Şapka ve yeleğinde kargo şirketinin işlemeleri olan genç adam, “Beş dakikadır kapıyı çalıyorum,” diyor, kapıyı açan adamsa gürültünün içinden bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Koridor kapısını kapayıp,
“Elektrik süpürgesi çalışırken kapı mapı, hiç bir şey duyulmuyor,” dedi.
“İyi duyabildiniz yine de,” dedi genç kargocu.
“Bugün çıldırmış gibi çalışıyor, deli olacağım,” deyip koridor kapısına göz attı.
“Bizde de böyle. Karım elektrikli süpürgeyi çalıştırdığında o da, ben de çok sinirli oluyoruz. Size garip gelecek ama inanın dört aylık bebeğimizin bile siniri bozuluyor.”
“Canım ya, nasıl acı çekiyordur kim bilir.”
“Süpürge çalışınca yatağının üstünde dönen kuşlu, balıklı oyuncağa tekme atmaya çalışıyor. Hatta nasıl olduysa geçen gün balıkların ikisini koparmış.”
Adam, çenesiyle alt dudağını yukarı iterek, “Bebek balıklarla kuşlara tekme mi atmış,” dedi.
“Bakın, siz de bir gariplik olduğunu fark ettiniz hemen. Gözlerimle gördüm, ses çocuğun psikolojisini bozuyor, bu çok açık. Söylüyorum ama kimse aldırmıyor.”
“Acaba niye yalnızca balıkları koparmış?” diye mırıldandı adam.
“Bu önemli mi sizce?”
Adam cevap vermedi, gözünü koridor kapısına dikti, öylece kaldı. Kargocu, “Pardon, siz söylediniz ya şimdi, balıkları koparmış dediniz, onu soruyorum,” diye söylediği sözleri hatırlattı adama.
Adam, boş bakışlarını kargocuya çevirdi.
“Acaba neden iki kuşu koparmadı. Bir balıkla bir kuş da olur. Kaç kuşu vardı?”
“Psikolog musunuz siz?”
“Sağlık sektöründeyim,” dedi. Burnunu karıştırıp çıkardığı parçayı paspasa ufaladı.
Kargocu ayağını hafifçe geri çekti, “Hastanede falan mı çalışıyorsunuz?”
“Varis çorapları satıyorum,” deyip parmaklarını eşofmanına sildi.
“Böyle konuşunca doktor ya da psikolog falan sandım sizi.”
“Doktorlar, hemşireler, onlarla her zaman görüşürüm, küçüklüğümden beri.”
“Tabii, tabii. Sağlık sektörü olunca.”
“Benim çok işim var. Müzik grubum var bir tane. Ayrıca karate takımı çalıştırıyorum. Şimdi bir turnuvaya hazırlanıyoruz, kampa gireceğiz ama önce millilerin kampı boşaltması gerekiyor,” deyip alnında biriken teri dört parmağının ucuyla sıyırdı, parmaklarını yakasına sildi, dalmış gibi düşündü. Sonra gözlerini koridor kapısına dikti yeniden.
“Başarılar. Ben de şu kargoyu teslim edip kaçayım hemen. İşlem için bir kimlik rica edecektim ya da evde paketi teslim alacak başka kimse var mı?”
“Ne var paketin içinde, yaş günü hediyesi mi?”
“Onu ben bilemem, siz biliyorsunuz, ürün buradan sipariş edilmiş.”
“Paketi versene, içine bakacağım.”
“Yalnız, önce kimlik almam gerekiyor.”
“Paketi istiyorum, ver hediyemi.”
“Pardon, kimse yok mu acaba,” diye seslendi koridora.
“Versene paketi, benim o.”
“Sana ait olduğunu öğrenmeden veremem, kimliğini getirirsen,” deyip arka arkaya zile bastı.
“Neden vermiyorsun, versene şunu.”
“Dur ya, n’apıyorsun. Bana bak. Bırak diyorum sana. Bıraksana şu kutuyu, manyak mısın sen?”
Adam birden dimdik durup kollarını bacaklarıyla beraber yana açtı. Yumruk yaptığı ellerini yüzünün önüne çaprazladı, ters yönde birbiri üzerinden kaydırırken havayı burun deliklerinden abartıyla içine çekti. Yüzü görünecek açıklığa geldiğinde nefesini boşalttı, yumruğunu çözüp gerdiği parmaklarının keskin tarafını kargocuya doğrulttu. Yüksek bir tabureye oturuyormuş gibi geriye yaslandı, çenesini oynatmadan kısık sesle,
“Verecek misin, vermeyecek misin?” diye sordu.
Kargocu pakete sarılıp merdivenlere doğru çekildi. Adamın sesi, söyledikleri anlaşılmayacak kadar boğuklaştı, bağırmayla yakarma arası yüksek sesler çıkarıp apartmanın içini uğuldattı. Boğazı gıcıklandı, kuvvetli öksürüğün arkasından öğürüp kusmaya başladı. Koyu kahverengi bir balçığın içinde çiğnenmeden yutulmuş patates, burgu makarna, domates, biber karışımı şeyler kapının eşiğiyle paspasa saçıldı. Adam saçtığı şeylere baktı, ağzında kalanları yutup sarkık iki kolu arasında donakaldı. Kargo görevlisi, adamın dışarı uğrayan gözlerini, anlayamadığı garip yüz hareketlerini kucağındaki kutuya sıkı sıkı sarılarak izledi. Elektrikli süpürge sustu, yaşlı bir kadın koridorun kapısını açıp dış kapıya gelene kadar, kapının önüne, kargocuya ve kucağındaki kutuya baktı, adamın sırtını sıvazlayıp,
“N’olmuş kuzuma,” dedi, “kızdırmışlar mı kuzumu.”
Adam başını kadının omuz boşluğuna koydu, burnunu çekti. Kadın gözlerini yumup açarken kargocu, kadının kendisine gülümsediğini zannedip, “Ödemeli kargonuzu teslim etmek için beyefendiden kimlik istemiştim,” dedi.
“Öyle mi. Hadi kimliğimizi alıp ağbiye getirelim,” deyip kapıyı kapadı kadın.
Genç kargocu, yüzüne kapı yaklaşınca bir adım geri çekildi, paketi kuru bir yere koyup beklemeye başladı. Apartmanın içi kavrulmuş soğan ve kızartma kokuyordu, kabak ya da patlıcan gibi bir şey. Elini boşluğa salladı, sensörlü lâmba tekrar yandı. Apartman duvarlarının omuz hizasından yukarısı, bu ışıkta adını koyamadığı farklı bir renkle boyanmıştı. Tek kapağı olmayan dolapta su saatleri görünüyordu. Rutubet, saatlerin bitiminden bir çizgi halinde çıkıp daire kapılarına ulaşmış, çizgi boyunca kavlayan kalın plastik boyanın kenarları “post-it” gibi yukarı kıvrılmıştı. Eğri duran gazete kutusunu düzeltirken kapı açıldı, kadın ehliyetini uzattı,
“Kusura bakmayın beklettim,” dedi.
Genç kargocu vereceği cevaptan vazgeçti, belgeyi doldurup uzattı. Kadın parayı öderken koridor kapısının kolu gıcırdadı. Buzlu camın arkasındaki göbekli siluet, kapı koluna birkaç defa bastırıp kapıyı itip çekti. Kapı, küçük boşluğunda gümbürdedi. Açılmadı. Siluet büyüdü, buzlu camı kapladı, eriyip yok oldu. Kadın imzaladığı belgeyi verirken, parmaklarıyla yaka dekoltesini kapayıp kargocudan paketi portmantonun solundaki boşluğa koymasını rica etti.
Genç kargocu apartmandan çıkıp uzaklaştığında giriş katının sensörlü lambası sönmemişti henüz.