Gelen arama iki yüz on ikili, sonu elli dörtle bitiyordu. Elli uğurlu sayımdı fakat dört için aynı şeyi söyleyemem. Ortaokul yıllarıydı. Yıldızların birbirlerine yakın olduğu geceler, ucu Şeyma’ya dokunan dilekler tutardım. Hiçbiri kabul olmadı. Yukarılardan reddedilmekle kalmadım elbette. Şeyma’nın gönlünden kaç defa geri çevrildim hatırlamıyorum. Şimdi dönüp uzaktan baktığımda geride bıraktığım yaşantım tek taraflı mutluluktan ibaretti. Şeyma’nın okul numarası dörttü. Bir gün olsun aşkım karşılık bulamamıştı. Hayatım boyunca dört rakamından nefret ettim. Uğursuzluk getirdiğine inandım. Bununla da yetinmeyip dört dörtlük olmaktan kaçındım. Başarabildim mi? Elbette…İnsan eksikleriyle insanlıktan çıkmazdı ya.
İşaret parmağım ustalıkla yeşil tuşunu sola kaydırdı. Karşımda Şeyma’nın sesine benzer baskın bir ses. Merhaba, Arif Bey’le mi görüşüyorum. Tanrım! Şeyma’nın büyüyen sesi. Bu kadar tesadüf olmaz, olsa da beni bulmaz, diye geçirdim içimden. Ses tonu konuya yoğunlaşmama engel oluyordu. Heyecanımı bastırmaya çalışarak, Evet, kendisiyle görüşüyorsunuz, dedim. Üçüncü bir şahsı niçin araya soktuğuma anlam veremedim. Bunun kısa yolu vardı elbette. Buyrun, benim diyebilirdim ama diyemedim.
Kısa bir sessizliğin ardından yüz yüze görüşmek için yarın saat on altıda vereceğim adrese gelmeniz rica olunur, dedi. Gerçeği başka yoldan söylemenin hali bu olsa gerekti. Açık adresi veriyorum, lütfen not alın. Telefonumun sesini hoparlöre vererek notlarımı açtım. Her şeyim buraya yazılıydı. Aşklarım, şiirlerim, kırgınlıklarım, ezberleyemediğim şarkılar ve hayatında hiç bir zaman yer edinemediğim Şeyma.
Sizi dinliyorum, dedim.
Karşımdaki ses giderek mekanik bir tınıya dönüştü. Güzide apartman, numara yirmi üç, daire dört. Tamam, dedim. Hayır, diyecek halim yoktu. Üç aydır işsizdim. Bir ay sonra dört ay olacaktı. Karşı koymanın manası yoktu. Fakat bu malum rakam yine bir uğursuzluk getirecek diye endişelendim.
Olumsuz düşüncelerden kurtulmam gerektiğini düşünerek mutfağa geçtim. Mekânlara önem verdiğim söylenmezdi. Yazgım bana koca saraylar dikmemişti elbette. Evim iki odalıydı. Modern şema çizersek bir artı bir… Aman! Üç artı bir olmasın da. Her neyse, evimi seviyordum. Hele de mutfağımı. Mutlak özgürlüğün doyumsuzluğuna ulaştığım bir mekândı burası. İsteklerime karşı koymayan bir buzdolabı ve sınırsız çay, daha ne isteyebilirdim hayattan. Okyanusu görmeyen biri olarak bütün balıkların derelerle sınırlı olduğunu sanıyordum.
Gece boyu yarın ne konuşacağımı, telefondaki sesin Şeyma ile bağlantısının olup olmadığını düşündüm.
Sabah erkenden uyandım. Telefonuma dört bildirim gelmişti. Birisi Şeyma’nın ses ikizindendi. Yine mekanik bir dilde ısrarcıydı. Yarınki görüşmeyi hatırlatıyordu. Noktasına, virgülüne kadar resmiyete dökmüştü yazdıklarını. Şeyma yazım kurallarına uymazdı fakat bu alışkanlığı sonradan mı kazandı bilmiyorum. Tek bildiğim, hayatıma sonradan girenler ve daima kalanlar arasında bocalayıp durduğumdu. Bunları düşünürken yabancı bir sesin Şeyma olma ihtimali neredeyse zihnimde kesinlik kazanmıştı. Bir benzerlikten yola çıkarak olguları gerçeğe dönüştürmede üstüme yoktu. Çocukken de böyleydim. Gerçekleşmesi olanaksız hayaller kurar, üzerine uygarlıklar inşa ederdim. Bu yaptığım realiteye aykırıydı biliyordum. Buna rağmen hayallerimin sınırı yoktu.
Cevapsız aramalara baktım hızlıca. Annem altı defa aramıştı, evlenmem için uygun eş çabaları sonuç vermişti anlaşılan. Bu durumda annemi incitmek yerine aramaları görmezden gelmek en doğrusuydu.
Yedinci arama dört yüz kırk dörtle başlayan çağrı merkeziydi. Ne için aradıklarını az çok tahmin edebiliyordum. İnternet bankacılığı olabilirdi, türlü kampanyalarla beni tuzaklarına düşürmek için uygun zamanı kollayan avcılardı. Bütün bunlar –dört rakamları– evrenin bir oyunu olmalıydı. Ve ben bu oyunun içinde aktif bir oyuncaktım. Şeyma yüreğimi meşgul ettiği sürece de öyle kalacaktım.
İki kapılı giysi dolabıma yöneldim. Kapı, haberimi almış gibi yarı aralık beni bekliyordu. Düzenli olduğum söylenemezdi fakat gömleklerim konusunda oldukça titiz sayılırdım. Hepsi aynı yöne bakan güneş görmüş ay çiçekleri gibiydiler. Düzenin bir adım ötesine giderek renklerine göre dizmiştim. Ahengi bozmadan beyaz olanı çıkardım, yakası hafif dikti. Bu bir özgüven işareti olabilir, Şeyma ya da Şeyma olma ihtimali olan kızın görüş alanına girebilir, bütün dikkatleri beyaz, kolalı gömleğimin yakasında toplayabilirdim. Resmi işlerde başarılı bir seçim olduğunu düşündüm. Bir yerde okumuştum. İş görüşmelerinde mavi gömlek giyinmek, adayın kararlı olduğunu gösterirmiş. Fakat ben hayatım boyunca yanlış kararlar aldığımdan dolayı bunu yapmadım. Gönlümün Şeyma’dan yana taraf seçmesi bile başlı başına yanlış bir karar değil miydi? Bu sebepten mavi gömlek giymedim.
Bir yandan renk seçimimin iş görüşmesi üzerindeki etkisini düşünürken öte yandan kahvaltıyı pratik yoldan nasıl yapacağımı düşünüyordum. Patates kızartmasının üzerine çarpı koydum. Aksi halde yoğun yağ kokusu üzerime sinecekti. Geleceğimi kızartmanın anlık tadına tercih etmem söz konusu olamazdı. Bunları düşünürken sepetteki patatesler aklımı karıştırıyor, mantığımı ele geçirmek için gözümde pürüzsüzleşiyor, toprağın özüne dönerek yeniden hayat buluyordu. Fakat kesin bir ifadeyle reddettim. Böylece patatesle geçici de olsa ilişkimiz kesildi. Buzdolabının kapısını açtığımda dostluğumuzun biteceğini sezdim. Bu defa her zamankinin aksine iddalı bir diyetisyen gibi yiyecekleri sayı ile veriyordu. Böyle bitmişti dostluklarım, alıştıra alıştıra üzerimden çekilmişti eller. Şimdi ise buzdolabı, eski dostlarımdan başka bir söyleme biçimiyle yeni düşmanlarımdan yanaydı. Cam kâsede birkaç yeşil ve siyah zeytin aynı kabın içinde olmaktan rahatsız görünüyordu. Şeyma da böyleydi. Ne zaman ortak bir amaç için bir araya gelsek yüzü asılır, benimle aynı gruba seçildiği için hayıflanır dururdu. Yıllar sonra anladım ki Şeyma’yla ben aynı kaba koyulmak istenen yeşil ve siyah zeytinlerdik. İstemsizce peynir kutusunu açtım. Kaşar dilimleri şeffaf bir kopya kâğıdını andırıyordu. İnce ve doyumsuz.
Tramvaya bindiğimde saat ikiyi çeyrek geçiyordu. Hava istediğim gibiydi. Hafif kuru, yağmuru sevmiyordum. Çocukluğumdan bu yana ıslanmaktan korkuyordum. Sıradan bir korku değildi bu. Küçük bir çocuğun pencerede hayalet gördüğünü iddia eden bir yanılsama hiç değildi. Büyüyünce geçer, dediler fakat geçmedi. Yağmura olan korkum benimle beraber büyüdü. Bir ben mi? Güvercinler de sevmezler yağmuru. Kanatları ıslanır, uçuş hızları yavaşlar.
Siyah aynaların arkasına sıkıştırılmış plazanın önünde durdum. Son kez üzerime çeki düzen verdim. Bir taraftan işe kabul edilip edilmeyeceğimin endişesi, diğer yandan telefondaki sesin Şeyma olma olasılığı ve ağzımda zeytinin acı, ayrıştırıcı kokusu… Asansöre binmedim, heyecanımı biraz da olsa merdivenlerde bırakarak çıktım.
Kısa boylu, küçük yüzlü ve tabii ince parmaklı bir kız karşıladı beni. Görüntüsünün aksine gönlü büyüktü. Ya da bana öyle gelmişti. Gülerken yanaklarında koca çukurlar oluşuyordu. Gamze mi? Adı her ne ise. Kulağında dört tane küpe vardı. Küçük bedeni ağır metallerin altında eziliyordu. Bu minyatür kız ışığıyla etrafını aydınlatıyordu. Garip bir dostluk hissi oluştu içimde. Beni takip edin, dedi. Telefondaki ses uzun koridorun sonunda ince dalgalar halinde yayılıyor, orkestra şölenine dönüşüyordu. Bu tonlama, bu vurgu Şeyma’dan başkası olamazdı. Evet mutlak Şeyma’ydı. Ancak onun gülüşü boşlukta çoğalabilirdi.
Saate baktım. Dörde beş dakika vardı. Birkaç dakika sonra kaderim değişebilir ya da yerinde sayabilirdi.
Odaya girdiğimde şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Şeyma karşımdaydı. Gözleri eskisi kadar parlak ve hırslıydı. Beni görünce yüzünün rengi değişti. Önceden olduğu gibi. Şşşş, şey… Dilim ağırlaştı, zihin dağarcığım bir heceyi esirgedi benden. Eskimeyen sevgilimin adını söyleyemedim. Şeyma’nın eline verdiğim kozdan dolayı içimden lanet okudum. Gözlerini üzerimde hızlıca dolaştırdı. Yıllar önce tanıdığım birine benziyorsunuz, onun da adı Arif idi. Tesadüfün böylesi… İsminin aksine bir şey bildiği yoktu, diyerek önündeki kâğıtların hızlıca sıralarını değiştirdi. Bu değişim aleyhime olacaktı anlaşılan. Dört numaralı Şeyma güzelliğinden bir şey kaybetmemiş, baskınlığı ise güç kazanmıştı.
Masanın üzerinde biriken ince tozları elinin tersiyle kenara itti. Aralarında ben de vardım. Hızlıca iş görüşmesine geçtik. Tek taraflı tanışık olmamız kuralları bozmaya yetmedi. Odada korkunç bir resmiyet havası dolaşıyordu. Geçmişe dair hiçbir şey söyleyemedim. Bakışları buna izin vermedi. İş görüşmemiz bittiğinde Şeyma Hanım adaylar arasında dördüncü sırada olduğumu, sıram gelince ikinci bir görüşmeye çağırılacağımı söyleyerek beni koridora kadar uğurladı. O günden sonra yüzde yirmi beş şansımla baş başa kaldım.
Uğursuz rakam yine yapmıştı yapacağını.






