Son kontrolleri yaptıktan sonra dosyaları masasının hemen yanında bulunan çekmecenin ikinci gözüne koyup ayaklandı. İş arkadaşı, aynı odayı paylaştığı ve ondan kıdemce üç gömlek yukarıda olan Kemal Bey çıkalı çok olmuştu. Kemal Bey her sabah 10 gibi gelir, saniyelik bir göz süzmeden sonra, “Günaydın,” diyerek masasına kurulur ve yarım saat kadar kahvesini yudumlayarak haber sitelerine göz gezdirir. Matbu çağından internet çağına ayak uydurması bir haftasını falan almış olmalıydı Kemal Bey’in. Çağın gerekliliklerini bir asker bilinciyle sahiplenir ve her konuşmasını, “Günümüz şartları azizim” ya da “Sürüden ayrılanı kurt kapar mirim” sözlerinden birisiyle bitirir. Bütün gün dişe dokunur bir şey yapmaz ve kıdemli olduğunu belli etmek için Sinan’a, “Evraklar ne durumda”, “Sayımlar yapıldı mı“ gibi, yaptığı işten bihaber olduğunu belli eden sorular yöneltir. Sinan hiç bozmaz, “Evet Kemal Bey, halloldu Kemal Bey,” diyerek geçiştirir. Halbuki yirmi beş yaşındaki Sinan, bundan bir yıl öncesine kadar muhalif bildiri dağıttığı için mahkeme salonu bile görmüştü. Şimdi tek derdi kesilen faturaların muntazam bir biçimde dosyalanması.
Ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Hafifçe araladıktan sonra başını koridora doğru uzattı. Yanlarındaki İK departmanında kimse kalmamıştı. Geri girdi içeri. Adaptasyon sürecinde olsa da içindeki “yanlış giden bir şeyler var” sesini susturamıyordu bir türlü. Odada sigara içmek katiyen yasaktı. Kemal Bey hayatında ağzına sürmemişti o illeti. Bunu söylerken öyle bir gururla söylerdi ki aşağılanmayı ve yaptığınız yanlışı iliklerinize kadar hissettirirdi size. Kapıyı kapadıktan sonra gömlek cebinden is çıkışı içmek için ayırdığı tek dal sigarasını çıkarıp yakıverdi. Kafasının içi kazan gibi olmuştu. Sabah dokuz, akşam yedi. Pazar günleri hariç. Bin beş yüz lira maaş. Günde ortalama altmış lira kazanıyordu Sinan. İçinden söylendi. “Günde ortalama altmış, saati altı lira. Altı ekmek yani. Giydiğim kravat da çabası. Bir de Kemal Bey! Ne Kemal Bey’i ya, Kemal.”
Sigarasının sonuna geldi. Üstüne tükürerek söndürdü, izmariti camdan aşağı salladı. Odanın içinde sol tarafta büyükçe bir masa (tabii ki Kemal Bey’in) bir de yan tarafında daha minyatür bir masa (tabii ki Sinan’ın) vardı. Ne gidesi ne de durası vardı. Normal şartlar altında bu sicille kimse onu işe almazdı ya, babası ne yapmış etmiş dıdısının dıdısını araya sokarak işe aldırtmıştı oğlunu, adam olsun düşüncesiyle. İşe başlayalı altı ay kadar olmuştu ve o akşama kadar hiç bu kadar karamsarlığa düşmemişti Sinan. On saat çalışan bir insan nasıl olur da düşünmeye zaman bulabilirdi? Belki de sistemin amacı tam da buydu. Çalışan ölüler. Boğazındaki kravatın verdiği bir yük olsa gerek, o odanın içinde kendini hiç rahat hissedememişti. Kurallar ve resmiyet onu bile sindirmişti. Hayret, dedi içinden. Ben bile ha! Vay anam vay. Beni bileyse o garibanların vay haline. Birden hızlı bir hamleyle Kemal Bey’in masasına doğru yürüdü, sandalyesini çekip oturdu. Kemal Bey’in masasından kendisinin nasıl göründüğünü hayal etti. Yan tarafında ufak bir masa, arkasında oturan ise çelimsiz bir adam. Nasıl görünebilirdi ki? Başını iki yana salladı, gülümsedi. Gözüne masadaki mouse ilişti, hemen eline alıp iki yana salladı. Bilgisayarını kapatmamıştı Kemal Bey. Şöyle bir göz gezdirdi masaüstüne. Gayet derli toplu göründü gözüne. Kendi masaüstü ise mayın tarlası gibiydi, ara ki bulasın. Galatasaray’ın yeni transferlerinde bir gelişme olup olmadığını öğrenmek için internet tarayıcısını açtı. Karşısına direkt Kemal Bey’in açık mail adresi çıktı. İçinde bastıramadığı bir dürtüyle Kemal Bey’in mail’lerinde gezinmeye başladı Sinan. Şirketlerle yapılan konuşmalar ve bazı da özel görüşmeler mevcuttu. Rastgele birkaç mail’i incelemeye başladı. Kendisinin de dahil olduğu birkaç şirketle olan hizmet alımının detaylı raporları vardı mailde. Tam kapatacakken içine bir kurt düştü. Tekrar girdi ve kdv dahil fiyatın karşısındaki rakama takıldı gözü. Birkaç saniye durakladıktan sonra sandalyeden fırladı ve masasının yan çekmecesinden, yapılan sözleşmelerin ve faturaların olduğu dosyaları çıkardı. Kalbi olağan seyrinden farklı atıyordu. Parmakları titremeye başladı. Gözünü kapayıp derin bir nefes aldı ve titreyen ellerini iki yana sallayarak dosyalarda gezinmeye devam etti. “C, D, E… Hah Erkut Ticaret!” Hemen kısa bir karşılaştırma yaptı ve evet tam da tahmin ettiği gibiydi. Kemal Bey yaptığı anlaşmalarda cebine avanta koyuyordu. Elinde dosyalar kalakalmışken içinden söylenmeye başladı yine Sinan. “Nereden baksan 4000 lira maaş. Çocuk yok, evlilik yok. Ev var, araba var. İnsanoğlu işte, doymak nedir bilmez.“ Aklına Neyzen Tevfik’in şiiri geldi.
Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini;
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-ı balini
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini.
Yiyin efendiler, yiyin; Bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Dosyaları aldığı yere yerli yerince koyup ayrıldı odadan.
Sabah her zamanki gibi saatinde gelip rutin işlerini halletti ve tam kahve almak için odadan çıkacakken Kemal Bey girdi içeri. İnce bir süzme ve “Günaydın”. Sinan kahve almaktan vazgeçerek oturdu tekrar koltuğuna. Sanki kabahatli olan kendisiymiş gibi içi daralıyordu, sanki Kemal Bey onun bildiğini biliyormuş gibi hissediyordu. Gözlerine bakamıyordu. Oysa tam tersi olması gerekiyordu ama Sinan dünyadaki tüm kötülüklerin utancını üstlenebilecek bir karakterdeydi. Kemal Bey ise yine haber sitelerine dadanmıştı ve hayatına olağan seyrinde devam ediyordu. Sinan akşamdan beri içinde biriken sıkıntıyı daha fazla dizginleyemeyerek, “Kemal Bey,” dedi. Ses tonunu ayarlayamamıştı. Her zamankinden daha gür ve tehditkâr bir tonla söylemişti bunu. Kendisi de şaşırmıştı, bir anlığına afalladı. Kemal Bey kafasını aniden Sinan’a doğru çevirerek kaşlarını çattı ve, “Bir sorun mu var Sinancığım?” dedi. Sinan alt dudağını ısırıyordu, bir iki damla kan geldi ağzına. Tam bir şey diyecekti. “Dudağın kanıyor!” “Ha ne?” “Dudağın diyorum, kanıyor.” Elini dudağına götürdü, parmağıyla sildi kanı ve gözlerini Kemal Bey’e sabitleyerek masaya siliverdi kanı. “Bu Erkut Ticaret’in faturası gelmiş miydi bize?” Kemal Bey’in yüz ifadesi değişti birden. Bir-iki saniye boş boş Sinan’a baktı, sonra tekrar bilgisayara dönerek, “Evet, geldi. Bunu senin bilmen gerekmiyor muydu?” “Bilmem, aklımdan çıkmış.” Kemal Bey feleğin çemberinden geçmişti, akıllı bir adamdı. Anlamıştı ama Sinan’a renk vermedi, yüz ifadesi bile değişmedi.
O gün hiç konuşmadılar. Sinan arada saniyelik bakışlar yakalayabildi sadece Kemal Bey’den. Sinan tek başına yaşıyordu. 1+0 bir evi ve arada yemek yapıp getiren yaşlı bir ev sahibi vardı. Şükran Teyze. Bir yıl olmuştu taşınalı. Şükran Teyze’nin eşi rahmetli olalı yirmi yıldan fazla olmuştu ama Sinan’a dert anlattığı bazı zamanlarda sanki daha dün ölmüş gibi anlatıyordu. Çoluğu çocuğu da olmamıştı. Belki de o yüzden Sinan’ı bu kadar sahiplenmişti. Sinan da haftada en az birkaç kez yukarıya çıkar ve yapılması gereken bir iş varsa büyük bir iştahla yapardı. Bir gün önce sabah işe giderken görmüştü onu. “Yarın en sevdiğin yemeği yapacam oğlum. İşten çıkınca gel e mi,” demişti. Sinan da gülerek, “Gelmem mi hiç. Salata da benden,” demişti. O akşam işten çıkıp salatalık malzemeler alıp hızlı adımlarla binanın önüne geldi. Hava sıcaktı, boncuk boncuk terlemişti evin yokuşunu çıkarken. Binanın önünde bir kalabalık vardı ama çıt çıkmıyordu. Herkes sanki yeni yapılan bir inşaatın temel atmasını izliyor gibi, elleri arkalarında öylece duruyorlardı. İnsanlara çarpa çarpa geçti aralarından. Tanımadığı birisinin, elinde çekirdek, yanındakine, “Zaten yaşlıymış,” dediğini duydu. Poşetleri yere atıp merdivenleri üçer üçer tırmanmaya başladı. Kapının önüne geldiğinde karşı komşusu Suzan Hanım’ı gördü. Suzan Hanım, Sinan’ı görünce, “Bizlere ömür Sinan Bey oğlum,” dedi. İçeri girmek istemedi Sinan. Görmek istemiyordu. İnsan sevdiği kişiyi hep hatırlamak istediği gibi hatırlarmış. Sinan da onu son gördüğü gibi hatırlamak istedi. Yüzündeki neşeli ve anaç ifadesiyle. Aşağı doğru inerken burnuna en sevdiği yemeğin kokusu geldi. Taze fasulye.
Sinan uzun bir süre kendisine gelemedi. İşyerinde Kemal Bey’le tek kelime konuşmuyor, nerdeyse her gün işlerin bitmediği bahanesiyle mesaiye kalıyordu, eve gitmek istemiyordu. O gün öğle yemeğinde Sinan yine tek başına oturmuş, şirketin yağlı ve sağlıksız yemeklerini yiyordu. Karşı masada Kemal Bey, onun yanında ise Muhasebe Müdürü Erkan Bey oturuyordu. Arada başını kaldırdıkça göz göze geliyorlar ve hemen kafalarını çevirip aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Sinan yemeğini yarıda bırakıp odasına geçti. İçine yine bir kurt düşmüştü. Erkut Ticaret olayının üzerinden neredeyse bir ay geçmişti ve aklından çıkmıştı bile ama ikisinin o halini görünce kanı pirelendi Sinan’ın. Hemen yanındaki çekmeceyi açıp dosyaya bir kez daha göz gezdirmek istedi. Yaklaştı iyice, emin olamadı. Gözlerini kırptı. Tekrar baktı. Rakamlar değişmişti. Tam da olması gerektiği gibiydi. Kendinden emin olamadı. Ama düşününce gördükleri rakamlardan gayet emindi. Evet, Kemal Bey pişkin bir hırsızdı. Öyleyse Sinan’ın anladığını çakmış ve yine çakallık peşindeydi. Aralarında tam anlamıyla soğuk bir savaş başlamıştı.
Eve giderken tekelden 35’lik bir rakı, yarım kilo da hamsi aldı. Uzun zaman olmuştu. Arada Şükran Teyze hamsileri kızartır ,Sinan’ı arayarak, “Hadi içkini miçkini al gel,” derdi. Beraber tıka basa yerler, Sinan’ın son kadehinde Şükran Teyze de eşlik ederdi. Onun gidişinin ardından bu ilkti. Balıkları kızarttı, salatayı yaptı, masayı bir güzel hazırladı ve oturdu başına. Kadehini yukarıya doğru kaldırdı, gözleri doldu birden. Bardağı masaya koyduğunda telefonu çalmaya başladı. Alışkın olmadığı bir durumdu bu. Bu saatte telefonunun çalması pek hayra alamet değildi. Ekranda Özel Numara yazıyordu. Kendi kendine söylendi. ”Özel numara mı kaldı bu devirde.” Yine de merak ederek açtı telefonu. Karşıda ki uzunca bir müddet konuşmadı. Hoş Sinan da konuşmadı. Yaklaşık yirmi saniye beklemeden sonra, “Her şeye burnunu sokma, sonun kötü olacak,” dedi karşıdaki ses ve kapandı telefon. Elinde telefon, öylece kalakaldı. Ne düşüneceğini bilemedi. Önce, Herhalde yanlış numara, diye düşündü, kimseyle işi olmazdı Sinan’ın. İlk kadehinin son yudumunu mideye indirirken gözleri fal taşı gibi açıldı. “Kemal!” Ses onun sesi değildi ama olabilir miydi böyle bir şey? Hiç öyle bir adama benzemiyordu Kemal Bey. Tehdit edecek ya da kaba kuvvete başvuracak bir insan izlenimi yaratmamıştı bugüne kadar. Yine de tedirgin olmuştu. O günden sonra işyerinde sık sık Kemal Bey’in davranışlarını analiz etmeye başladı. Tehditkâr bir bakış yakalamaya çalıştı ama bir türlü yakalayamadı o bakışı, yine de mesafeli olmaya çalıştı ve iş haricinde tek kelime konuşmadı onunla.
Yağmurlu bir ilkbahar sabahı. Şirketin bahçesinde ki çam ağaçlarının kokusu odaya dolmuş. Koridordan buram buram kahve kokusu geliyor. Sinan içinden geriye doğru saymaya başladı.”5-4-3-2-1 vee…” Kemal Bey elinde kahvesi odaya girdi. Kısa bir süzüş ve günaydın. Sinan önündeki birkaç dosyayı incelerken Kemal Bey’in kendisine baktığını fark edip ona doğru döndü. “Sinan.” “Buyurun Kemal Bey.” “Erkut Ticaret’in dosyalarını verebilir misin?” Sinan bir an kaşlarını yukarıya kaldırdı. Kemal Bey’in tepkisini ölçtüğünü anlamıştı. Bu kadar oyun ona fazla gelmişti. “Kemal Bey ne yaptığınızı biliyorum!” Kemal Bey burnundan solumaya başladı. Başını başka yöne çevirdi ve elindeki tükenmez kalemin başına basıp basıp çekmeye başladı. “Tehlikeli oyunlar oynuyorsun evlat!” “Ben oyun oynamıyorum. Asıl oyunu oynayan sizsiniz.” O gün başka bir şey konuşmadılar. Akşam eve gittiğinde üzerindeki yükü atmış, rahatlamış hissediyordu Sinan. Bacaklarını salonundaki pencerden uzatmış, çayını yudumluyordu. Telefonu çalmaya başladı. Özel Numara. Hiç bekletmeden daha ikinci çalışta açtı. Yine bekleyiş. “Bunu sen istedin.”. Gece boyu uyuyamadı. Bir o yana bir bu yana döndü durdu. Korktuğundan değildi. İnsanların nasıl bu ruh haline geldiğini düşündü. Ne yaşamış olabilirlerdi? “Her şey tek bir seçimle başlar” diye bir söz duymuştu zamanında. Seçim, dedi, tek bir seçim. Sabah her zamanki gibi 07.30’da kalktı. Hızlıca bir duş alıp yeni aldığı gömleğini geçirdi üzerine. İşyerine gidip masasına kuruldu. On dakika sonra şirket telefonu çalmaya başladı. Arayan Genel Müdür’dü. İlk kez arıyordu. Sandalyesinde doğrulup açtı telefonu. “Sinan Bey odama kadar gelebilir misiniz?” “Hemen geliyorum.” Kapıyı çaldı ve girdi içeri. Kendi odasından sonra burası ona saray gibi gelmişti. Nerdeyse benim ev kadar, diye geçirdi içinden. Genel Müdür Musa Bey karşısındaki sandalyeyi göstererek oturmasını söyledi. Hemen deneni yaparak oturdu Sinan. Gözü Musa Bey’in önünde duran dosyaya takıldı. ERKUT TİCARET. Anlam veremedi. Hızlıca düşünmeye çalıştı. Musa Bey, Kemal Bey’in avantacı olduğunu mu öğrenmişti? Bu soruyu sorarsa ne cevap veririm, diye düşünürken Musa Bey lafa girdi. “Bazı duyumlar aldım Sinan Bey. Önce size sormak istedim.” “Ne gibi Musa Bey?” “Bak, daha gençsin. Yanlış anlama sözlerimi ama cahilsin henüz. Hem biliyorsun, sicilin pek de temiz değil. Bir hata yapmış olabilirsin. Olur, herkes hata yapar. Ama ben de senin patronun olduğum kadar büyüğünüm de. Ne zamandır yapıyorsun bu işi? Erkut Ticaret’ten başka var mı?” Sinan’ın nutku tutulmuştu. Konu nasıl kendine gelmişti? “Musa Bey ben ne yapmışım?” O zamana kadar babacan konuşan Musa Bey’in yüz hatları birden gerildi ve masadaki dosyayı eline alarak, “Cebine attığın paraları soruyorum Sinan.” “Kemal Bey mi söyledi bunları size?” “Kimin söylediğinin bir önemi yok. Anlaşıldı. İşine son veriyorum. Polise haber vermek istemiyorum, daha gençsin belki hatanı anlarsın. Eşyalarını toplayabilirsin.” Sinan kalkamadı yerinden. Ayakları bedenine çok ağır geliyordu. Kalbi ağzında atıyordu. Sinir, nefret, korku bütün bu duyguları aynı anda yaşıyordu. En sonunda bir şey demeden kalktı ve duvarlara tutunarak odasına gitti. Kemal Bey masasına kurulmuş yine haber sayfalarını tavaf ediyordu. Ayaklarını sürüye sürüye yanına doğru gitti. Yanına gelene kadar Kemal Bey başını kaldırmamıştı. Sinan hızlı bir hamleyle yakasına yapıştı ve kendisine doğru çekti. Yüzündeki pişkin ifadede gram değişme olmadı Kemal Bey’in. Ne bağırdı, ne de tek kelime etti. Sinan yakasını bırakırken gülümsedi Kemal Bey’e. Odadan çıkarken içinden söylenmeye başladı yine.” Sabah dokuz, akşam yedi. Pazar günleri hariç. Bin beş yüz lira maaş. Günde ortalama altmış lira. Saatine altı lira. Altı ekmek yani.”
“Sistem karşıtı bildiri dağıtımı, bu bildirinin içeriği ve bunun ilk olmaması da dikkate alınarak, Anayasanın 216/1 maddesince halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçu sabit görülmüş olup sanığın üç yıl hapsine karar verilmiştir.”
Çünkü, hayat tek bir seçimle başlar.