Demem o ki halktan bir adamsanız, eğitiminiz az cebiniz de tamtakırsa ülkemize kutsal hizmetin en iyi usulü piyonluktur.
Damalı tahtanın üstüne nizami, tamı tamına dizilmiş bir satranç takımı bana geniş tarım arazilerine sahip bir ülkenin devlet erkanını hatırlatır hep. Bu güç tüm maharetlerini kullanarak işte birazdan ülkenin her yanına dağılıp sınırları savunacak, düşman topraklarını ele geçirecektir. Kendimi bu ülkenin bir vatandaşı gibi hisseder, bu zümrenin haşmetine ve ülkemizi koruma gayretine hayran olmaktan alamam kendimi. Ve onları tanımayanlar için başlarım anlatmaya:
Piyonlar kutsal bir göreve atanmış, sarayımızı ve kıymetli büyüklerimizi koruyan halk adamlarıdır. Bir seferberlikte en önden yürüme şerefine onlar erişirler. İlk görüşte tombul, yavaş, koca kafalı bulabilirsiniz onları, ama bu esasen düşmanı şaşırtmak amacıyla böyledir. Bizden biridir piyon, komşunuzun yeğeni ya da amcanızın bacanağının biraderini rahatlıkla bir piyon olarak görebilirsiniz. Görevleri kısa sürer genelde. Onu önceden tanısanız bile, görev üstündeyken yanına temkinli yaklaşmanız gerekir. Yetkileri ve kabiliyetleri öteki adamlardan azdır ama ölene dek kafa tutarlar biri kendilerine diklenirse. Böyle bir duruma düşerseniz bir ayıyla karşılaşmış gibi sakin kalmanız tavsiye edilir, gözlerinizi onun üstünden ayırmayın, ani hareketlerden uzak durun ve yardım çağırın. Sakın ha gönüllerini yumuşatmak için huyuna gitmeye, önünden bir adım yana çekilip onu buyur etmeye kalkışmayın derim. Kindar ve keçi gibi inatçıdırlar, ayağınızı kaydırıverirler maazallah. Ya kuzgun leşe ya devlet başa! Doğrusu bir arada görürseniz de korkmalısınız onlardan. Boylarından büyük problemler çıkarabilir, önünüze aşılması zor duvarlar örebilir, organize suçlara girişebilir, şahları yola getirip, koca vezirlere meydan okuyabilirler.
Kaleler sakin ve içedönük adamlardır, ömürleri de genelde pek uzundur. Sabit ve kararlı duruşlarından asla ödün vermezler. Eğer göreve çağrılırlarsa isterler ki önce piyonlar, atlar, filler tepişsin de önleri açılsın, toz duman kalkınca çıksınlar yola. Diğer adamlar önlerini ne kadar açarsa, ufukları o kadar genişler. Pek kıvrak değillerdir ama ufukta bir düşman görürlerse acımaları yoktur, ileri geri dinlemez, bir istikameti kendi hakimiyetleri için beller, bu belledikleri yere kimseyi yaklaştırmazlar. Kendileriyle karşılaşan zavallılar genelde ya ölüyor ya da arkasını dönüp kaçıyor, o yüzden onlarla ilgili daha fazla bir şey öğrenmek pek mümkün olmadı şimdiye kadar.
Filleri herkes fevri ve saldırgan sanıyor. Ama bana kalırsa onları tahrik etmek kolay değildir en başta, mümkün olduğunca sabreder, durum yönetilemeyecek raddeye gelinceye kadar beklerler. Harekete geçme zamanı gelince de akılları hep hamlede, canları pek, kılıçları keskin, pabuçları tozludur artık. Sivri zekalı ve atiktirler, hızı ve can almayı severler, türlü strateji bilir, düşmanla kıyasıya savaşırlar. Ayrıca zevklerinde istikrarlıdırlar, beyaz severlerse beyaz tenliden, kara severlerse kara saçlıdan asla vazgeçmezler. Eşlerine karşı şaşırtıcı derecede sadık oldukları anlatılır. Atlar en büyük rakipleridir, onları gördükleri yerde alaycı ve küçümseyici birkaç sözle iğnelemeyi ihmal etmezler, yufka gönüllü ve aklı bir karış havadadır atlar onlara sorarsanız.
Ben en çok atları severim. Onlar bu ülkenin en sanatçı ruhlu adamlarıdır bana kalırsa. Her zaman sizi şaşırtacak bir meziyetleri, afacan bir yaratıcılıkları vardır. Kıvrak ve çabukturlar, zeytinyağı gibi üste çıkar, su gibi her çatlağa sızarlar. Kılığa kıyafete pek önem vermezler ama hayranları çoktur. Şiirle şarkıyla, taklit yeteneği ya da el becerisiyle alıverirler hangi kadının gönlüne göz koydularsa.
Öyle ya herkesin bir zafiyeti var, atların ki de çabuk yorulmaktır. Dinlenmeksizin çok uzağa gidemezler ama aldanmamak gerekir, akıllarında hep türlü olasılık, türlü seyahat, türlü istikamet vardır. Onların hangi esrarengiz rotaları izleyebileceği ilk bakışta gizlidir. Hedeflerini bir kere belirlediler mi, tek amaçları oraya varmak ve orayı savunmaktır artık, gerisi boş. Yol üstünde gereksiz yere kimseyi incitmemek en büyük prensipleridir. Bundan olacak seferilerin gözü seyahatte hep atları arar, onlarla yan yana gelmekten, hanlarda, kervansaraylarda karşılıklı bira içmekten, ezeli rakipleri sabit fikirli filleri yerip atları övmekten, bu övgülerin onları nasıl sevindirdiğini görmekten müthiş keyif alırlar. Neticede onlara yakın olmak, uzak olmaktan iyidir her zaman.
Şahımızın boyu uzun, kıymeti sonsuzdur, saygımız büyük evvel Allah. Bir kere gücü kıyas kabul etmeyecek kadar çoktur, kafasının on katı büyüklüğündeki bir tacı taşımak kolay mı hiç? Ülkemizin her yerinde asılı resimlerinden biliyoruz ki, kafası piyon kafası standartlarına kıyasla epey de küçüktür üstelik. Eh dolayısıyla düşmanlarımızın gözleri hep onun üstündedir. Aman ha ona yönelen bir tehdit olmasın, ülkede hayat durur, kim var kim yoksa seferber olur onun mukaddes güvenliği için. Boşuna ülkenin en büyük ve korunaklı sarayında kimsenin bilmediği bir salonda oturmuyor.
Sarayından çok çıkmaz, her yere vezirini gönderir, o yüzden halk olarak biz onu maalesef pek tanımıyoruz. Ama anlatılanlara bakılırsa şahımız dünya üstünde görülmüş en kibar hükümdar. Piyonlarını bile düşünür, onları utandırmamak için üstün güçlerini hiç göstermezmiş. En fazla bir adım atarmış, o da mutlaka gerekliyse. Hangi yöne gideceği de pek belli olmazmış, artık hangi tarafı boştaysa.
Ülkenin en güçlüsü Vezir Bey’dir elbet. Kıpkırmızı kaftanı, ipekli başlığıyla bir saygınlık timsali kendisi. Hareketleri zarif, yemek yiyişi ağırdır. Karısı kendinden yaşlıdır. Onunla evlenmeyi büyük bir aşkla istediği, bu emeline ulaştıktan sonra bir süre sarayda dalgın dalgın gezdiği, umduğunun aksine cinselliklerinin pek uyumlu ve kuvvetli çıkmadığı, işine düşkünlüğünün de bu başarısız evlilikten kaynaklandığı konusundaki söylentileri ülkenin her yanında duymanız mümkündür. Bana kalırsa eşi, onu biraz aşağı görmekte, kendini böylece ülkenin en imtiyazlısı hissetmek istemektedir. Ama tabii emin olamayız bundan, zira kadınların seslerini pek duyamıyoruz ülkemizde.
Vezir Bey bol bol seyahat eder. Yorulmak bilmez, seyahatten sakınmaz ve gideceği yerlere mutlaka önceden haber gönderir ki yolundakiler acımasızlığından kaçabilsinler. Gözüne bir şey kestirdi miydi arzuladığını elde etme konusunda hiçbir tereddüdü görülmemiştir. Bunca gücü herkes elde etmek ister diye düşünüyorsanız bilmelisiniz ki her hediyenin bir vergisi bulunur; vezirin yoluna tuzaklar bol, peşine suikastçılar çoktur. Onu devirmek için ne atlar ne filler ne kaleler kurban edilmedi! Kendinden başka güvenecek kimsesi yoktur, yastığının altında bir bıçakla yatar her zaman.
Demem o ki halktan bir adamsanız, eğitiminiz az cebiniz de tamtakırsa ülkemize kutsal hizmetin en iyi usulü piyonluktur. Bir vasfa, gösterişli bir beceriye ya da büyük hayallere ihtiyacınız yoktur bu vazife için, uygun bir fizik ve açık bir kadro yeterlidir. En zoru da açık kadro tabii… Maalesef piyonlar hem sayıca azlar hem de sırada bekleyen çok. Eh tabii şimdi herkes karınları vatan sevgisiyle tombul tombul olsun, sırtları devlet büyüğü nefesiyle ısınsın istiyor. Bana kalırsa piyon kadrosunu bir taburdan üç tabura, hatta mümkünse yedi tabura çıkarmalıyız. Şahımızın takdire şayan bilgeliği buyuruyor ki bir ülkenin en büyük değeri bolluk ve berekettir, bunun da ölçütü artan nüfustur. Herkes komşusunun kaç çocuk yaptığına bakalak olmalı, daha çok çocuk yapan vatandaş diğerini doğurganlık gücüyle mutlaka özendirmelidir. Eh durum böyle olunca sofrada herkesin payına düşen nimet biraz azaldı, her haneden verilen vergi de arttı, piyonluk maaşı bu zamanda yine pek iyidir. Hem şahımıza daha yakın olmaya kim talip olmaz ki!






