Deli Merdivan
13 Kasım 2019 Öykü

Deli Merdivan


Twitter'da Paylaş
2

Karanlıkta geçen kaç gün bilmiyorum, televizyon açılıyor kendiliğinden, Çukur yazıyor hemen sağ altta. Benim de çukurum diye bağırıyorum beyaz bıyıklı adama, kaybolduğum bir mahallem, yuvam... Ekranın karşısına geçip başlıyorum hep sustuğum ama ezbere bildiğim kelimelerle hikayemi anlatmaya, buralardan oralara.

Sahi, aile her şey mi?

Tüm zamanlar birbirine girmiş gibi, şimdiki zamandan geçmiş bir zamana uçuyor aklımdaki harfler. Saatin tik tak sesi dolanıp duruyor evin içinde, bu kadar susuyorken, gündüzlerimiz bu kadar karanlığa gömüldüyse, işitilmemesi ne mümkün. Günlerdir evden çıkılmıyor dense yeri, günlerdir kimseler yokmuş gibi.

Kapının girişinde eskitme bir ayakkabılık, kayınpederimden hatıra, bu evin en eski eşyası olduğunu söylemişti annem. Tamamen el işi, kulpları altın kaplama olduğu için epey değerliymiş, bu evde olup bitene olan tanıklığı dururken maddi bir değerle kıyaslanması ne kadar mantıklı bilmiyorum tabii.

Temizlik yapmam gerekli, elbet geçmeyecek içimizdeki acı, ancak birbirimize dönmek için, hayatın geri kalanına katlanmanın hatırına, kaybolmalı etrafa sinen bütün kir. Banyoya çamaşır suyu döktüm, çözülsün diye bekliyorum, bir yandan çamaşır makinesin sesi, öte yanda elektrik süpürgesi. Çınlayan saatin sesi kayboldukça kulaklarım uğuldamaya başlıyor, alışmalıyım diyorum. Alışamıyorum.

– Suratımı günlerce asıp kimseyi görmek istemeyeceğim, yoldan geçen arabaların çıkardığı sesi umursamayacağım, kalbimdeki bu boşluk kocaman bir şehir olacak her defasında, öylece yarım kalmış bir hikâyeyi büyüteceğim içimde. Sen oradan, tüm güzelliğinle beni seyredeceksin. Şarkılar söyleyeceksin yüzümdeki sessizliğe, en sevdiğim türküleri yakacak saç tellerin, yerinden kalkıp bir fincan çay doldurmak zor gelecek illa… Şehrin ışıkları söndüğünde, göremeyeceksin asıl karanlığı, farkı olmayacak içimin rengi, içinin renginden. Şimdi bana uyuduğun yerden bir uyku, rüyalarından bir huzur, ellerini dökerken alnımdan, özlediğim çocukluğumu gönder. Başka türlü yaşayamayacağım, sensiz yaşayamıyorum. Hele yalana dolana bulaşa bulaşa, hiç. Doğrularımla dikilmek için bir kadının karşısına, merhaba!

Pantolonun cebinden düşen notu katlıyorum hiç okumamış gibi, son günlerdeki tutarsızlığı, anlık duygu değişimleri, gülümsemeye çalışırken aniden düşen yüzü, boşlukta kaybolan gözleri dikiliyor karşıma. Bilmezden gelmeye çabalıyorum, anlıyorum. Bütün dağınıklığı, bir notla daha da dağılıyor, toplamaya çalışıyorum.

Öyle mi acep, topluyor muyum, yoksa onunla bende mi dağılıyorum. Çamaşır suyunun kokusu iyice sarıyor etrafı, boğazım yanmaya başlıyor, öksürerek atıyorum kendimi pencereye. Bulutlara bakıyorum, gözlerimin önünde bir paragraflık harfler, karıştıkça birbirine, artıyor midemin bulantısı.

Yirmi beş gündür, tam yirmi beş gündür annem yok, annem gitti. Hiç yüzümüz düşmez, yaşadığımız hiçbir şeyin canımızı sıkmasına müsaade etmezdik. İmrenen sesler dolanırdı etrafımızda, güzelsiniz, güzelsiniz.

Elbet değişecekti mevsimler, bu kadar erken olmasını beklemezdim sadece. Bambaşka şey soluksuz kalmak, kendimden geçiyorum da onun acısını dindiremiyor olmak, yangın yeri içimde. Gün geçtikçe eriyor sanki karşımda, azalıyor, susuyor, hep susuyor. Konuşmaya zorluyorum, dizlerine koyuyorum başımı, şarkılar söyleyenim yok, saçlarını kokladığımda bebekliğimi hissedeceğim kimse yok diyor, kapanıyor üzerime. Annemin üzerimdeki emeklerini düşündükçe, ilk defa birbirimize tutunamadığımızın farkına varıyorum. Kollarından öpüyorum, bileklerinden, boynundan, kokusunu içime çekerek, okşayarak. Bir acıya dolanıyoruz, dolandıkça daha fazla karışarak birbirimize. Tek çabam kaybolmamak...

Hiç unutmam birkaç yıl önce yazlıkta epey sarhoş olmuştu, dağıtmak denir ya, her tarafı yerle bir edecek kadar. Bırak diyordu annem. Bırak bu defa böyle olsun. Yavrum, sen geldin oğlumu topladın, senin ilk defa gördüğün bu sahneyi ben babanı kaybettikten sonra kaç defa yaşadım, sayısını bilmem. Ben yıllarımı verdim bir şeye yaramadı ama sen geldin, yavruma cennet oldun. Kumar, içki hepsi bitti, bırak bugünlük saçılsın etrafa. Tüm bu sözlerden sonra kısa bir süre sessizliğe gömülüp sonra yıllardır abla dediğim birine anne diyerek gelmiştim kendime. Kalbimi hissederek, kalbime dönerek, çocukluğumdaki bütün kötü hatıraları birden silip tek kelimeyle ısıtmıştım içimi. Yetimhanenin soğuk duvarları, çiziklerle dolu beyaz kağıtlar, çirkin bir adamın kirli ter kokusunu damıtarak gözlerimden, sarılmıştım anneme. Hatırlamanın sırası değildi, ancak hepsini yaşayan bizzat bendim.

Bütün bunları düşünmek bile içimi bu kadar rahatlatırken, nasıl alışılır bu yokluğa bilmiyorum. Pencereyi kapatıp dönüyorum içeriye.

– Akşam dışarı da yiyelim yemeğimizi olur mu? Çat, gönderdim mesajı ne konuşulur ne yapılır hiç bilmiyorum.  Günlerdir açmadığımız radyoya dokunuyorum usulca, saatin sesi duyulmaz oluyor, günün güzel geçmesini diliyor kanalın sunucusu. Elimde bir bez etrafın tozunu alıyorum derken mutfakta buluyorum kendimi, musluğun sesi de eşlik etmeye başlıyor şarkılara, su hafifletiyor insanı. Sarı fincanlar ilişiyor gözüme, onları da basıyorum çamaşır suyuna... Telefonuma tekrar döndüğümde büyük harflerle yazılmış bir tamamdan başkası yok. Ne bir itiraz ne de bir kabulleniş, yalnızca, tamam.

Üstümdeki ağır yorgunluğa aldırmadan, güzel olmam gerektiğini hissediyorum. Makyajım dahil yedi dakika sürüyor hazırlanmam. Oysa eskiden.

Arabanın sesinden anlıyorum geldiğini, camdan el salıyorum, ifadesiz yüzünü düşürüp önüme, açık pencereleri kapatıyorum. Tüm susmalar son bulsun derken yağmurun sesi karışıyor sessizliğine. Bu hastalıklı suskunluğu nasıl bozacağımı düşünüyorum, karışıp kalıyorum uzun bir yola. Aniden yapılmış bir frenle geldiğimde kendime, çok aç değilsen biraz sahile inelim diyor ve henüz cevap vermeden değiştiriyor rotayı. Uzun süre denize bakıyorum, uçan kuşları, geçmeyen arabaları, yağmayan yağmurda duyduğum yağmur sesini itiraf ediyorum kendime. Vites kolundaki tespihe gidiyor parmakları, başını yaslıyor direksiyona, başımı omzuna yaslayıp tespihinin taneleri arasına parmaklarımı karıştırdığımda kalkıyor yerinden. Bir an önce anlatıp kurtulmak isteyen bir hava solumaya başlıyorum, hızlıca okunmuş ama duygusunu yitirmiş bir şiir seriliyor torpidonun üzerine, ıslak bir mendil alıyorum, akan makyajımı silmeye başlıyorum, üzülmüyorum korkma, sana güzel görünmek istedim evet ama sadece yedi dakika sürdü, söz telafi edeceğim.

Konuşuyor, konuşuyor... Söylediklerinden anlam çıkarmak ne mümkün.

Dudağında hiç görmediğim titreme, kalbimde nefesini kaybetmiş bir kadının çığlığı.

Sesler yok, ışıklar yok. Sürekli tekrar eden ve hayatım boyunca hiç bitmeyecek bir sahne var kalanımda, bir ilişkisi var iki yıldır, istese bana hiç belli etmeden devam edebilir buna içi el vermiyor ama...

Kalbim veda edemeyecek derken ellerim veda ediyor önce, tespihin taneleri dağılıyor etrafa. Yumruklarım göğsüne geçiyor, vuruyorum, vuruyorum, sesim çıkmadan ağlıyorum.

Ayrılmak istemenin susarak anlatılanı yokmuş. Hayatını hayatın saydığın bir yerde başkasının hayatına hayat olduğunu bilmenin acısı hiç geçmiyormuş.

Konuşurken kendi kendime, reklama girmiş dizi, geçmiş yaşanıyor şimdi gibi.

Bin acıya parsellenmiş ettiği kalbim için kalkıyorum yerimden, kapatıyorum televizyonu, ışıkları ve hayatı. Buralardan oralara gidecek uzun bir yol var, anlatacak binlerce hikâye, daha fazla ben, yok.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Gürol Bayrak
Başarılarının devamını diliyorum güzel kalpli kardeşim 😇
11:48 AM
Emrah Sağlam
Teşekkür ederim.
11:43 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR