“Tarkan'ın şarkısından alarm sesi mi olur, deli misin allahaşkına.” Dudak bükmeli, kikirdemeli günaydınına uyanıyorum ev arkadaşımın. Nesine güldüğüne anlam veremediğimden bön bön bakıyorum yüzüne. O hâlâ gülüyor. Besbelli küçümsüyor müzik zevkimi. Alay içeren sözler, imalar, inceden laf sokmalar, embesil işte, bunlardan besleniyor. Aldırmıyorum ama, çay suyunu ocağa koyup süt reçelli bir dilim ekmeği aceleyle tıkınıp düşüyorum yola. Hava nasıl soğuk, donacağım. Durakta henüz kimse yok, şehrin en tenha yerinde otobüs beklemek gibi garip huylarım oldu son zamanlarda.
Korkmuyorum..
Gelen otobüse ilk ben biniyorum, basın kartımı basıyorum. Uzun bir dıtt sesiyle her zamanki arka koltukta yerimi alıyorum. Kulağımda Ezginin Günlüğü, sarhoş balık ve topal martı. Tüm tanıdık ağaçlara selam vererek geçiyorum yolların üzerinden. Şehrin ilk durağında duruyor otobüs, biletçiden bilet alıyor yolcular. Bir kadın kucağında çocukla ısrarla otobüse binmek istiyor. ”Yasak hanfendi, yasak valla billa yasak, ayakta yolcu alamayız," diyor yere balgam atan bir ses. Durur muyum hemen iniyorum otobüsten.
Paltomun geniş ceplerine daha bi sokuyorum ellerimi.
Yürüdükçe üşüyen yüzüme aldırmıyorum, kış kokusunu ta ciğerlerime kadar çekiyorum. Nasıl seviyorum şu kömür kokusunu. Her çekişte başka manzaralar açılıyor zihnimde, kömür alabilğimiz kışların sıcaklığı kaplıyor içimi. Okuldan dönerken geç kaldığım akşamlar saçlarımı kapüşonla gizlemenin kokusuyla büyük korkularımı küçük bir sustalıyla yatıştırmanın korkusu neredeyse aynı. Komşu kadınların ‘cık cık’ları. Ezberimde olan bütün kokular karışıyor, harman oluyor. Bunlar yaş aldıkça unutmak bir yana, belirgin hale geliyor. Yıllardır bana eşlik eden birçok kokuyla birlikte adımlıyorum caddeleri.
Her gün onlarca insanla göz göze geliyorum. Kanlı, irinli, mahcup ..
Manavın, ardiyecinin, kuryenin, uzun burunlu bankacının gözleri. Salyalı ve arsız. O gözlere rağmen kitabevinin önündeki içimi okşayan güvercinler, köşe başında bekleyen tatlı simitçiler, kısa bir an yürürken romantik olduğumu düşündürüyorlar bana. Sonra nemli kaldırımda şalvarını indirmiş vaziyette oturan deli Nuriye. “Keyfimden mi delirdim kaltak,” diye bağırıyor arkamdan. Dönüp cevap veriyorum. Haklısın Nuriye. Keyfinden kimse delirmez. Ya kardeşim sevinç, o niye delirdi?
Bazen ben de deli Nuriye gibi nemli kaldırımlara oturup gelene geçene kaltak diye bağırmaya nasıl heves ediyorum. Karısını dövenlere deyyus deyip, ağzını burnunu kırasım, gariban düşmanı zabıtalara sövesim geliyor. Deliliğin muafiyeti varmış pek çok şeyden, öyle diyorlar. Lahmacun kokulu yolculuklardan, alaylı bakışlardan, dibini yaktığım çorbalardan, baharatı çok, tuzu az yemeklerimden, kaçan otobüs ve sevgililerimden muaf olsam ne güzel olurdu doğrusu.
“Hanımefendi bir dakika, Hes kodu olmadan almıyoruz içeri,” diyor sarışın çocuk.
Kodluyorum, Denizli, Edirne, Laleli, İstanbul ve sıfır sıfır sıfır..
Daha marketin girişinde başlıyor daralmam. Bu fiyatlara nasıl delirmez insan. Düzenli aldığım dergiye, filtre kahveye, ucuz bulduğum şaraplara, sonra hanımefendinin özel çikolatasına bile zam gelmiş. Hoş, gören de İtalya’da doğdu sanacak bizim aşüfteyi, her şeyin en iyisinden, en pahalısından istemez mi? Kalite takıntısı varmış, herkesin bir standardı varmış. O zaman çalışacaksın değil mi ama. Öyle küçük burjuva gibi rahat eve kurulmak var mı?
Maaşa var daha iki hafta. Kartta kalan son parayla elimdeki listeye bakıyorum. Hanımefendinin hazırlandığını nasıl da unutmuşum. Beş litre yağ mı? Yüzde yüz yağlanan zamdan haberi yok bu kadının galiba. Haberleri takip etmezse olacağı bu. Bütün gün saçma sapan şeyler izlenir mi, bitki misin mübarek? Yok, ilk fırsatta kapının önüne koyacağım onu. Arkadaşmış falan dinlemeyeceğim. Şu zamanda eşşeklik benimkisi. Bir de beni beğenmiyor. Haberle yatıp haberle kalkıyormuşum. Geceleri ‘beş n, bir k’ diye sayıklıyormuşum. Sokaklarda ölen evsizler, askıda asılı ekmekler, market önü çocukları, kadın katliamları derken paranoyak olup çıkmışım. Monotonluktan ölüyormuşum da asıl haber buymuş.
Erkeksiz kuruyup gidecekmişim, eksik olsun.
Hepsi aynı değil mi? Kutsal saydıkları pipilerinden başka bir şey düşündükleri yok. Sevmek için kadın değil köle arıyorlar, kusursuz biat, tertemiz ev, lekesiz bir geçmiş istiyorlar.. Veriyorsun bunları. Yetmiyor. Konuşmanı, yürümeni, gülmeni, hatta görünmeni bile istemiyorlar. Dişiliğin tehdit ediyor sanki yüce erkekliklerini. İstemem. Kuruyup giderim daha iyi. Hem herkes mutsuz, herkes monoton oysa. Renkli fotoğraflarla kamufle ediyorlar sıradan yaşamlarını.
Ben etmiyorum. Neyim varsa ortada.
Büyük marketler de boğuyor beni. Ne zaman girsem kafese tıkılmış keklik gibi çarpıp duruyorum kendimi oraya buraya. Sersemleyip kalıyorum öyle. Elimdeki liste büyüyor büyüyor. Telefonla konuşmak için markete gelenlerden mi oyuncak reyonunu yalayan gözlerle bakan çocuklardan mı bilmiyorum. Daralıyorum. On liralık kıyma alan teyze de fena yapıyor içimi. O kıyma gibi eziliyorum, yapışkan oluyorum. Çürük kokusu dolduruyor içeriyi. Bakıp geçiyor insanlar. Raflardan çay paketleri yağıyor üzerimize. “Nar kaç para?" “Ya portakal?“
Kalabalık bunalttıkça her yer nemli bir kaldırım halini alıyor.
İndiriyorum pantolonumu...






