Didem Gündü • Bambu Çiçeği
16 Nisan 2018 Öykü

Didem Gündü • Bambu Çiçeği


Twitter'da Paylaş
0

Sabaha doğru gözlerini araladığında sokaktan gelen rüzgâr sesiyle içerideki türkü sesi birbirine karışıyordu. Derinden geliyordu sesler. Uykunun en tatlı yerindeydi. Günlerin en mavisinde, düşlerin en mavisindeydi. Sıcak bir yel esiyordu. Gözlerini huzurla hafifçe kapadı. Daha önce hissetmediği bir duyguyla karşı karşıyaydı. Arınıyordu. Kirli giysilerinden kurtuluyordu,  beyaz bir elbise geçiriyordu üstüne usulca. Yatakta boylu boyunca uzanmıştı. Karanfil kokulu bir kuş gibi yatağın içinde iyice küçülmüştü. Ayaklarını karnına doğru çekip henüz şafak atmamış odada düşünmeye başladı. Sevgi her şeyi iyileştirir miydi? Birazdan doğacak olan güneşin göz kamaştıran ışıklarına bakabilmekti belki de. Niçin böyle düşünmüştü? Bir zamanlar güneş bile yasaktı ya hani ona, o yüzden, diye düşündü kendi kendine. Hâlâ yasaklanma ihtimali varken çokça bakmak istiyordu belki. Mutlu olmak istiyordu. Fakat mutlak mutluluk yoktu onlar için biliyordu. Hissettiği şey o özlediği geçmişiydi. Temiz çocukluğu. Masum bakışları. Ilık esen yel gibi hafif hafif esiyordu başında. Bu tatlı esintiyle yolculukları ne kadar sürecekti bilmiyordu. Bilemiyordu. Masanın üstündeki bambu çiçeği olandan bitenden habersiz büyüyordu. O demir parmaklıklar ardındayken annesinden çiçeğine bakmasını tembih etmişti. İçerideyken çiçeğini düşünen naif bir adam diye düşündü. Gülümsedi. Kalmış mıydı böyle insanlar demekten alıkoyamıyordu kendisini. Dağların heybeti gibi dik dik bakıyordu. Ama görünüşü bakışlarının tam aksine, ince bir dalı andırıyordu. Birçok insanın altından kalkamayacağı zorlukları yüklenmek durumunda kalmıştı vaktiyle. Konuşurken satır aralarını okumak zor olmuyordu. Otuz yıllık süreçte yaşadıklarını anlatırken kendine acındırmadan mağrur bir ifadeyle anlatıyordu. Dinledikçe güçlü duruşu etkiliyordu. Beni gene alsalar bekler miydin, diye sordu bir anda. Hiç düşünmeden beklerdim, dedi genç kadın. Filmlerde sorulacak masum sorular gerçek hayatta böyle soruluyordu demek. Ankara’nın göbeğinde saklanmış bir yerdi burası. Arka sokakların birinde gizli bir sığınaktaymış gibi hissetti kendini. Sonbaharın iyiyden iyiye kendini hissettirdiği bir yıl olmuştu. Bahçe sararmış yapraklarla doluydu. Kalktı, üstünü giyindi. Birazdan geleceğini söyleyip çıktı. Birkaç parça öte beri almak için hınca hınç dolu otobüse bindi. Otobüs, yarı uykulu yorgun işçilerle dolu bir semtten geliyordu. Otobüs kırmızı ışıkta beklerken iki çöpçü dikkatini çekti. Ellerindeki uzun çalı süpürgeleriyle ağacın dallarına vuruyorlardı hırsla. Yaprakları döküyorlardı. Yapmayın demek istemişti ama sesini duyuramayacağını biliyordu. Öylece ardı arkasına bakakalmıştı otobüste. Çöpçüler, politikacılar, polisler, dedi. Dışından söylemişti farkında olmadan. Şoför işitmişti söylediklerini, dönüp, Efendim, dedi. Cevap vermeden arkalara ilerledi. Niçin çöpçüler hırsla bu yaprakları temizliyorlardı, anlamış değildi. Yapraklar kentin estetiğiydi oysaki. Bizim de bu yapraklar gibi dökülmemizi bekliyorlar, diye düşündü. Dökülmeyip direnenlerimizi düşürmek için ellerindeki sopalarıyla vuruyorlardı işte. İnatla düşmeyen yapraklara sinirlenip dallarımızı silkeliyorlardı. Sonra hepimiz dökülüyorduk. Öylece kupkuru, çırılçıplak kalıyordu ağaç. Dökülen yaprakları ve yara alan dalları ile bahara çıkabilirse ne âlâydı. Çıkanlar yeniden yeşeriyordu. Çıkamayanlar yerine yeni tohumlar dikiliyordu. Oysa ki biz bu kentin güzelliğiydik. Biz bu kentin aydınlık sokaklarıydık. Yapraklarını daha fazla dökmelerine izin verme demek istiyordu. Anlaşılmayacağını bile bile. Çok da fazla konuşmak istemiyordu. Söylenecek bir fazla söz her şeyi dağıtabilirdi. Önyargılarını kırmıştı. Kabullenemese de kırmıştı. Sanki devrim, diyordu bu duruma.  Anlattıklarıyla soluklanıyordu. Geçmişine yolculuk ediyor umudunu yitirdiği geleceğini düşünmüyordu. Hem gelecek neydi ki, şimdi ölseler en fazla çayları soğurdu, bunu pek iyi biliyordu ikisi de. Havanın soğukluğundan, sinemada güzel film olmadığından, yeni çıkan kitaplardan, su faturasının fazlalığından, Ankara’nın bozuk yollarından, rakının beyazından, renk renk paltolardan durmayan yağmurdan konuşuyorlardı. Bir sohbet içinde konu tiyatrodan açılmışken hiç tiyatroya gitmediğini söyledi. Bunun üzerine genç kadın bir akşam varoluş sancısı üzerine iki kişilik tiyatro bileti aldı. İçinde ilk ve son defa izlediğini bildiği o hisle gülümseyerek ve alkışlar içinde çıktı salondan. Şimdi onlar yoksul bir evin odasında kimsenin ulaşamayacağı saadet içindeydiler. Bunu bozacak tek şey sokaktan gelen polis telsizi sesiydi. Uzun sürmedi saadetleri. Bir sabah henüz şafak atmamışken helikopter sesiyle uyandı mahalleli. Herkes korkuyla perdenin arkasından gizlice olanları anlamaya çalışırken o kendisi için geldiklerini biliyordu. Son bir kez annesinin hazırladığı kahvaltıyı yapmak her şeyini verebilirdi. Bambu çiçeğinin yapraklarına dokundu hafifçe. Henüz bitiremediği kitabının sayfasını katladı, bir gün tamamlarım, deyip kitaplığa yerleştirdi özenle. Evin etrafı sarılmıştı. Annesine bir bardak çay koymasını söyledi. Yarım bardak çayı bir parça ekmek ve peynirle çarçabuk yedi. Annesinin yalvarmalarına karşın teslim olmak yerine gittiği yere kadar direnmeyi seçmişti. Direnmezsem yaşayamam, demişti. Boğuk bir megafon sesinden teslim ol çağrıları yükselmeye başlamıştı bile. Annesine sarılıp elini öptükten sonra yeşil ceketini alıp arka kapıdan çıkıp bahçe içerisine geçmişti bile. Bahçe duvarından atlayıp koşmaya başladığında sokağın köşesindeki polisle karşı karşıya geldi. Arka sokağı da sarmışlardı demek. Evine son bir bakış attıktan sonra koşmaya devam etti. Birkaç el silah sesinden sonra gittiği yer ancak arka sokağın başı olmuştu. Sırtüstü düşüp gözlerini gökyüzüne devirmişti. Yastığındaki sıcaklık durmasına rağmen yarım bardak çayı soğumuştu bile.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR