Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Temmuz 2021

Öykü

Bitti Rüya

İ. Usame Yördem

Paylaş

0

0


“Dünyada bir insana inanabilmek kadar mükemmel bir şeyin,

Henüz icat edildiğini düşünmüyorum.”

Zeki Demirkubuz

Bir şey hissetmediğimde de hissettiğimi düşünürüm, hissizliği hissederim, daha önce hissettiklerimi belki de. Nasılsa insan hissede hissede hissizleşiyor ya; daha önceki o yoğun ve vazgeçilmez sandığım tüm duyguların, geride bıraktıklarının toplamı da bu işte, bu hissizlik yani. Bunu öğrendiğimde devlet lojmanlarında kalıyorduk, giriş katta. Herkesin birkaç basamaktan sonra denk geldiği ilk ikilemin orada yani. “Sağ mıydı yoksa sol muydu acaba?” dedikleri yerde hani.

Orta halli memur çocuklarının yaşadıklarının birbirine benzediğini öğrendiğim o mahallede, birçok şey daha öğrendim tabii. Mesela kapıcı Nurettin Abilerin bir göz odada, yani bir oda ve hiç salonlu bir dairede, fare gibi nasıl yaşadıklarını öğrendim. Nurettin Abilerin küçük çocukları Zafer’in, helikopter geçtikçe “Yarokopterrrrrr!” diye bağırmasını öğrendim. 2000’lerin başında her zaman yenildiğimizi ve mağlup olup da eve, yani gerçeğe döndüğümüzü öğrendim. Mahalle aralarında koştururken denk gelinen ve farklı olan her şeye gözlerin köreldiğini öğrendim. Bizim dünyada önemsiz bir yerimiz olduğunu, insanların birbirlerinin acılarından yapılma olduklarını öğrendim. Babam gibi başkalarının da memur olduğunu ve onlardan bazılarının anne olduklarını öğrendim. Bir de Yusuf’un yaşadıklarını, belki de ona yaşatılanları öğrendim. Ve onunla bir arada sandığımız oyunlarda, ondan ne kadar uzakta kaldığımızı öğrendim. Paranın parayı bile satın alabildiğini, Şark görevine gelen öğretmenlerin ilk yarıyılın sonunda hamile kalıp tayin edildiklerini, sınıf öğretmenlerinin tek yarıyıl beklediklerini, kazan dairelerinin çocukluğumuzun garajı olabildiğini, Pelda’nın kısa süreli bir rüya olarak sürdüğünü, bir arada tahammül ettiğimiz her şeyin bizi nasıl ters düz ettiğini öğrendim. Yaşamanın veya yaşayacak olmanın, yaşamış olmak kadar mustarip etmediğini, her an hayata dönüp bakmaktan, film şeridi gibi geçen anlarla aksamaktan, birbiri içine giren onca yaşanmışlıktan sonra, ıstırap çekmenin asıl problem olduğunu öğrendim. Yusuf’un gözlerinde Ömer’in gözlerini görebilmenin ihtimalini, yaşamın tek göz odaya indirgenmiş ilmihalini öğrendim.

Yusuf ki, Nurettin Abi’nin büyük oğluydu Zafer’in abisi yani. Ne kadar Zafer’den birkaç yaş büyük olsa da zekasının Zafer’den geride olduğunu söyleyenlerin bir araya geldiği, zemin katta, yani evimizin altındaki bodrumda, kazan dairesinin karşısındaki kesif kokulu hiç salonlu odada dallanıp budaklanan dedikoduların da bir zamanlar aranan adamı olarak tanıdığımız çocuktu Yusuf.

Mahalleye sonradan gelmenin yabancılığını ve yeni taşınmanın üzerimdeki yılgınlığını attıktan sonra kaynaşmaya başladık. Derinlemesine anladığımız ve sonraları kolektif oyunlara sarmaktan olsa gerek, bisiklet sürmeler, saklambaç oynamalar, futbol maçları ve benzer kız çocuklarına âşık olmakla samimi olduğumuz aynı durumların ayrıç çocukları, ayrı gizli özneleri olduk. Aynı mahallede olmanın en güzel ve en özel yaşantılarını yaşamış olsak da aynı kız konusunda, hepimiz bir diğerimize ne kadar ciddi olduğumuzu göstermek için, farklı ispatlara girişirdik o sıralar. Ağaçların gövdelerine, görenlerin ilk bakışta fark etmemesi için kocaman kalpler ve baş harfler yazmalar; karışık jelibon paketinde duran kolalı jelibonları bir başkası için –yani ki Pelda’ya– ayırmalar, futbol maçlarında bariz pas verecek yerde çalıma girerek gol atmalar gibi ufak çaplı gösteriler yapardık. Ona. Pelda’ya yani. Aslında benim bütün çabalarım, bütün kendimi göstermelerim onaydı. Ama diğerlerini bilemedim.

Ve bilemediğimden olsa gerek, hep ona, hep Pelda’ya şov yapıyorlar gibi geldi bana. Yusuf’un gözlerinde Pelda, Zafer’in gözlerinde Pelda, Ömer’in gözlerinde Pelda varmış gibi çok uzun süre. Bunu düşünmenin ağırlığında olduğumuz o zamanlar, daha da hırslanırdım ben. Aslında mahallenin tek kızı değilse de en güzeli olduğuna dair mutabakata varıyordum kendimle, her rüyanın sonunda. Çünkü ne zaman onu görecek olsam bir bahçenin iki ucunda beliriyorduk.

Koşmaya başlıyorduk biz, ben ve Pelda yani, ben ona doğru, o ise başka bir tarafa doğru…Rüyadayız. Sonra onun başladığı noktaya varıyordum ben, dönüp dolaştıkça, o an kayboluyordu o. Sonra bir anda çoğalıyorduk. Aslında rüyalardan bahsetmek istemezdim, uzun bir korkuyu tetiklerdiler benim adıma. Nitekim bir gün ağzımdan kaçırıp da abime anlattığım için uzun zamanlar abim tarafından tehdit edildim bu konuda, daha doğrusu şantaja uğradım, defalarca. Rüyamda onu gördüğümde yalnızdık başları, sonra sonra kalabalıklaşıyorduk, Pelda kayboldukça yerine başkaları geliyordu. Tanıdıklarım geliyordu birer birer, onun yerine. Kuzenlerim vardı rüyamda ve ben vardım, sonra o gidiyordu. Bunları anlattım abime, sonra bunların dönüştüğü bir şarkıda terledim, abimin walkman sesini yükseltip bana dinlettiği o akşamüstünde, yeni tanımaya başladığım Manga grubunun şarkısı, bitti rüya diyordu şarkıda, benim için bitmese de bitti rüya diyordu.

Sonra, yani bu müzik bittikten sonra, bitmeyen rüyanın karşılığı oldu bu bitti rüya. Abim ne zaman iş yaptıracak olsa bu şarkıyı mırıldandı, abim ne zaman diş gösterdiğimi görse bu şarkıyı mırıldandı. Abim ne zaman köşede kuyruğumu diktiğimi fark etse bu şarkıyı mırıldandı. Bu şarkıyla büyüdüm desem, yanlış olmaz sanırım. Pelda’yı hatırlatması mı yoksa rüyamda olması mı canımı sıkıyordu, bilmiyordum ama abimin keyif aldığını görüyordum. O keyif aldıkça benim keyfim kaçıyordu. Benden ona doğru bir keyif döngüsü başlıyordu yani, biz ne zaman bir araya gelirsek.

Epey zaman böyle sürdü, efsunlu ve rüyada gibi, klasik mahalle yaşamı nasılsa öyle yani. Nurettin Abi’nin her gün azar yiye yiye tırmandığı merdivenlerle yani, çöplerin pis kokana dek alınmadığı çöp tenekeleriyle yani, Zafer’in hep helikopter görmesiyle ama bir türlü adını söyleyememesiyle yani. Tabii sonrasında Pelda’nın abisinin sınava hazırlanıp da tıp fakültesini kazanmasıyla başlayan birkaç değişiklik de olmadı değil. Ağaç gövdelerine kalp çizip baş harfler kazanlardan biri de ben oldum mesela. Zamanla bir şeylerin uğruna göze aldığım başka şeyler oldu. Emek vermenin ne kadar önemsiz olduğunu ve hiçbir şeyin değmediğini gördüm. Üst üste yeni şeyler gibi geliyordu, eskiyen ve sakız gibi uzayan şeyler. Abim şarkıyı dönüştürüp de her zor durumda kullandı mesela. Yusuf ise üst kat komşumuz Ayfer Abla’nın oğlu Ömer’e yardakçı olmaya başladı. Aslında apartmanda diğerlerine nazaran daha iyi bir maddi durumdaydı Ömer’in ailesi. Babası Selahattin Bey, müdürdü bir devlet kurumunda. Haliyle daha sıradan ve masa başı memurları olarak bizler, yönetici olarak onu tayin ederken, aslında maddi gücün her yerde nasıl sivrildiğine de bir emsal oluşturmuş olduk böylece. Ve böylece Ömer’in büyük nimet gibi alıp getirdiği türlü cezbedici ürünler alınmaya başlandı bakkal Hamdi’den, veresiye defterinde Selahattin Bey adına yazıldı tüm bunlar. Yusuf’u suçlasak da Ömer, ellerinde poşetlerle mahallenin dar ve tedirgin eden aralığının başında gözüktükçe şen şakrak bir çocukluk geçirdiğimizi belli eden gülümsemeler yayardık suratlarımıza. Bizim bu yaşa kadar durmadan alıp da kemirdiğimiz ucuz meybuzların aksine Ömer’in poşetinde pahalı gold dondurmalar olurdu, pahalı ve bademli magnumlar yani. Haliyle alışmış olduğumuz üzere poşet gördükçe salyalarımız akardı. Haliyle istenen adam oldu Ömer, istenen ve en önde görünen. Futbol maçlarında iyi oynamasa da ilk seçilen adam olmayı başardı, küfür ettiğinde susup karşılık verilmeyen çocuk olmayı başardı, mahallenin simgesi olmayı başardı, Yusuf’un sahibiymiş gibi ona taptığı bir tanrı olmayı başardı. Komik olmayan şakalar yapsa da Pelda’nın gülebildiği ve tüm gözlerin üstüne dikildiği kişi olmayı başardı.

Zaman geçti sonra. Nedense yeni bir şeylere gebe kaldığımız o günlerde, beklentimizin aksine ilerledi günler. Her şey rutin ve sıkıcı ilerlerken, hayatın ortasına doğru kusulmuş hissettiğimiz zamanlarımız artmaya başladı mesela. Mahallenin ortasına doğru öğüren apartman bacasından tüten kara dumanların şehre dağılması gibi birçoğumuz da kendi gerçeklerimize döndük böylece, dönmek zorundaymışız gibi hissederek. Her zamanki oyunları oynamaktan sıkıldık sanırım, her zamanki ağaçları kazmaktan, her zamanki şarkıları ve rüyaları eşleştirmekten, durmaktan ve koşmaktan ve yorulmaktan. İnsan çocukken, her zamandan her zaman sıkılıyormuş sanırım. Bunaldık haliyle, bir kasvetin böyle apartmanın camlarına vura vura, ardından bir şekilde bir aralıktan evin içine sızdığı gibi oldu bir şeyler, bir anda büyük bir mutsuzluk, büyük bir umutsuzluk sardı çevremizi. Önce annem, mahallenin ağzında duran ve hep Ömer’i görünce heyecanlandığımız o aralıkta, akşam vakti ilerlerken hırsızın tekine denk gelerek döndü eve nefes nefese. Çantasını almaya çalışan hırsıza karşı, bağırmak dışında bir şey yapamadığını anlattı ağlayarak. Sonra Ömerlerin evine dadandı bir hırsız, hiçbir şey alamadan geri döndü. Bize hep iki hırsız da aynıymış gibi geldi. Filmlerde anlatılanlar gibi denk gelsin istiyorduk çünkü. Öyle inandık buna. Sonra Peldalar taşınma kararı aldılar ve ayrıldılar apartmandan. Abisinin okuduğu şehre gittiler. Sonra abim başka bir şehirde okumak için ayrıldı evden. Zafer okula başlamaya, Yusuf kekelemeye başladı. Bense bunca yeni durumu özümsemek için mahallenin arkasında duran ve depremde çadır kurduğumuz tarlada koşturup duruyordum bir başıma. Okula istemsizce gittiğim günler başladı, koşmaya ayırdığım vakitler azaldı, içime, kendime dönmelerim artarken. Terleyerek dönmeye başladım, gittiğim her yerden. Ve döndükçe yorulup uyuyakalmayı sevdim. Bunca yenilikten sonra, hep farklı şeyler olacakmış gibi geldi bana, yanıldığımı peş peşe tükenen zamanların birbirine benzemesiyle anladım. Her şey aynı şekildeymiş gibi geldi. Çocukken, her şey aynıymış gibi geliyordu. Ve biz, yine aynı döngüye girdik, sıradan, öylesine, rutin, sıkıcı, bunaltan ve Peldasız günlere yani. Uzunca zaman böyle sürdü. Ta ki o güne kadar böyleydi. O güne kadar. Böyleydi.

O gün… Yarıyıl tatiliydi o gün. Dedemler bize geldiler diye, annem balkondan bağırıp eve çağırdı beni. Bisikletimi bağlayıp geleceğimi söyledim. Zafer’le bisiklet sürmek için dışardaydık. Daha doğrusu ben sürmek için dışardaydım, o ise beni izlemek için dışardaydı. Ben sürdükçe o da koşmaya, bana yetişmeye çalışırdı. Ben onu geçtikçe mutlu olurdum. Sonra seleye oturmadan bisikleti ilerletmesine izin verirdim. Yakın arkadaştık sonuçta, bu kadarına da izin verebilirdim, diye düşünürdüm. Kendi boyu kadar mavi bisikleti sürüklerdi Zafer. Bense onu izlerdim, Zafer’in ait olamayacağı bisikletin aidiyetine sahip olarak.

Kazan dairesine bisikleti bağlamaya girdiğimizde Ömer’le Yusuf’u gördük orada. Yanımda Zafer. Ben onları görür görmez puta döndüm. Zaferse bir anda arkasını döndü ve ağlayarak kaçmaya başladı. Tek başıma kaldığım için tedirgin oldum bir an, her gün gelip de özensizce girdiğim, her gün kenarından iliştiğim ve gelip de içine girdiğim, içinden çıktığım bu bodrumda, bu kapının ağzında tedirgin ve korkulu durdum, donmuş gibi. Her gün önünden, içinden geçtiğimiz yerlerin bir zaman sonra nasıl tehlikeli yapılara dönüştüğünün karşılığı gibi geldi orası, o an. Beni ağzının ortasına alıp da yutmadan orada bekleten bir mağara gibiydi, burada beni sıkıştırıp bu yerden bir daha çıkarmayacakmış gibi hissettim. Bir elim mavi bisikletin selesinde, öteki ön tekerlekte. Yüzümde korkunun yerini bıraktığı iki damla yaşla sessiz ve anlamsızca durdum. Kaskatı. Kalakaldım. Sanki kaçsam daha kötü olmayacak gibi hissettim. Sanki kaçsam unutacakmış gibi hissettim. Sanki kaçsam olmamış sayacakmışım gibi hissettim.

Nedense orada, o göz odada, o pis ve iğrenç zemin katta, kapıda durup onları izledim. Birkaç dakika. Geldiğimi fark etmemişlerdi. İçinde durduğum zamanı hemen akıtmak isterdim, bu anı yaşamamak, tüm olanları unutmak, mavi bisikleti orada bırakmak, eve koşmak istedim. Yapamadım. Donmuştum. Zafer’in sessizce ağlayıp sessizce kapıyı kapatmasından mı yoksa konsantre olduklarından dolayı mı beni fark etmediler bilmiyorum ama sanki kapıyı ilk açıp da girdiğimizde Zafer’le görselerdi bizi, korkup kaçsaydık daha iyi olacaktı. Kafamda dönen milyon tane tilkinin kuyruğunu bağlamak istedim birbirine, aklımdan geçenleri böylece durduracağımı sandım.

Ömer’in kolunu dayadığı kazana bakınca biraz toparlamaya başladım. İnce seslerin ve iniltilerin duvarlara çarptığı o odada hareketsiz durduğumu anladım bir an, sonra kaçmaya çalıştım. Bisikleti yere fırlattım, kapıyı açmaya çalıştım. Onlardan değil burada dakikalardır dikilmiş olan kendimden kaçmaya çalıştım.

Terlemiştim nedense, yüzümde bir utanç vardı, neyin utancıydı bu bilmiyordum. Kapıdan çıkmaya hazırlanırken Ömer’in “Dur!” sesini duydum, durmadım, koştum, eve değil, nereye olduğunu bilmeyecek bir yere. Koştum. Kendini terk etmek isteyen birinin ayaklarıyla. Koştum.

Apartman kapısından tarlaya koşmaya başladım, oradan arka mahalleye açılan yokuşa, oradan çevre yoluyla birleşen evlerin olduğu yere. Durmadan koştum, neden koştum, neden utandım, bilmiyordum. Ömer’in sesi mi ürküttü beni, Yusuf’un kekeme iniltileri mi, bilmiyordum.

Koşarken, ne çok şey bilmediğini anlayamıyor insan. Koştum bu yüzden, unutmak için, kaçmak için, belki de toz konduramadığım için. Zafer için, Nurettin Abi için, kazan dairesine her akşam özenle kilitlediğim mavi bisikletim için, aslında birçok şey için ve o şeylerin tam olarak ne olduğunu bilmeyecekmiş gibi durmadan koştum. Yorulana kadar, akşama kadar, bizim evin tarlaya bakan ufak odasındaki pencereden herhangi birisi bakana kadar koştum. Annemin sesinin gökten önce gelip beni yarmasına dek, ne yaptığımın bilincinde değildim. Düşündüklerim mi ağırlaşıyordu yoksa gördüklerim mi, bunun cevabını bilemedim. Ne o an ne de herhangi başka bir an, bunun cevabını hiç bilemedim. Eve döndüm, her şeyden kaçtıktan sonra böyle olur; eve dönülür. Gerçek olan evdir, kaçışı olmayan evdir, ıskalamayan evdir, yakalayıp da bir kafesin içine sıkıştıran evdir, bir anda uzaklardan çekip yanı başına bağlayan evdir; eve döndüm ben de. İçimdeki ağırlıkla suratımdaki dağınıkla eve döndüm. Ne yapacağımı bilemedim. Odama attım kendimi. Uyudum sadece. Uyursam unutacakmış gibi. Uyudum sadece.

Bir süre böyle sürdü, tüm yaşananların yaşanmamış gibi davranıldığı zamanlar gibi; inkarın ilk anları hep böyle olur ya, işte o anlar gibi. Ben gördüklerimden kimseye bahsetmedim, Zafer’i görmedim bir müddet, Yusuf’u merak etmedim, Ömer’le pek görüşmedim, evden dışarı çıkmak istemedim, mavi seleli bisikleti alıp da tarlada sürmedim. Nurettin Abi’nin gözlerinden kaçtım uzun bir süre, neden kaçmak istiyordum, bilmiyordum. Yine de kaçtım. Yusuf’u Ömer’le gördüğüm o kazan dairesi görüntülerinden sıyrılmak istedim, beceremedim.

Sonra sonra, duyuldu bu olay, ihalesi bana kaldı, Yusuf’un söylentileri dolandı kapı kapı. Önce zemin kattan yükseldi, sonra üst katlara, birer birer… Duydun mu ile başlayan söylemler. Birer birer… Duymadım karşılığına, anlatayım demeler. Birer birer… Sonra apartmandaki kadınlar toplandılar, Nurettin Abilerin evinde, gündüz gözü. Erkeklerden çoğu ve kadınlardan birkaçı işteyken, geriye kalanlar bir arada. Bütün apartman, bütün komşular, bazı kadınlar ve yarım çocuklar… Yusuf… Ömer… Zafer… Pelda yoktu… Bir de ben, sonradan çağrılan ben… Pelda artık uzak bir şehirdi çünkü artık, o yoktu. Onun yerine çift kat yarım olarak ben… Çağrılmayan Yakup’un gönlünü almak isteyenlerin çağırdığı olarak ben…

Annemin sesiyle kazan dairesinin katında buldum o gün kendimi. Bir göz odada kadınlar, çocuklar, iğrenç bir kokunun çevresine sıralandık iç içe. Önce Zafer konuştu, gördüm dedi, Ömer’le Yusuf’u dedi, beni söylemedi, o da vardı, onunla gördük demedi, bisiklet sürüyorduk demedi, ben de iteledim bisikleti demedi, biz beraberdik demedi, o kapıda durdu demedi, ben kaçtım demedi, sadece gördüm dedi.

Sonra Ömer konuştu, yalan dedi, inkâr etti. Sonra Yusuf, zorla yaptılar dedi. Lar dedi, çoğul bir ekin can yakıcı olduğunu öğrendim o gün. Birlikteliğe mecburiyetin, bir aradaki hüznün nasıl da gelip yerleştiğini, benden nasıl da bir biz yaratıldığını öğrendim o gün. Yusuf’un yalancı, Ömer’in satın alıcı, Zafer’in kısmi alaycı olduğunu öğrendim o gün. Yaptılar, dedi Yusuf. Ben de yapmışım sözde, o gün ben de oradaymışım. Biz oradaymışız güya. Yalan, dedim bağıra bağıra. Yoktum ben, dedim. Konuşsana Zafer, dedim. Güya oradaymışız. Ben, Ömer ve Yusuf… Güya o gün, biz varmışız, o kazan dairesinde… Çıplakmışız hani…Ağzımda bir metal tadı dolandı o an, suçlanmanın bir tadı varmış, duyumsadım; kulaklarımda bir yanma hissi, terledim, utandım, yerin dibini aradım gözlerimle. Bulamadım. Onun yerine karşılık olsun diye değil, muadili olsun diye annemin çift gözlerini buldum…Sanki yerin dibi orasıydı, o iki gözün ortasıydı. Öyle baktı annem. Suçlayarak hani…

Dağıldık sonra, ben daha önce, daha önce dağıldım tabii, kendi içimde. Eve gittiğimizde beyaz bir pimapen boruyla tanıştım, annemin elinden çıkma… Vurdukça salındı bir şeyler… Vurdukça sanki, bir şeyler silinecekti, eksilecekti, bu hayatı arıyordum diyecektim gibi geliyordu, içim ağrıyordu, dışıma vurdukça. Vurdukça unutacakmışım gibi geldi önce, sonra daha detaylı hatırlamaya, o kazanı daha çok harlamaya başladım. Vurdukça eskiden şemsiyeyle iz bıraktığı yerlerimi ansıdım birer birer, olay olay, eski eski…Yusuf için vurdu… Ömer için vurdu… Pelda için vurdu… Zafer için vurdu… Rüyalarım için, kaçtıklarım için, ağaçlarım için, tarlalarım için, kazanlarım için, bisikletim için, o kapıda durduğum için, yanlış bildikleri ve doğru bildiklerim için, bunca zaman içinde kalmış her şey için vurdu…

O gün hiç bitmeyecek gibi geldi, hiç geçmeyecek gibi… Oysa geçti, gitti, ama izini bırakarak ve kirlenmiş bir çemberin içinde daraltarak… Gitmelerin kelimeleri buldu beni, ağzımdan çıkmakta zorlanan her şeyi bir ıstırap gibi düşündüm, uzun süre. Bundan mı bilmiyorum ama nasıl yaşandığını unuttum, bir gerçeği bilerek. Ama yine de yaş aldığım bu hayata gücendiğim zamanlar da oldu, olmadı değil. Olmaya devam etti daha doğrusu. Sırtımı duvara dönüp uyumaktan başka bir şey yapasım gelmedi bir süre, elimden gelmedi, içimden gelmedi, gittiğim yerlerden gelmedi; öylece dönüp uyudum, büyümek için değil, geçmesi için değil, dinlenmek için değil, alışayım istedim, sabah uyanayım ve bitsin istedim, bu beni boşlukta asılı bırakan duygu, o kazan dairesindeki mavi seleli bisiklet, Zafer’in kaçıp gittiği yer, Pelda’nın ismini yazdığım ağacı bulmasını istediğim heveslerim; hepsi bitsin istedim, aklıma bile gelmesin istedim. Çünkü bu ıstırap, çünkü bu alışamama hali, çünkü bu bir çukur gibi yarım kalan ne varsa; işte hepsi, işte bunların hepsi kemirdi beni.

Zehir zemberek oldu her şey, o günden sonra… Yusuf’u görmedim, Zafer’le denk gelmedik yine bir süre. Ömer evden kaçtı ve evlendi erken yaşta, çocuğu oldu. Sonradan kötü örneklerin olduğu cümlelerde yer buldu kendine, günden güne artarak ama aslında günden güne azalarak. Biz de taşındık oradan daha sonra, süremiz dolmuştu lojmanda, gittik. Bir gün babam geldi, gidiyoruz dedi ve gittik. Bir anda her şeyden gidebilecek gibi, bir anda her şeyi unutacak gibi, birbirimize kanar gibi ve asla kanamamış gibi, gittik.

Bisikleti hatırlatmadım o gün, alalım demedim, kimseye el sallamadım kamyonun arkasındaki eşyaların arasına sıkışırken, Yusuf gelmedi vedalaşmaya, Zafer gelmedi, Nurettin Abi geldi ama çok beklemedi. Kamyon hareket edince döndüm, kazan dairesinin camına baktım, önünde korkuluk, birkaç demir arkasına gizlenen kirli pencereyi gördüm. Gözümü kıstım, Yusuf’u görür gibi oldum orada, Zafer de vardı sanki, belki de Ömer, Pelda da var gibiydi, hepsi oradaydı sanki, hepsi oradaydı, bensiz bir araya gelip de beni yolladıkları yetmezmiş gibi bir de gidişime emin olmak için beni izlemek istemişler gibi geldi; öyle sandım nedense, görür gibi oldum, kimseye söylemedim.

Kamyonun arkasında fiskosun altına sıkışmaya çalıştım, kamyon çukura girdikçe kafam fiskosa çarptı, kamyon çukura girdikçe ben de giriyordum sanki, aynı çukur olmasa da bir çukura da ben giriyordum sanki; kamyon çukura girdikçe çıktı, ben çıkamadım, orada kaldım. Hep hayalini kurduğum bir yaşamın kollarına kendimi bıraktığımda, sessiz adımların veya duvarların olduğu bir uçurum icat etmiş oluyordum sanki. Baktığımda özensiz sözcüklerle vurulmamın da sebebi bu olsa gerekti. Dolaylı bir yaşamdan çekilmekti bu, her şeyden uzak ve kendine ücra olmak hali yani. Bir an, o çukurun dibinde kalayım istedim, orada yaşayayım, hep orada bekleyeyim, hissiz ve sıkışmış halde, o fiskosun altında durayım, kimse beni bulmasın, orada unutulayım istedim. O kamyondan inmeyeyim istedim, hep orada kalayım istedim. Çünkü biliyordum ki, bu kamyonu boşalttıkça bir şeyler artacak ve ağırlaşacak. Biliyordum ki kamyondaki eşyaların arasından Yusuf çıkacak, Zafer çıkacak, Ömer çıkacak, Pelda çıkacak. Biliyordum ki bu eşyaların altından kimse sağ çıkmayacak. Biliyordum ki rüyam hiç bitmeyecek…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yaratma UğraşıJuan Rulfo
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

4 Ağustos 2025

Üniversite Mezunları İşsizliği E-ticar..

Türkiye’de artan üniversite işsizliği sonrası gençler çareyi e-ticarete atılmakta buldu. Sosyal medyada ürünlerini pazarlayan gençler kendilerine sermaye olmadan ve ürünü de temin eden stoksuz e-ticaret sistemlerine yoğun ilgi gösteriyor...

Devamı..

Soğuk Savaş Sonrası Tek Kutuplu Dünyan..

Aynur Kulak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024