Uzun zaman önce ölmüş olmalıyım. Sağ şakağımdaki yara bir kurşun izine benziyor. Birkaç saat önce de uyandım. Bir kamyondan toprak ve taşlarla denize dökülür dökülmez. Beni gören biri ya da birileri oldu mu bilmiyorum ama ben kimseyi görmedim. Karanlığa karışan bir demir yığını gördüm sadece. Tekerleri döndükçe gitgide gözden silindi.
Yüzüp kıyıya vardım. Islak üstümü çıkardım (hayret onlar da nasıl çürümemişlerse) sıktım, kurumalarını bekliyorum. Serin çimlere uzandım, ellerimi başımın altında birleştirdim. Arkamdaki henüz bozulmamış ormanı dinlerken ayı ve yıldızları seyrediyorum.
Hani karpuzun içi oyulur, geriye boş kabuğu kalır. Kendimi öyle hissediyorum. Adımı, yaşımı, nereli olduğumu henüz bilmiyorum. Ama burada sabaha kadar yapacağım en iyi şeyin bunlar hakkında düşünmek olduğunu biliyorum. Uyuyacağımı hiç sanmıyorum. Bir ölümü uyumuş kadar dincim. Yorgun geçen günün ardından deliksiz bir uyku uyunur, sabah uyanınca dünya bambaşka bir yermiş gibi görünür. Ölüyken dirilen biri için de aynen böyle olduğunu söyleyebilirim. Peki neden dirilmiş olabilirim? Düşününce önümde sayısız seçenek duruyor. Ben bu seçeneklerin içinde artık sakin olmalıyım. Baştan, en baştan başlamalıyım. Oradan hareketle kendimi tanımalıyım. En doğru çözüm yolu sanırım bu olacak ama bakalım geçmişin gücü benim kim olduğumu hatırlatmaya yetecek mi?
İlk hatıra çocukluğumu akla getiriyor. Taş duvarlı bir evde, pencerenin önünde oturuyorum. Düz bir ovaya bakıyorum. Çöl değil ama bir çöl kadar çıplak… Dışarıda yüzünü göremediğim gölgeler gidip geliyor. Odanın kapısı açılıyor. İçeriye bir kadın gölgesi giriyor. Annem olmalı. Bu ilk hatıra burada bitiyor. Daha geçmişe gidemiyorum ama bir şeyler daha hatırlayabiliyorum. Bir okul, sınıf arkadaşları… Sınıfta bir adam ders anlatıyor. Sonra bir yol… Koşuyorum. Bir ses duyuyorum. Evet evet, duyuyorum ama bu, şu an düşündüğüm dile benzemiyor. Ses kesiliyor. Gözlerimin önüne aynı evin yanıp sönen ışıkları geliyor. Sadece bu kadar, bir evin yanıp sönen ışıkları… Şimdiyse bir damda uyuyorum. Sıcak… Yıldızları seyrediyorum. Bir sabah bacaklarımın arasına sıkıştırdığım çubuk bir atla sağa sola koşuyorum. Sınıftayım yine. Aynı adam bir şeyler anlatıyor. Başka bir adam elimden tutuyor, bakkala götürüyor. Bu, babam. Konuşuyor ama sesi çıkmıyor. Tozlu topraklı bir alanda top oynuyoruz. Etrafımdakiler dokuz on yaşlarında. Büyümüş olmalıyım. Şimdi kaç yaşındayım ki? Yüzümü görmeliyim. Ellerim on altı on yedi olduğumu söylüyor. Bu da kim? Sanırım ablam. Hayır hayır ablalarım. Üçü de birbirine benziyor. Aynı sofrada yemek yiyoruz. Damda onlarla yan yana uyuyoruz. Daha önceki uykularımda da yan yana uyumuş olmalıyız. Bir ses… Üstümüzden uçaklar geçiyor. En küçük ablamın çığlıklarını duyuyorum. Uçaklar bir akşam vakti yine geçiyor. Yıldızları değil, onları seyrediyoruz. Uzak yakın yerlere düşen bombalar... Bir şafağa doğru annem ve ablamlarla kalabalığın içinde yüklerimizle yürüyoruz. Babam yok. Çocuklar dışında hiç erkek yok. Nereye gidiyoruz? Sınırdan üstümüze ateş açılıyor. İçimizden düşenler oluyor. Bir tenhada kalıyoruz. Orada birkaç gün kalmış olmalıyız. Yola bu kez geceleyin çıkıyoruz. Sınırdaki tel örgüleri geçerken mayınlar patlıyor. Bir kısmımız sınırı geçmeyi başarıyor. Yanımda annem ve iki ablam. Öbür ablama ne olduğunu çıkaramıyorum.
Görüntüler peş peşe ne kadar da hızlı geliyor. Bir daha düşünüyorum. Araya başka ayrıntılar ekleniyor: Düz ovada koyun otlatıyorum. Bir kayanın üstünde bağırıyorum. Nar ağacına doğru koşuyorum. Annem masallar anlatıyor. Babam tütün sarıp yakıyor. Birden uçaklar geçiyor. Göğe bakıyoruz.
Yine düşünüyorum, yine başka ayrıntılar hatırlıyorum: Sınırı geçince gördüğümüz ilk köyde kalıyoruz. Şu an düşündüğüm dili konuşanları ilk o zaman duymuş olmalıyım. Uzun zaman orada kalıyoruz. Annem, iki ablam ve ben daracık bir odada yan yana uyuyoruz. Annemin gece ağlamalarını duyuyoruz.
Günler geçiyor. Burada kalamayız diyor annem. Başka yere gitmeliyiz. Bizimle gelen birçok kişi İstanbul’a gitmiş. Biz de oraya gitmeliymişiz. Hiç paramız yok. Bizi götürecek araçta sadece üç kişilik yer var. En büyük ablam (henüz on iki yaşında olmalıydı) orada kalıyor. Annem biz yoldayken onun evlendiğini söylüyor.
Uzun yol, kalabalık… Sık sık yolumuzu kesen kolluk kuvvetleri. Kimlik kontrolleri… İstanbul’a gidişimiz yasaklanıyor. Mülteci kamplarında kalıyoruz. İç içe beyaz çadırlar, etrafta tel örgüler, silahlı kişiler. Annemle birlikte bir yerlere gidip geliyoruz. Başvurular yapıyor, bekliyoruz. Tekrar yola çıkıyor, tekrar durduruluyoruz. Başka mülteci kamplarına gönderiliyoruz. Olaylar birbirine benziyor. Aslında her şey birbirine benziyor. Sonunda İstanbul’a varıyoruz. Şark Kahvesi’nde iniyoruz. Orada karşımıza tanıdıklar çıkıyor. Annem hepsine sarılıp uzun uzun ağlıyor. İlk günler akrabalarda kalıyoruz. Annem ve ablam tekstile giriyor. Ben yaşıtlarım gibi hamallık yapıyorum. Türkçeyi öğreniyorum. Başka işler buluyorum. Ayakkabı boyacılığı, bir terzinin yanında çırak, en sonunda Nişantaşı’nda bir pastanede garson…
Gün doğuyor. Kalkıp denize bakıyorum. Yüzümü görüyorum. Yüzümü de hatırlıyorum. Kurumamış üstümü giyiyor ve yola doğru yürüyorum. Yolun kenarında, geçip giden araçlara el kaldırıyorum. Bir araba durmadan geçiyor. Sonra bir motosiklet durmadan geçiyor. Bir araba daha durmadan geçiyor. Bir otobüs, bir traktör, bir motosiklet… Sonunda bir hayalet olduğumu düşünüyorum. Öyleyse suda kendimi nasıl görebilmiştim?
Yolun ortasına doğru yürüyorum. Tam ortada duruyorum. Yine bir araba görünüyor. Elimi iki yana açıp kapatıyorum. Araba son anda duruyor. Şoför kapıyı açıp iniyor, ne yaptığımı sorarak üstüme yürüyor. Bilmiyorum, beni Şark Kahvesi’ne götür diyorum. Bin diyor. Söyleneni yapıyorum.
Uzun yoldan sonra beni indiriyor. Annemi, ablamı arıyorum. Evimize gidiyorum. Başka birileri kalıyor. İş yerlerine gidiyorum. Hepsi kapatılmış. Tanıdık birilerini arıyorum. Sonunda birini buluyorum. Savaş bitmedi ama Türkiye’deki birçok kişi Suriye’ye dönmek zorunda kaldı diyor. Bunca yıldır nerede olduğumu soruyor. Ne kadar yıl? On yıl diyor. Nasıl aynı kaldığıma şaşırıyor. Bilmiyorum. Memlekete dönmeliyim. Ondan yardım istiyorum. Paran yoksa gidemezsin diyor. Eski iş yerime gidiyorum. Patronum orada. Yaşlanmış. Bana bakıyor, tekrar bakıyor, tekrar. O da aynı şeyleri soruyor. Nerede olduğumu bilmiyorum ki? Denize düşer düşmez uyandım. On yıl önce ölmüşüm. Sarılıyor bana, dertleşiyor, benim de Suriye’ye döndüğümü düşünmüş ama gitmememe sevinip işe alıyor. Para kazanıp dönmenin yollarını arıyorum. Memlekete dönmek dışında bence her şey çok anlamsız görünüyor.
Günlerce pastanenin bodrum katında kalıyorum. Sabah ezanıyla kalkıyor, gereken temizlik ve hazırlıkları yapıyorum. Patronum sekizde geliyor, pastaneyi açıyor, akşam dokuzda kapatıyor. Ben ve aşçı yarına hazırlık yapıyoruz. O da gidince hep düşünüyorum. Savaşta ölmediysem nasıl ölmüş olabilirim? Bir kâbusta gibiyim. Uyandıkça başka bir kâbusa uyanıyorum.
Derken, öldüğüm günü hatırlıyorum.
Hâlâ yaz. Patron kasadaydı. Tezgâhta, yaşlıca teyzenin hazırladığı servisi alıp dağıtırken ayağım masaya takılıyor. Tepsideki çay katilimin (az önce gelmiş olmalı) üstüne dökülüyor. Sıcak çay canını yaksa da sakin davranıyor. Bir an yüzüme bakma gereği duyuyor ve gözlerini benden alamıyor.
Gereken müdahaleyi yapıyoruz. Hem ben hem de patronum ondan özür diliyoruz. Bir şey demeden gidiyor. Patronum, yine mi diyor. Ne dediğini anlamıyorum. Soruyorum, anlatmıyor. Tezgâhtaki teyze bulaşık yıkarken anlatıyor. Daha önce de katilimin üstüne çay dökmüşüm. Taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor.
Ay sonu bir günlük iznimin son saatlerinde, Osmanbey’de yürürken, katilim üstüne döktüğüm çayın intikamını almak için sokağın köşesinde beni bekliyor. Tam on yıl önceki gibi. Bütün hatırlamalarıma rağmen hiçbir şey yapamıyorum. Sanki olması gereken bir şeyin gerçekleşmesine hizmet ediyorum. Boğazımı telle sıkarak beni öldürmek istiyor. Ölmüyorum. Sessiz bir yere doğru sürüklüyor. Sağ şakağımdaki yaraya kurşun sıkıyor. Cansız bedenimi arabasının arkasına atıyor. Feriköy Mezarlığı’na gömmek istese de bekçiden fırsat bulamıyor. Yine boş bir araziye götürüyor. Gömüyor. Arazi ertesi gün (bu kez on yıl beklememe gerek kalmadan) imara açılıyor. Kepçeler gelip kazmaya başlıyor. Beni fark etmiyorlar. Kamyonla taşıyıp Marmara’nın karanlık sularına döküyorlar. Yüzüp karaya çıkamıyorum ve memleketime varamıyorum ama şimdi Boğaz’ın akıntısıyla Çanakkale’yi geçiyor, Ege Denizi’ne varıyorum. Şurası Yunanistan. Hop Akdeniz’in tuzu ve çizme gibi bir İtalya… Bir yanım Cezayir, bir yanım Fransa, İspanya. Cebelitarık Boğazı. Geçiyorum. Atlantik Okyanusu. Ellerimi başımın altında birleştiriyor ve dalgaların arasından bazen bakıyorum. Şurası Brezilya, şurası Amerika, şurası Hiroşima…
Ben bir mülteciyim. Bütün dünya benim. Yine de her yeri yadırgıyorum. Yerini yadırgayanlar için bir memleket kalmamış. Onlar açık sularda akmalı, sonsuza.






