Yüzüme çarpan serin esinti bacaklarımın ağrısını bir süreliğine unutturuyor. Gece ürpertisi, yazlık mekânlarda sabahlanan o eğlenceli, aşk ve tutku dolu geceleri anımsatıyor. Gökyüzü rengini lacivertten turuncuya, oradan da yakıcı güneşin insafına, aydınlığa bırakmak üzere… Birazdan sabah olacak. Yeni gün uzaklarda ufku avucunun içine almış un ufak ederken, nöbet kulesinde düşündüğüm onca şeyden biri de sonu gelmeyecekmiş gibi duran günlerin sonuna nasıl varıldığı.
Sayılı günler, başımın üzerinde kaybolmakta olan dolunayın solgun görüntüsü kadar uzakmış gibi gelir, hiç bitmeyecek hissi verirdi. İşte bitti. Düşünebileceğim her şeyi düşünene kadar tuttuğum nöbetler, askerliğin kendine özgü tuhaf dünyasının hissettirdikleri, hepsi geride kalacak. Sıcağın altında uzayıp giden bir demiryolu gibi, öylece geçiyordu tüm günler. Bazen dümdüz, bazen de dik bir yamacı tırmanan trenleri andıran, yol nasıl olursa olsan mecbur gidilen günler. Bir kasaba istasyonu kadar ıssız hissettiğim anlar çok olmuştur. Benim burada ne işim var, diye sorduğum anlamsız geceler sık yaşanmıştır. Beş ay beş gün işte tüm bunları deneyimleyerek geçti. Hayal kurmayı bir an olsun bırakmadım.
Son gece Kızım’la epey konuştuk. Ona bir daha görüşemeyeceğimizi, artık birbirimizin hayatında olmayacağımızı, onu üzmeden anlatmak, hissettirmek istedim. Beni anlamayacaktı ama yine de o gece hayat ve ayrılıklar üzerine fena halde nutuk çekmekti tüm istediğim. Nöbet kulesinin balkonuna kadar uzanan dut ağacının dökülen yapraklarını patilerinin arasında eğlenceli bir oyuna çevirmiş, karşısında dikilen mutsuz askere aldırmıyordu bile. Aklı fikri önündeki arzu nesnesindeydi.
“Beni çok özlersen ne yap biliyor musun?” diye sorduğumda, delişmen tavrında en ufak değişiklik olmadı. Bense ısrarla anlatmayı sürdürdüm.
“Bunları bir kenara not etmelisin. Çünkü beni özleyeceksin, biliyorum. Ben de özleyeceğim ama muhtemelen başka bir kedim olacak. Onunla seni kıyasladığım anlar yaşanacak. Belki de başkasının kedisine kendimi fazla kaptıracağım. Şimdi umurunda değil ama beni çok özlersen ne yapman gerektiğini bilmelisin. Bilmezsen, asla yapmaman gereken şeyleri yapıp sonra pişmanlık duyarsın. Benimle ilgili bir konuda pişmanlık duymanı hiç istemem. Çünkü bu bir soruna dönüşür ve ben senin hayatında bir sorun olmayı da hiç istemem.”
Bu kısa girişin ardından dizlerimi kırıp mahkûm oturuşuna geçtim. Artık benimle ilgilenmesi için gözlerimi ayırmadan ona bakıyordum. Beni dinlemesine ihtiyacım vardı. Kızım, ön patilerini nöbet kulesinin ahşap tabanına bastırmış, karşısındaki oyuncağından başka bir hiçbir şeye yüz vermeden öylece geriliyordu. Ayağa kalkmadan devam ettim.
“Bir katil, bir yankesici bir de radikal İslamcıyla asker arkadaşı olursan bir süre sonra can sıkıntısından karıncaları saymaya başlarsın. Karıncaların sayılamayacak kadar fazla olduklarını anlaman da uzun sürmez. O yüzden seninle böyle sahici bir yakınlık kurduk. Bana eksikliğini hissettiğim her şeymiş gibi gelmen bu yüzden. Eğer sen olmasaydın ben karıncaları saymaya devam ederdim. Burada yapmaktan en çok hoşlandığım şey karıncaları saymak olurdu. Çünkü bir radikal İslamcı, bir yan kesici ve bir katille aynı koğuşta aylar geçirmek pek de hoş bir yaşam biçimi değil. Bu üçünün, ‘sen ne biçim üniversite mezunusun’ diye beni azarlayan rütbelinin ispiyoncularından olmadıklarına emin olmam dışında sevilecek taraflarını göremedim. Karıncaları sayarken fark ettiğim şeylerden biri de aslında ne kadar saçma bir hayat yaşadıkları gerçeğiydi. Onlar da birer asker. Üstelik ömür boyu askerlik yapıyorlar. Hatta benim kadar dikkatli izlersen kendi aralarında rütbelere bölündüklerini görmek zor değil. Tabi sen bu konuyla da pek ilgilenmiyorsun.”
Kızım tam bu sırada inanılmaz bir hata yaptı. Dut ağacının yapraklarını patilerken fazla güç yüklemiş olmalı ki arzu nesnesi kulübeden aşağı uçuverdi. Zavallı kedi arkasından atlamak istedi ama buna izin veremezdim.
“Ne diyordum? Hale’yle ilk tanıştığımız gün siyah bir pantolon giymişti. Kedisinin dökülen sarı tüylerini bacaklarının üzerinde görüp bunu ona söyleyince nasıl fark ettiğime çok şaşırmıştı. Buraya gelirken ona asla ‘beni çok özlersen ne yap biliyor musun?’ gibi şeyler söylemedim. İlk kez sana anlatacağım ne yapılmasını gerektiğini. Aslında onun böyle bir tavsiyeye ihtiyacı yok. Özlese bile bu özlemin yakıcı bir duygu olmayacağına inanıyorum. Konu ne zaman özlemekten açılsa aklıma gelen ilk şey sabah beşte başlayan ve gece on bire kadar süren bu sıkıcı hayatı asla özlemeyeceğim oluyor. O yüzden lafı uzatıyorum sanırım. Konu ikimizin arasındaki özleme meselesi. Ben buradan ayrıldığımda seni gittiğim yerde çok özleyeceğim. Dediğim gibi, dizlerimin üzerinde başka renkte kedileri okşarken aklıma sen geleceksin. Hale’nin kedisini mesela… Ama gördüğün gibi ne yapman gerektiği konusunda aslında ben de çok emin olamıyorum. Çünkü oldukça can sıkıcı ve zor bir konudur bu. Yine de yapmamız gereken bir şey mutlaka vardır. O şeyi bulmaktan başka çaremiz yok.”
Kucağımda uyudu sandım. Gözlerini kapatmış beni dinleyerek biraz kestiriyor gibi gelmişti. Ansızın, hareket eden bir şeylere bakıp peşinden koştu ve hayatımdan öylece çıkıp gitti. Bu onu son görüşümdü. Beni çok özlerse ne yapması gerektiğini tam anlatıyordum ki, cümlemi tam toparlayacağım sırada dizlerimden kalkıp hızla uzaklaşmayı tercih etti. Onun tercihine, iradesine saygı göstermekten başka elimden hiçbir şeyin gelmeyeceğini çok iyi biliyordum. Beni çok özlediği anlarda ne yaptığını bilmiyorum ama o günden beri ne zaman dut ağacı görsem; hiç unutmadığım Kızım’ı daha çok özlüyorum.






