Ingeborg’un Tollak’ı güzel bir roman. Umarım dilimize diğer eserleri de yakın zamanda kazandırılır.
Kuzey Avrupa edebiyatının tüm dünyada giderek artan bir ivmede bilindiğini ve okunduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Norveç edebiyatının son on yılda çokça okunduğunu ve sevildiğini söylemek de sanırım yanlış olmaz. Yeni yayınlanan kitapları az çok takip eden birisiyseniz az sonra sayacağım isimlere yabancı olmadığınızı düşünüyorum. Knut Hamsun ve Henrik İbsen gibi klasikleşmiş yazarlarını dışarıda bıraktıktan (ki muazzam eserler üretmiş yazar ve şairlerdir) sonra aklıma ilk gelenler Per Petterson, Dag Solstad, Vigdis Hjorth, Karl Ove Knausgaard, Erlend Loe, Erling Kagge ve tabii ki Jo Nesbo gibi önemli yazarlar.
Ve hatta ben bu satırları yazarken Nobel’in bu yılki kazananı da bir Norveçli yazar oldu: Jon Fosse.
Peki, tüm dünyayla beraber ülkemizde Kuzey Avrupa edebiyatı nasıl bu kadar okunur bir konuma geldi? Bu konuya dair, 2019 yılında Sabit Fikir’in yaptığı soruşturmadan bir alıntı yapıp bir başka Norveçli yazarın kitabına geçmek istiyorum:
“Kuzey ülkeleri romanları; Danimarkalı Peter Hoeg’in Grönland’da geçen romanı Bayan Smilla’nın Kar Duygusu’ndaki gibi farklı bir coğrafyayı, Norveçli Tarjei Vesaas’un Kuşlar’ındaki gibi yalnızlık ve kırılganlığı, Norveçli Ingvar Ambjørnsen’in kitaplarındaki gibi marjinal yaşamlarla mercek tutan örneklere sahip. Norveçli Jostein Gaarder’ın çoksatar romanı Sofie’nin Dünyası da bir filozofun genç bir kıza felsefe tarihini anlattığı bir örnek olarak çok ilgi görmüştü. Karl Ove Knausgard da Kavgam adlı otobiyografik romanlarında, Türk okurunun hiç aşina olmadığı insan ilişkilerini, toplumsal ilişkileri yansıtması ve yansıtırken kullandığı çok detaylı anlatım biçimiyle öne çıkmıştı. Ancak yalnızca Türkiye’de de değil; Jo Nesbø’nun Doctor Proctor ve Eğlenceli Maceraları adıyla yayımladığı çocuk kitabı, kitap fuarlarında edebiyat ajanslarının kapıştığı bir kitap olurken Norveçli Jon Fosse’nin oyunları 40’tan fazla dile çevrilip tüm dünyada sahneleniyor, İsveçli şair Tomas Tranströmer’in 2011 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması da ‘global ilgi patlamaları’ ışığında Türkiye’nin bu edebiyatla ilgilenmesini kaçınılmaz kılıyor.”
Hal böyleyken Türkçeye yeni Norveçli yazarların kazandırılması, bu ülke edebiyatını sevenler için çok güzel bir haber niteliği taşıyor. Tore Renberg’in yazdığı Ingeborg’un Tollak’ı da bize tanımamız, okumamız ve diğer kitaplarının dilimize çevrilmesini hevesle bekleyeceğimiz bir yazarı müjdeliyor.
Ingeborg'un Tollak'ı Tore Renberg'in Türkçede yayımlanan ilk kitabı ve Timaş Yayınları tarafından yayımlandı. Yayımlandığı yıl Norveç’te çok satanlar arasına girdi ve o yılın en iyi kitabı ödülünü kazandı.
206 sayfalık romanın kısa cümlelerle kurulmuş anlatım tarzı, sizi karşı konulamaz bir şekilde metne ve hikâyeye adapte ederek birkaç saatlik bir okuma deneyimine hapsediyor. Kitabı elinize alıyorsunuz, okumaya başlıyorsunuz, hikâyeyi yaşıyor, olayları görüyor, şok oluyor ve kendinizle baş başa kalıyorsunuz.
Tollak, bizim anlatıcı karakterimiz. Hayatının sonlarında olan ve ömrünce yaşadığı yerden, kırsaldan çıkmamış, yeni zamana, yeni dünyaya ve onun getirdiklerine çarçabuk eklemlenen topluma alışamamış bir karakter. Ingeborg’sa onun dünyalar güzeli karısı. Kasabada yaşayan Tollak’ın ailesine nazaran varsıl bir ailenin kızı fakat Tollak’a âşık oluyor. Evleniyorlar, iki güzel çocukları oluyor. Tollak’ın kırsalda babadan kalma iş yerinde kazandıklarıyla hayata tutunmaya çalışıyorlar. Her şeyden ve herkesten uzakta.

Tüm olayları ve karakterleri Tollak’ın anlatısından dinliyoruz. O bize neyi anlatmak ve göstermek isterse o kadarını biliyoruz. Karısına âşık. Onu yakından tanıma fırsatımız oluyor. Çocukları büyüdükçe ondan, Ingeborg’tan ve yaşadıkları yerden kopuyorlar.
Bir de Oddo var. Oddo. Adı aslında Otto fakat telaffuz edemiyor. Akıl sağlığı sağlam olmayan, yaşıtları tarafından zorbalığa uğrayan bir çocuk. Tollak, bir gün Ingeborg’a Oddo’yu sahiplenmeyi teklif ediyor. Fakat Oddo’nun zaten bir annesi var. Tollak’ın iki güzel çocuğu varken, neden Oddo’yu sahiplenmek istediğini ilerleyen bölümlerde anlıyoruz. Ingeborg bunu gönülsüz kabul ediyor. Ne olursa olsun, Tollak’ı seviyor. O hayata alışamasa da, sevdiği adamın yanında ve isteklerini yerine getiriyor. Ingeborg Tollak’ı seviyor. Çok seviyor. Herkes buna şaşırıyor. Ailesi. Kasaba halkı. Tollak’ın kendisi dahil.
Çocuklar evden ayrıldıktan sonra, kendi işlerini ve evlerine karıştıktan sonra, Tollak, Ingeborg ve Oddo kırsaldaki evde kalıyorlar. Ingeborg bir karanlığa düşüyor. Sevdiği adamın değişeceği umuduyla bir ömür geçiriyor orada. Hayat dolu, neşeli, sosyal ve geleceği olabilecek bir kızken, yaşlı, mutsuz, içe kapanık ve tüm umudunu tüketmiş bir kronik depresyon hastası olup kalıyor. Ve bir gün başına bir şey geliyor. Kayboluyor. Gerçek manada. Ben sebebini biliyorum. Fakat burada yazmayacağım.
Kitabın satır satır, cümle cümle net anlatımı Tollak’ın topluma alışamamış bir karakter olduğunu gösteren bir tercih gibi görünse de, bir yazar olarak özellikle çocuk karakterlerin (Jan Vidar ve özellikle Hillevi) daha detaylı anlatılabileceğini düşünüyorum. Yaşadıkları çocukluk ve yetişkinliğe geçişte onları şekillendiren ruh hallerini bilmek istedim. Çok kapalı kalan köşeler ve merakın tatmine varmadığı noktalar olarak buraya bırakayım düşüncelerimi.
Ingeborg’un Tollak’ı güzel bir roman. Umarım dilimize diğer eserleri de yakın zamanda kazandırılır. Takipçisi olacağım bir yazar daha kazandığım için mutluyum.






