyordum. O, isteğimi nasıl yapacağının planını gözlerime bakarak kuruyordu. Ne var sanki gözleri bana öyle saplanmasa. Masamdaki takvime bakıyorum, tam üç gün oluyor. Okurken zaman daha mı hızlı geçiyor? Kitaplığa yürüyorum.

Gelecek gözbebeklerinin az ötesinde duruyor, hanın ışıkları bir bir yanıyordu. Bir ben, bir kaptan, iki çay, yedi anıt çınar, bilmem kaç yıllık taş han, devri daim olmuş bir sürü ruh, devrini anlayamamış kaç bin boş beden, bir şadırvan birde sevdanın dikenli yolunda gül koklayan bülbül gibi içimde çağrışan susturulmaz bir figân, “Gidelim” diyordu. İçim bir dolup bir boşalıyor, yüreğimin pansuman vakti geçiyor, her yer yine kan içinde kalıyor, yanımda oturan, “Dermanın bendedir” der gibi geliyordu.

Akşamın o malum karanlığı şehrin üstüne bir yorgan gibi örtülürken, hanın yanan ışıklarında parlayan gözler geceleri yanıp sönen ateşböcekleri gibi kısa aralıklarla birbirine yanıyordu. Yetmez gibi birbirini yakıyor ve yine sessizce sönüyordu. Biz bilmem ne vakittir buradaysak bu bana bir göz kapama anı kadar kısa geliyor –hay aksi–, beklemeyle geçmeyen, kavuşunca eriyip giden şu zaman yine bana oyununu ediyordu. Bakışarak anlaşmaktan, sessiz, sözsüz konuşmaktan sözcükler küskün kalıyor, bugün onlar garsonlar gibi bizi bu masada yalnız bırakıyordu. Bardaklarımız boşalıyor, fakat bizdeki havadan sebep kimse bu ayakları sallanan masaya yaklaşmıyor, sanki han bizi öylece bir köşede saklıyor sarmalıyordu. Şadırvanın suyu duygularım gibi gürül gürül akıyor, havuzunda birikenler bir yerlere sığmıyordu. İçine dilek dilenerek atılan madeni paralar kalbime değen soğuk elleri hatırlatıyordu. Aşka sevdaya dair tanımım onunla değişiyor, kalbime sıcacık gelen bu yüz konuşuyordu. “Geçmişe gitmek karanlığa yaktığın fenerlerin solgun ışığı dahi olsa bir bilineni, önceden tanınıp uzun süredir ziyaret edilmeyeni hatırlayıp yüzleşmeye gitmek gibiydi. Ya gelecek, bilinmez ve tarifsiz…” dedi.

İçimde bir yer başkaca sızlardı. Benim kaybedilmiş ne çok zamanım vardı. Başkasına göz açıp kapamak gibi gelen; bana acıdan ve yok olmaya yüz tutmaktan başka bir anlam ifade etmeyen, yaşanmadan geçmiş zamanlar. Sonu ölmek yerine dirilmek ile bitip şaşırtan, tek kişilik uzun bir filmde rolüm vardı. “Geçmişim su misali avuçlarıma doldu boşaldı. Kaçıp giden zamanı yakalamam, bir kelebek olmadan tırtılı selamlamam, güzelliğe aralanan o ânı kaçırmamam gerek” dedim. Duygularıma aşkı ekledim kaptan, diğer kahraman benim dersin diye hikâyeme “zaman” ekledim dedim. Zamandan zamana geçiş hayalime, makamdan makama yükselen ses segâh ile cevap veriyordu. Ben insan makamına layık olma çabasında öyle sıradan, yalın bir hayat yaşarken çevremde olsun dediklerim bir bir azalıyor, sayılar küçüldükçe vakitler genişliyor, insan öylece kendi içine dalıp gittikçe mânâ âlemi derinleşiyordu.

O anda onun sesi bana şifa oluyordu. “Bildiğim bir yol var seni ve beni bilinmeze taşıyacak, sana dair ne varsa kabul, zaman ise sadece bir basamak” diyordu. Han kapısı yarım yamalak kapanırken üstümüze, gönül kapısı bana açık kaptana bakıyordum. “Taş duvarlar sır küpüne, gün geceye, vakit bir bilmeceye, dünya artık yuvarlak değil acıtan dört köşeye dönmüşse gidelim buralardan sadece ikimiz kaptan tut elinle yüreğimi sessizce”. Bu anların hiçbirisi ve tek bir sözcüğü dahi silinmemişti belleğimden. Heyecanlanıyorum. Elimde kitapla olduğum yere uzanıyorum. Zeminden halıya doğru yürüyen karıncayı izliyorum. Onun için zaman nedir merak ediyorum.

Kalktık, sallanan masayı orada öylece bıraktık. Hesap kâğıdına tarihi yazmıştım. Üç gün önceydi. Üst kat kapısından çıkıp şehrin o tek besteye sığamayan, her perdeden ses verip meydanı bir sürü kötü müzik grubunun konser alanına çeviren karmaşasına karışacaktık. Ondan önceki son durak, bu yıllara meydan okuyan, her basıp geçenin ardından parıl parıl parlayan han basamaklarıydı. Birine yanlış bassan kayıp, kendini ilk kertede öyle acılı, utanıp sıkılmış bulurdun. Bunu belli etmemek için rol keserek iyiyim, zaten düşmeyi kendim istedim havası  yaratmak yoksa bana mı has? Önde hancı arkada yolcu çıkılan, bir çeşit dünya benzetiminden farksız basamaklar… Işıklar altında desenleri canlanan ipekler parlıyor camekânlarda. Onları nazikçe katlayıp kaldıran çalışanların görüntüleri izlenesi birer vitrin süsü gibi duruyor. El işi ama sanki ellerini değdirmeden yapıyorlardı bu işi. İnsan önlerinde durup izlemekten kendini alamıyordu. Ben ne vakit dursam o da yanımda duruyor, biraz oyalansam elimden tutar gibi yapıp “Haydi” diyordu. Tut elimi adam akıllı, hiç bırakma. Aşk adım adım bize doğru gelirken ikimiz de kenara çekilmiyorduk. Dar kapıdan çıkarken bana “Gönül çalarsan aşka öde, kavga çalarsan özgürlüğe, mal çalarsan fakire öde, anlam bulursan insana ver”* dedi.

Ruhum bedenime,

Önünde durduğumuz bu kapı iki farklı âlemden birine,

Gece günün bitimine,

Han duvarları devirden devire,

İnsan insanın minnetine, huzur bu dünyanın cennetine veda ediyorken kavuşuyorduk…

Kalınca kitabı koltuktan sallanan elimden zemine düşürüyorum. Kitabın, ardından beni de yüksekten sürükler gibi düşürüşünü yaşıyorum. İçim hop ediyor. Gözlerimi açıyorum. Yoksa karıncanın üzerine mi düştü diye telaşla karıncayı arıyorum…

* Tigris Haber Gazetesi, Gani Türk’ün “Ütopya” başlıklı yazısından alıntı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR