Bilge Ayas’ın bu resminde ise yoksulluğun, yetersiz mimarinin, derme çatma inşaatların tipik bir görüntüsü vardır.
Fotoğraf icat oluncaya kadar ressamlar kapalı alanlarda kralların, soyluların, askerlerin resimlerini yapıyordu. Bir kısmı da açık alanlarda manzara resimleri üzerine çalışıyordu. Sanatçıların çok azı ise düş gücünü kullanarak dinsel ve mistik temalı resimlere yönelmişti. Ancak ressamların bu denli kısıtlı alanlarda çalışmaları çeşitli güçlükler yaratıyordu. Sözgelimi sürekli olarak aynı konuları işlemek zorundaydılar. Bir sanatçı için kendini tekrar etmek belki de en büyük sorunudur…
Fotoğrafın icat edilmesiyle birlikte buna belki de en çok ressamlar sevinmiştir. Portre ya da doğa resmi yapmak yerine tamamen düş güçlerine başvurdular. Freud’la birlikte psikolojinin de öne çıkmasıyla insanın düşlerine, bilinç altlarına, gerçeküstüne yönelme gibi konular üzerine eğildiler. Böylelikle ressamların yaratıcılıklarını rahatça sergileyebilecek bir atmosfer oluştu. Fotoğrafın icadından önce insan gözü doğada gördükleriyle sınırlıydı. Renkleri ve biçimleri algılayabiliyordu ama mercek ve optik konulu teknolojik gelişmeler sayesinde bu algılama/görme çok daha ileri bir düzeye erişti.
Fotoğraf sözcüğü Grekçe’de photos ‘ışık’ ve graphos ‘çizmek’ sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Kalıcı görüntüler yaratmak adına bazı kimyasal ve optik süreçlerin belirli bir yüzey (iki boyutlu) üzerinde kullanımına yöneliktir. 1840’da John F. W. Herschel tarafından ilk kez fotoğraf sözcüğü kullanılmıştır.
Dünyada ilk fotoğraf ise 1820 yıllarda (tam yılı biraz tartışmalıdır) çekilmiştir. Paris’te Joseph Nicephore Niaepce tarafından yaklaşık sekiz saatlik bir süreçte çekilmiştir.
Fotoğraf iki boyutlu bir yüzey üzerine yansıtılan bir görüntüdür. Aslında bu görüntü belgesel bir anlam ifade etmektedir. Fotoğraf yaşamın içinden anlık bir kesit sunar. Bu bir yerde kişinin ve yaşamın içinde kalıcı olarak bir bellek oluşturur. O görüntü sayesinde geçmişin izi bulunabilir…
“Fotoğraf icat edilmeden önce, insanların dünyayı algılayışı, gözün görme yetenekleri ile sınırlıydı. Fotoğraf ile beraber farklı mercek kullanımları, gözün görebildiğinin dışında farklı bir gerçeklikle yüzleşmiştir. Bu arada, fotoğrafın, bilimde pozivitizmin hâkim olduğu bir dönemde gelişerek ortaya çıkması, onun “nesnel ve kanıt” olarak görülmesinde önemli bir etken olmuştur.
… John Berger, fotoğrafta, gerçek görünümlerden alıntılar yaptığının üstünde durarak, fotoğrafın gerçeği yorumlayamayacağını, onun gerçeğin kendisi olduğunu söylemektedir.”(Fotoğraf, Gerçeklik ve İdeoloji/Mustafa Bilge Satkın/Marmara Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü / İstanbul)

Ankaralı sanatçı Bilge Ayas’ın yukarıdaki resmi fotoğrafik özellikler taşımaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarını yansıtan ve o dönemin yapı malzemesi olan kerpiç, ahşap ve kısmen beton karışımı evler çizilmiştir. Söz konusu evlerin estetiksel güzelliğe ve çevresel düzenlemeye bakılırsa bunlardan yoksun olduğu görülür. İnşaat malzemelerinin yetersizliğiyle birlikte resimde görüldüğü kadarıyla çevre düzenlenmesi de yoktur. Bu tür inşaatlar genellikle babadan oğla (ya da usta-çırak ilişkisi) geçen ve derme çatma bir malzemeyle temeli çürük binalardır.
Resimde bazı fotoğrafik öğeler vardır. Sözgelimi renk, ışık, gölge, hareket, leke-çizgi, aydınlık-karanlık gibi. Aslında fotoğraf yorumcuları da resim sanatında var olan tüm bu öğelerin dışında da denge, perspektif, doku, yumuşak-sert kavramlarını kullanmaktadır. Fotoğrafla resim arasında doğrudan olmasa da en azından renk, ışık, gölge, denge gibi temel unsurlar vardır.
“Fotoğrafın resimselci fotoğraf (Pictorializm) denilen evresine baktığımız zaman, gerçekliğin tablolardaki gibi yansıtıldığı görülmektedir. Kompozisyon, ışık, gölge, hareket gibi değerlendirme ölçütleri de tablolardan ödünç alınmıştır. Fotoğrafın resmin dilinden etkilendiği fotoğrafçıların kullandığı kavramlara bakıldığında da anlaşılmaktadır. Resmin dilinde var olan; kompozisyon, ışık gölge, aydınlık-karanlık, leke-çizgi, yumuşak-sert, doku, denge, perspektif gibi kavramları fotoğraf alanında da görmek mümkündür. Fotoğrafın daha sonraki evrelerinde kendine özgü bir dil oluşturma çabası içine girmiş olmasının yanında resimsel dilden tamamen kopamamıştır. Fotoğrafın tarihsel gelişimi ele alınırken, öncülü olarak resim sanatını kabul görmesi doğaldır. Fotoğraf kuramcılarının ve eleştirmenlerinin çoğu, resim sanatının bileşenlerini referans alarak kullanmaktadırlar. Resim sanatına ait kuralların var olması fotoğraf sanatının daha iyi kavranmasını ve yorumlanmasını beraberinde getirmektedir.” (Resim gibi Fotoğraf /DOÇ. DR. DERYA ŞAHİN/İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ KÜLTÜR VE SANAT DERGİSİ/CİLT, 6 / SAYI, 1 / 2020)
Türkiye’nin Osmanlı’dan sonra yeni kurulan Cumhuriyet’e geçiş döneminde bilim, kültür ve sanat kadar mekân-inşaat sektörü de değişime uğramıştır. Özellikle Anadolu’nun tamamında ve birçok kıyı kentlerin arka sokaklarında kâgir, kerpiç, görüntüsü zevksiz, estetik değeri olmayan, kullanılan malzemenin yetersizliği gibi konular değişime uğramıştır. Bir kültürel devrim niteliğinde gelişen bu süreçte özellikle Levantenlerin evleri, saraya ve iktidara yakın olan varlıklı ailelerin evleri her zaman bakımlı, diğer evlere (Anadolu’nun tamamı ve büyük kentlerin dış semtleri) görece olarak daha sağlam temeller üzerinde kurulmuştur. İstanbul’da varlıklı ailelerin kentin kıyı kesimleri ile geniş bahçeli ve iki katlı evlerde oturduklarını biliyoruz.
Bilge Ayas’ın bu resminde ise yoksulluğun, yetersiz mimarinin, derme çatma inşaatların tipik bir görüntüsü vardır. Resimde görülen birkaç döküntü evin önünde ya da yanında hiçbir canlı yoktur. Burası sanki terk edilmiş bir görüntü yansıtmaktadır. Yaşamın içinden çekip alınmış ve bellekte iz bırakacak bir fotoğrafik görüntüdür. Zamanın ve coğrafi bölgenin sınır dışına itildiği, yaşamı sadece görüntü olarak yansıtacak bir bellek fotoğrafıdır sanki.
“… Bellek, “(…) geçmişte yaşanmış bilinç durumlarını şimdideki bilinç durumlarına taşımayı sağlayan farkındalık; zamanı kurduğu, zamanla girilen ilişkiyi belirlediği düşünülen iç zaman yaşantısı” (Güçlü, Uzun, Uzun ve Yolsal, 2008:191). Bellek, deneyimlerimizi yine duyularımızın verileri sonucu saklar ve yeniden üretir. Bu anlamda bellek, bilincimizde imgeler üretme ve görsel temsil yaratma gücüne sahiptir. Belleğin geçmişle imgesel bağı, onu görsel olarak saklayabilme yetisi ile ilişkilidir. Bilincimiz, bir nesne artık orada olmasa bile belleğimiz yardımıyla bir imge olarak onu yeniden üretir. Bu imgenin yeniden üretimi hatırlamaya karşılık gelir ve imgenin yeniden üretimi yoluyla hatırlanan, o nesnenin görsel temsilinden ibarettir. Dolayısıyla bellek, imgeler üzerinden geçmişle şimdi arasında bir bağlantı kurar.
Belleğin oluşumunda ya da anımsama sürecinde, üç ayrı evre söz konusu olur: I) Daha önce algılanmış olan nesnenin zihinde canlandırılması, bellekte bir imge oluşturulması, II) imgenin, hatırlayanın geçmişinin bir parçasını meydana getiren bir nesnenin imgesi, sureti olarak tanınması ve III) hatırlanan nesnenin psikolojik ya da fiziki bir zaman çerçevesi içine yerleştirilmesi. Bellek tarafından şimdi de üretilen her imge geçmişin nesnesi haline gelir. Belleğimizde yer edinen imgeler dış dünya algısının zaman ve mekâna bağlı tüm verilerinin birer yeniden üretimine dönüşürken algılama sırasındaki değişkenler nedeni ile öznel birer gerçeklik kaydına dönüşürler. “Geçmişin izlerini takip etmek ve bugünün hikâyesine onu eklemek öznel deneyimlerin içinden geçerek şimdiye bakmak demektir”.
Bergson’a göre, “bilinç denince akla bellek gelir. Ve bellek yeni bir algıya geçmiş durumları (anıları) ekler ve sürekli olarak şimdiyi geçmişle bağlayarak modifike eder. Ne denli paradoksal görünürse görünsün, gerçeklik geçmişin şimdi oluşundadır”. Mekanik ve kimyasal yolla fotoğrafın yaptığı da duyarlı yüzeyin üzerinde ışığın izlerini, geçmişe ait olanı şimdide sabitleyerek kayıt altına almaktır. Bu bağlamda fotoğraf da anı durağan olarak yakalayan, geçmişi şimdi de buluşturan bir hatırlama nesnesine dönüşür. Fotoğraf’ın neyin artık olmadığını söylemesi gerekmez; o yalnız ve kesin olarak neyin olmuş olduğunu söyler. Her şeye de bu ayrım karar verir. Bir fotoğrafın karşısında duran bilincimi, belleğin nostaljik yolunu değil, bu dünyadaki her bir fotoğraf için, kesinliğin yolunu izler: fotoğrafın özü temsil ettiği nesneyi onaylamasıdır. Fotoğraf, bir dizi mekanik ve kimyasal süreç sonucu meydana getirilmiş, kavradığımız devingen zamanın dışında dış dünya ile kişi arasında bir aracı konumundadır. Fotoğraf, görselleştirdiği imge ya da imgelerin ancak zihnimiz sayesinde geçmişle ilişkilendirilmesi ve şimdi ile anlamlandırılması sonucu bir bellek aracına dönüşebilir.” (Fotoğraf, Bellek ve Gerçekliğin Temsili Üçgeninde Gerhard Richter'in 'Foto Resimleri'/ Dr. Öğr. Üyesi İrfan Dönmez/ Şeyh Edebali Üniversitesi Güzel sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Resim Bölümü, Bilecik/ 25/10/2020)
Resmin bütününü oluşturan evlerin üstünde mavi-beyaz bir gökyüzü vardır. İrili ufaklı bulutlar görülmektedir. Gökyüzünün bu baskın görüntüsü evlerin üzerine gelmekte olan bir fırtına öncesinin habercisi gibidir. Resmin tam ortasında evler, üstte gökyüzü, altta ise toprak bir alan vardır.
Görünürde kimse olmadığı için ilk bakışta buranın terk edildiğini düşünebiliriz. Ancak bazı evlerin soba borularından dumanlar çıkmaktadır. Bu da bize evlerin içinde oturanların olduğunu imliyor. Sanatçı, resimde gizlediği yaşamı bilinçli bir biçimde resme bakanın bilinç altına gönderme yaparak sezdiriyor. Sinemada 25. Kare tekniğinde olduğu gibi resme bakan kişinin bu görselle bir bilinç altına yapılan yönlendirmedir.
Resimde nostalji duygusu öne çıkıyor. Evlerin çatılarında TV antenleri yoktur. Demek ki geçmişe yönelik soyut bir yolculuk söz konusudur. Resim bize boşluğu, hiçliği, yoksulluğu anımsatıyor. Burası yaşamın olduğu ama çaresizliğin, yoksulluğun, kimsesizliğin, kendi kendine yetinmelerin oluşturduğu küçük bir alandır. Modern dünyayla bağlantısı olmayan, eskiden kalma usullerle yaşamaya çalışan, yeniliklere karşı belki duyarsız ya da ekonomik olarak yetersiz kalan insanların bulunduğu bir yerdir.
Evler dikkatle incelenirse sanki bitmemiş gibi bir görüntü veriyor. Beyaz badanalar ile dış duvarlar boyanmıştır. Tek tip evler ve aynı renk dış boyalar nedeniyle ortak bir alan olsa bile, sonuçta hepsinin sorunları aynıdır. Evlerin kapı girişleri, pencereleri mimari ve estetik değerlerden tamamen yoksundur. Pencereler diye zor da olsa tanımlayabileceğimiz boşluklar bile camsızdır ve perdesizdir. Evlerin bu görünümü fantastik bir görüntü vermektedir. Bunu biraz belki de abartarak pencerelerin ağızdaki çürük bir diş görüntüsünü çağrıştırdığını söyleyebiliriz.
İklim olarak borulardan dumanlar çıktığına göre kış mevsimi diyebiliriz. Güneş ışıkları resme bakan taraftan geliyor. Resimde gölgelendirme pek yoktur. Bunun nedeni güneşin ışıklarının doğrudan duvarlara vurmasındandır. Böylelikle dış duvarların beyaz rengi daha belirginleşiyor. Ancak bazı duvarlarda beyaz rengin kaliteli olmadığı hemen göze çarpıyor. Evlerin çatıları yine tek tip yapılmıştır. Kimilerinde kiremitler kimilerinde de başka düşük malzemeli çatı kaplamalar var. Ancak hepsi ilkel ve yetersizdir. Tüm bunların yanı sıra böyle bir görüntüde çiçekler (saksılar) ve bitkiler bulunmaması da ilginçtir… Her şey kapalı mekânların içinde varlığını sürdürmektedir. Evlerin dışında kalan boş alan ise bunun tersini yansıtmaktadır.
Evlerin görünümü ilk başka geçmişin bir yansıması gibidir. Anadolu’nun kırsal ya da ücra bir köşesinden bir kesit sunmaktadır. Fotoyorumcu bir ifadeyle tam olarak hangi tarihsel dönemde olduğu pek belli değildir. Cumhuriyet dönemi başında olduğunu düşünmekle birlikte, sanatçının bir fotoğraf görüntüsünü model almış gibi sakin, duru, yalın, düşsel bir mekân tasvirini anımsatmaktadır. Bu öylesine bir görüntüdür ki, doğanın içinde ama doğadan uzak bir anlayış hâkimdir. Görüntü tamamen düşsel bir hâkimiyet kurmaya yöneliktir. Dış dünyanın unsurlarının çok fazla yer almadığı bu görüntü bir sahne dekoru gibi çizilmiştir. Basit perspektif kurallara uyularak çizilen bu resimde derinlik hissi yeterli değildir. Düşsel bir tasarımdan yola çıkılarak yaratılan bu görüntüde sanatsal bir dil oluşturmak yerine insan-mekân, boşluk-hiçlik, yoksulluk-varsıllık gibi zıtlıklar ele alınmıştır. Böyle olunca da resmin bütünselliğinin altında duygu yoğunluğu belli olmaktadır. Açık-koyu kahverengi ve beyaz renklerin yansıtıldığı bu resimde renk geçişleri ve mimari planlama gibi unsurlar yerine düşsel bir görüntü yaratılmıştır.
Evlerin pencereleri bile komşu evlere yönelik değildir. Sanki herkes kendi kabuğuna çekilmiş gibidir. Resimde görüldüğü kadarıyla yaklaşık on civarındaki evlerin çoğunun tek katlı olduğu görülüyor. Anadolu’nun çoğu yerinde üst katta oturanlar altta ise genellikle (bazı evlerde kiler) hayvan barınakları vardır. Bu görece önbilgiler ışığında resimde kimselerin olmamasını sanatçının düşsel bir tasarım yaratmasına bağlayabiliriz. Boyaların da evlerin ilkel mimari yapısına uygun olduğunu söyleyebiliriz.
Resim bize ölüdoğa tasvirini anımsatıyor. Bir çöl kıyısında ya da Doğulu bir kabilenin küçük bir yaşam alanı gibidir. Daha önce değindiğimiz gibi resim bize saflık, temizlik, dinginlik duygusunu yaşatmaktadır.
Bilge Ayas’ın bu resmi bazı fotoğrafik özellikler yansıtmaktadır.






