Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Temmuz 2023

Edebiyat

Edebiyat Ne İşe Yarar?

Antoine Compagnon

Paylaş

0

0


Edebiyatın hayatımızdaki yeri nedir? Sadece hazdan değil aynı zamanda bilgiden, sadece kaçıştan değil aynı zamanda eylemden gelen gücü nedir? Avangardlar döneminin ardından ilerlemeye duyulan inanç gevşerken bu sorular daha bir buyurganlaşıyor.

Edebiyat ile modernliğin evliliğinde kavga ve gürültü hiç eksik olmadı. Bu tespit sizinle bugün tartışmak istediğim birinci ve asıl sorunun karşısına yerleştiriyor beni: 21. yüzyılın başında “Modern ve Çağdaş Fransız Edebiyatı”ndan –hâlâ– neden söz etmeli? Günümüz dünyasında edebiyat hangi değerleri yaratıp aktarabilir? Kamusal alanda yeri ne olmalı? Hayatta bir faydası var mı? Okulda öğretilmesini neden savunmalı? Edebiyatın yararları ve gücü üstüne açık sözlü bir düşünme çabasına acilen girişmek gerekiyor bence:

“Edebiyatın geleceğine güvenim varsa dünyada ancak edebiyatın kendi imkânlarıyla sunabileceği şeyler olduğu içindir” diyordu Italo Calvino, 1985’te ölmeden kısa bir süre önce yazdığı Amerika Dersleri - Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri’de.1 Derslerime başlarken bu amentüyü benimseyebilir miyim? Hâlâ sadece edebiyatın sunabileceği şeyler var mı? Edebiyat kaçınılmaz mıdır, yoksa yeri doldurulabilir mi?

Yirmi yıldan bu yana manzara derinlemesine değişti. Calvino hâlâ Yakalanan Zaman’ın Proust’u gibi konuşuyordu: “Hakiki hayat, sonunda keşfedilip aydınlatılmış hayat, dolayısıyla da gerçekten yaşanmış olan tek hayat edebiyattır.”2 Proust’un vardığı hükme göre, insan kendisini dünya hayatında değil edebiyatta gerçekleştirir – sadece kendisini tamamen edebiyata adamış yazar için değil, kendisini okumaya verdiğinde zamanın hareketini hisseden okur için de geçerlidir bu. Şöyle devam edecekti Proust: “Ancak sanatla kendimizin dışına çıkabiliriz, bizimkinden farklı olan ve manzaraları aydakiler kadar bize yabancı olmaya devam eden bu evreni bir başkasının nasıl gördüğünü ancak sanatla bilebiliriz.” Edebiyatın üstünlüğü Calvino için tartışılmazdı. İşte bu nedenle, bugünden bakınca, Calvino ile Proust, Roland Barthes ile Gide, Michel Foucault ile gerçeküstücülük birbirine yakın dururken, bizimle Barthes, Foucault, Calvino arasında, bizimle edebiyatın çıtasını çok yüksek tutan ve edebiyata bir mutlak gibi inanan son avangardlar arasında mesafe var gibi görünüyor.

Edebiyatın, “yaşayan edebiyat”ın kendisinin de rakip söylemler ve yeni teknolojiler –sadece (hani eski bir tartışma vardır ya) kesin bilimler ve sosyal bilimler değil, görsel-işitsel ve dijital olanaklar– karşısında kendi temellerinin sağlamlığı konusunda şüpheye düştüğü olmuştur. Modernlikle birlikte edebiyat “kuşku çağı”na girmiştir. Ama bu dönem, şüphesiz ki bir ters etkiyle, şaşırtıcı bir üretkenliğin ve sıradışı bir edebiyat tapınmasının dönemi olmuştur uzun süre. Bugün, her ne kadar her sonbahar yüzlerce roman çıksa da, edebiyat karşısında giderek artan bir kayıtsızlık olduğu, hatta (çok daha tutkulu olduğu için çok daha ilginç bir tepki bu) bir nevi utandırma, küçük düşürme ve “toplumsal ayrış(tır)ma” faktörü olarak görülen edebiyattan nefret edildiği izlenimini edinebiliyoruz. Edebiyat bir ima dili değil midir? Öyleyse söyleneni anlamak için, Madam Verdurin’in dediği gibi, “onlardan olmak” gerekir. Öyleyse ima dışlamak demek.

Desen: Tullio Pericoli

Okumanın artık meşrulaştırılması gerekiyor – sadece gündelik okumanın, okurun, düzgün adamın (centilmenin) okumasının değil, akademik okumanın, tahsillinin okumasının, meslek adamının okumasının da. Üniversite şu anda genel olarak eğitimin yararları konusunda yaşanan bir tereddütle karşı karşıya; işsizliğe neden olmakla suçlanıyor ve iş hayatına daha iyi hazırladığı varsayılan mesleki eğitimin rekabetiyle başa çıkması gerekiyor. Öyle bir durum söz konusu ki edebi dili ve hümanist kültürü öğretmek, kısa vadede daha az kârlı olduğundan, okul için ve yarının toplumu için bir zaaf olarak görülüyor.

Bu nedenle de edebiyat ültürünün zayıflaması bizim için imkânsız bir gelecek tablosu çizmiyor. Lamartine, Charles du Bos ve Sartre’dan beri sorulan geleneksel “Edebiyat edir?” sorusunun anı ba-şında “Edebiyat ne yapabilir?” gibi eleştirel e iyasal bir soru daha büyük bir ciddiyetle sorulabiliyor. Bir başka deyişle, “Edebiyat ne işe yarar?” Edebiyatın bilişsel, etik veya kamusal işlevi yerine edebilik, yani edebiyatı edebiyat olarak kuran biçimin niteliği üzerine onca yıllık teorik tartışmanın ardından safdil veya demode bir tutum alırsanız da vay halinize, çünkü her sezon başında bir “Edebiyata Veda” yayımlanırken kaçamak bir cevap vermek sorumsuzluktan başka bir şey olmaz.

Edebiyatın hayatımızdaki yeri nedir? Sadece hazdan değil aynı zamanda bilgiden, sadece kaçıştan değil aynı zamanda eylemden gelen gücü nedir? Avangardlar döneminin ardından ilerlemeye duyulan inanç gevşerken bu ihtarlar daha bir buyurganlaşıyor. İster katılalım ister karşı çıkalım, bu inanç modernlik hareketi için belirleyiciydi: Hep daha ileri gitme tasarısı edebiyatı taşıyordu – avangardlarla birlikte “hep daha az” biçimini almış bir atılıma uygun biçimde: roman ve şiirin arındırılması, her bir türün kendi içinde yoğunlaştırılması, her bir mecranın özüne indirgenmesi. Teknik meydan okumalar ön plandaydı: anlatı karakterinin bakış açısına veya iç monoloğa indirgenmesi, sonra da hepten silinmesi. Analiz romanının karşısına Yeni Roman, anlatının karşısına şiir, yazarın karşısına Metin çıkarılıyordu... Geriye veya yan tarafa, edebiyatın aşağı yanına, “bulvar edebiyatı”na bakılmıyordu, halbuki okunan da oydu. Edebiyatın gücünden dem vurmak müstehcen bir şey olarak kınanıyordu, çünkü edebiyatın bir şeye yaramadığında ve önemli olan tek şeyin edebiyatın kendi kendisinin efendisi olması olduğunda anlaşılmıştı. Ama geleceğe güven anlamında ilerlemeciliğin artık gündemde olmadığı bu potansiyel dönemde, edebiyatın koca bir yüzyıl boyunca sırtını yasladığı evrimcilik geride kalmış gibi görünüyor. 1980’de Collège de France’ta verdiği son derste Roland Barthes deneme ile roman arasında kalan üçüncü bir tür ararken “İlerlemeci Olmayan Bir İyimserlik”in3 ortaya çıkmasını beklediğini söyleyecekti. Tarihi, ilerlemesi ve hareketi şayet edebiyatı meşrulaştırmıyorsa, edebiyat otoritesini nasıl temellendirecekti?

Okumak yaşamak için kaçınılmaz olmadığı halde okuyorsak, hayat okumayanlara nispetle okuyanlara daha rahat, daha aydınlık, daha ferah geldiği için okuyoruz. Birincisi çok basit bir anlamda: En son Çin üstüne düşünüyordum, sadece tabelaları, kullanım kılavuzlarını, yönergeleri, gazeteleri ve oy pusulalarını değil, edebiyatı da okuyabilenler için hayat daha kolay. İkincisi, edebiyat kültürünün uzun süre insanı daha iyi kıldığı ve daha iyi bir hayat bahşettiği varsayılmıştır. Francis Bacon her şeyi söylemiş: “Okumak insanı olgunlaştırır, konuşmak ustalaştırır, yazmak ise daha somut bir bilgi sağlar. Dolayısıyla, az yazanın iyi bir belleği olması gerekir, az konuşanın kıvrak zekâlı, az okuyanın da bilmediğini bilir gibi görünebilmek için kurnaz olması gerekir.”4 Montaigne’e çok yakın olan Bacon’ın izinden gidersek okumak bizi sinsiliğe, ikiyüzlülüğe ve düzenbazlığa başvurmak zorunda kalmaktan kurtarır; bizi samimi ve hakikatli, kısacası daha iyi kılar.

Edebiyatın gücüne dair bilinen üç dört açıklamayı kısaca hatırlatacağım.

Birincisi, Aristoteles’in Platon’a karşı şiiri iyi hayat namına geri kazanmasını sağlayan klasik tanım. İnsan mimesis (bugün taklit kelimesinden ziyade temsil veya kurmaca kelimeleriyle tercüme ediliyor) sayesinde, dolayısıyla kurmaca olarak anlaşılan edebiyat aracılığıyla öğrenir. “Temsil etmek .... insanlar için doğal bir eğilimdir –diğer hayvanlardan temsil etmeye olan güçlü eğilimleriyle ve temsille öğrenmeye başlamalarıyla ayrılırlar– çünkü temsilden haz duyma eğilimi herkeste ortaktır.”5 Edebiyat haz verir ve öğretir. Daha Poetika’da katharsis’in (güçlü duygulardan temsille arınma) hem kişisel hem de toplumsal hayatın iyileştirilmesi gibi bir sonucu vardı.6 Edebiyatın (poiesis veya mimesis’i edebiyat kelimesiyle tercüme etme anakronizmini burada gerekçelendirmeyeceğim) elinde ahlaki bir güç vardır.

Horatius’tan Quintilianus ve Fransız klasisizmine kadar cevap aynı olacaktır: Ezeli bir teori olan dulce (hoş, haz veren) ve faydalı teorisine uygun olarak edebiyat, haz vererek öğretir. La Fontaine’in dediği gibi:

"Fabllar sanıldıkları gibi değildir. En basit hayvan bile fablda hocanın yerini tutar. Kuru kuruya ahlak dersi can sıkar; davranış kuralı masalla birlikte hazmedilir. Bu tür hilelerle hem öğretip hem de haz vermek lazım. Yoksa sırf masal anlatmış olmak için anlatmak benim için pek önemli değil."7

Masal, hile, kurmaca ahlaken eğitir. Gerçekçi romanın prototipi olan Manon Lescaut bunlara yine bu rolü ayırır. “İfade-i Meram”ı bu yönde argümanlar öne sürer: “Kitapta hoş bir okumanın hazzının yanı sıra âdetleri öğretmeye yaramayan pek az olay bulacaksınız; eğlendirerek öğretmek de, bana kalırsa, kayda değer bir hizmettir halka.”

Prévost’un hakikatinden pek de uzak olmayan Robert Musil 20. yüzyılda şunu öne sürmüştü: Sanat “soyut değil somut bir temsil sunar, geneli değil karmaşık titreşimlerin muğlak ve genel notaları sarıp sarmaladığı tekil vakalar sunar”. Edebiyatla birlikte somut soyutun, örnek deneyimin yerini alır, böylelikle edebiyat genel düsturlar veya en azından bu düsturlara uyan davranış biçimleri esinler. Prévost’un roman tanımından daha iyi bir tanım yoktur ve “etik dönemeç” filozofları bile bu tanıma karşı koyamaz.

Bu klasik çözüm edebiyat teorisi yıllarından sonra Ricoeur tarafından günümüze taşınıp yeniden formüle edilmiştir: Başta zaman deneyimi olmak üzere insan deneyimini yeniden şekillendirmek konusunda hiçbir şey anlatının yerine geçemez (burada anlatı ile kurmaca arasındaki farkı irdelemeyeceğim). Dolayısıyla anlatı biçimi olmaksızın kendini tanımak söz konusu olamaz.

Karikatür: Tan Oral

Edebiyatın gücüyle ilgili ikinci bir tanımsa Aydınlanma’yla birlikte ortaya çıkmış, romantizm tarafından derinleştirilmiştir: Edebiyatı haz vererek öğreten bir araç değil bir ilaç olarak görür. Edebiyat bireyi otoritelere boyun eğmekten kurtarır, diye düşünüyordu filozoflar; özellikle de dinsel obskürantizm hastalığından iyileştirir. Adalet ve hoşgörünün enstrümanı olan edebiyat ve özerklik deneyimi olan okuma bireyin özgürlük ve sorumluluğuna katkıda bulunur. Bu değerlerin hepsi cumhuriyetçi-laik okulun kurulmasına önayak olmuştur. Nitekim bu okulların Katolik ve monarşist 17. yüzyıl yerine 18. yüzyılın, Boussuet yerine Voltaire’in öğretilmesine verdiği önceliği açıklayan da Aydınlanma değerleridir.

1964’te omünist ğrenciler Birliği’nin gazetesi Clarté’nin girişimiyle düzenlenen (Edebiyat Nedir? başlığına cevaben) Edebiyat Ne Yapabilir? başlıklı iz bırakmış bir tartışmada bizzat Sartre Aydınlanma ruhuna sadık kalarak, her ne kadar “bir çocuğun ölmesini engelleyecek kitap yoksa” da, edebiyata bizi “yabancılaşma ve baskı güçleri”nden kaçıracak bir kudret yakıştırmıştı.8

Edebiyat muhaliftir: İktidara tabi olmaya karşı çıkacak gücü vardır. Karşı-iktidar olarak edebiyat kudretinin tam kapsamını özellikle takibata uğradığı zaman ortaya çıkarır. Buradan sinir bozucu bir paradoks doğar: Özgürlük edebiyata elverişli değildir, çünkü edebiyatı direnilecek köleliklerden mahrum bırakır. Dolayısıyla 20. yüzyılın sonunda Avrupa kamusal alanında edebiyatın zayıflaması demokrasinin zaferine bağlanabilir: Berlin Duvarı yıkılmadan önce Avrupa’da –sadece Doğusu’nda da değil– daha çok kitap okunuyordu.

Sanayi devriminin ve işbölümünün sonucu olan öznel deneyimin parçalanmasına panzehir olarak romantik eserler toplulukların kimlik ve bilgi birliğini yeniden kuracağını, böylece hayatı selamete erdireceğini iddia etmiştir. Wordsworth’ün duyurduğu gibi, “Sessiz sedasız anlamını kaybetmiş ve yok edilmiş şeylere rağmen şair insan toplumunun –bütün yeryüzüne ve bütün zamanlara yayılmış– engin imparatorluğunu tutku ve bilgiyle birbirine bağlar.”9

Hayal ürünü edebiyat, tam da yararsız –Kant’tan beri sanatın tanımlandığı üzere, “amaçsız bir amaçlılık”– olduğu için yine paradoksal bir değer kazanır. Kendi başına bir toplumsal bağın yerini tutabiliyorsa, aslında üretim uzmanlıklarıyla tanımlanan yararcı bir dünyada yararsızlığı ve enginliği sayesinde tutabiliyordur. Edebiyat vrenin ahengini eniden kurar, çünkü biçiminin tamlığı, özellikle lirik şiirinki, edebiyatın kendine has birliğine tanıklık eder. Okurken –Lamartine’in Şiirsel Düşüncelenmeler’ini düşünelim– bilinç ile dünya arasında tastamam bir uyum deneyimi yaşanır. Böylece uygarlığın huzursuzluğunun hem semptomu hem de çözümü olan edebiyat modern insana gündelik hayatın sınırlamalarının ötesine geçen bir görme gücü bahşeder.

Ama her ilaç zehirleyebilir: Ya iyileştirir, ya zehirler ya da zehirleyerek iyileştirir – tıpkı Jean Starobinski’nin o güzel başlığında söylendiği gibi: Hastalıktaki Şifa. Madam Bovary veya Huysmans’ın Tersine’sindeki des Esseintes gibi edebiyatla hastalanırız. Edebiyat dinden kurtarıyor olabilir ama afyona, yani –Marksist ideoloji görüşüne göre– bir ikame dine de dönüşebilir, çünkü her türlü ilave böyle çift değerlidir.

Dinin ardından ve bilim bayrağı devralmadan önce edebiyat 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında ortak ahlakın yerini tutmuştur: Auguste Comte, Sainte-Beuve, Gustave Lanson –veya İngiltere’de Matthew Arnold– 3. Fransa Cumhuriyeti’nin okullarında örnek biçimde gerçekleştirilmiş olan bir ikame işleminin savunucularıydı. “İç barbarlığa” ve proletaryanın ahlak tanımazlığının arz ettiği tehlikelere set çekmek için edebiyat, halkı estetik ve etik bir ideal düzeyine çıkarıp toplumsal barışa katkıda bulunacaktı. Büyük yazarlar işte bunun için ulusun hizmetinde askere alınacaktı.

Edebiyatın bu şekilde ele geçirilmesine isyan edenler oldu. “Sanat sanat içindir”den yana olanlar Saint-Simon’culara, sosyalistlere ve edebiyata halka yol gösterme görevini biçen cumhuriyetçilere kızıyorlardı. Ama bu direniş edebiyatın yüce yararsızlığını teyit ettiği gibi aslında erdemini artırıyor ve toplumun edebiyatın tedavi kapasitesine duyacağı güveni pekiştiriyordu.

Edebiyatın gücüyle ilgili üçüncü iddiaya göre edebiyat dilin kusurlarını düzeltir. Herkese hitap eder, ortak dile başvurur ama onu özel –şiirsel veya edebi– bir dile çevirir. Mallarmé ve Bergson’dan beri şiir, toplumun hastalıklarının değil, dilin yetersizliğinin çaresi gibi görülüyor. “Edgar Poe’nun Mezarı”ndaki sözlerle, “Kavminin kelimelerine daha saf bir anlam vermek” – şiirin tutkusu işte budur; dilin ve gizli kategorilerinin yetersizliğini telafi edecektir, çünkü içeriği, atılımı ve süreyi ancak o ifade edebilir, yani hayatı düşündürebilir. Edebiyatın gücüyle ilgili klasik ve romantik tanımların (haz vererek öğretmenin ve deneyimin parçalanmasını hafifletmenin) artık geçerliliği yoktur, geçerli olan edebiyatı bir felsefe, hatta felsefenin ta kendisi, yani sıradan dilin aşılması olarak kuran modern veya modernist bir projedir.

Bergson yapıtını dilin yargılanması üstüne kurmuştu: Dilin kategorileri gerçeği gereken incelikle ayırt etmeye yetmiyordu ama şiir Bergson’u dilin karamsarlığından kurtarıyordu. Kavramsal zekâ hayatla birleşmekte başarısız olabilirdi ama edebiyat sezgi ve sempati yoluyla kavramsal zekâya hareket katmayı biliyordu: “Yüzyıllardır .... görevi doğal olarak göremediklerimizi görmek ve bize göstermek olan insanlar var: sanatçılar.” Sanat “doğada ve zihnimizde, dışımızda ve içimizde, duyularımıza ve bilincimize doğrudan çarpmayan şeyleri gösterme”yi amaçlar. Şair ve romancı içimizde olup da kelimelerimiz eksik olduğu için bilmediğimizi bize faş eder; Bergson bu fenomeni Proust’u hatırlatabilecek bir benzetmeyle tasvir eder: “Uzun zamandır içimizde tasavvur edilebilen ama görünmez kalan duygu ve düşünce nüansları ancak bize hitap ettikleri ölçüde görünür olur: tıpkı fotoğrafın banyo edilmeden kendini açığa vurmayan imgesi gibi.”10

Nasıl ki dini okumalar atalarımızı eğitiyorduysa, ilham kaynağı olarak edebiyat okumak da kişiliğimizin gelişimine veya “duygusal eğitimi”mize yardımcı oluyor. Filozofların risalelerinden edinmesi güç, hatta imkânsız olan bir duyumsanabilir deneyime ve ahlak bilgisine erişmemizi sağlıyor edebiyat.

Şairin artık arkaik değil –fotoğraf göndermesinin tanıklık ettiği üzere– modern bir gücü vardır: aşkın değil gizil, kuvve halinde mevcut, bilincin dışına saklanmış, içkin, müstesna ve o âna dek ifade edilmemiş bir hakikati açığa çıkarmak. Dille oynayan şiir dilin köleliğinin dışına çıkar, en dıştaki kıyılarını gezer, nüanslarını gün ışığına çıkardığı dile şiddet uygulayarak onu zengileştirir: “Fransız dilini savunmanın tek yolu ona saldırmaktır” diye yazacaktı Proust 1908’de Madam Straus’a.11

Edebiyatın modern gücü edebiyatı felsefenin panzehri, bir karşı-sistem veya karşı-felsefe haline getirir. Bütün Proust işte burada yatar: “Zekâya her geçen gün daha az değer veriyorum” diye yazacaktı Kayıp Zamanında İzinde’de. “Geçmiş izlenimlerimizden bir şeyleri yakalayabileceğini, yani kendisinden bir şeylere ve sanatın yegâne malzemesine erişebileceğini her geçen gün daha iyi anlıyorum.”12 Ölü geçmiş ancak bir duyumsamada beden bulur. Bu fikre dair sorar yazar: “Bundan bir roman mı çıkarmak lazım, yoksa felsefi bir inceleme mi? Ben romancı mıyım?”13 Gayriihtiyarı hatırlamayı hakiki ben’in mekânı olarak tasavvur eder, ama içindeki filozof bu sezgiye takılıp kalırken dilin konturlarının yerini değiştiren romancı bizim onu anlamamızı sağlar. Dile kanmamayı öğreten edebiyat bizi daha zeki veya başka bir şekilde zeki kılar. Toplumsal sanat versus sanat için sanat ikilemi, dilin sınırlamalarından kurtulmuş bir dünya idrakine göz dikmiş bir sanat karşısında hükmünü yitirir.

Felsefenin kefaretini edebiyatla ödeme tasarımı 20. yüzyılın en talepkâr yazarlarına uzun süre egemen olmuştur. Gerçeküstücülerin romantizmin bir kalıntısı dolayısıyla peşinden koştukları doğrudan dil serabını kovduktan sonra Yves Bonnefoy, “Anti-Platon”unun (1947) tanıklık ettiği üzere, yapıtını kavramsal dilden duyduğu nefret üzerine kurmuş, anti-Platonculuğu bütün felsefi sistemi bozup şiiri sahici mevcudiyetin arayışına hasretmeyi amaçlamıştır.

Teorinin avangardlarıysa, sahip oldukları kudrete rağmen, edebiyatın dilin sınırlamalarını ve felsefenin çerçevelerini aşma gücünden vazgeçemediler. Michel Foucault edebiyatı hiçbir zaman diğer söylemler gibi bir iktidar dispozitifi olarak ele almaz. Söylemlerin genel rejimi dışına çıkan edebiyat, felsefenin dışına yerleştirilmiştir, diğer söylemlerin maruz kaldığı belirlenimlerden azade, ihlalkâr, ayrıcalıklı bir referans olmaya devam eder. 1975’te edebiyatın, kendisinin “felsefeden kurtulması”na yardım ettiğini beyan edecekti: “Benim için Nietzsche, Bataille, Blanchot, Klossowski felsefenin dışına çıkmanın yollarıydı.”14 Foucault bütün söylemlerin edebiyattan ibaret olduğunu ama edebiyatın kendi statüsünü kabul ettiğini ve bir tür şiirsel ironiyle diğer söylemleri aşıp üstün konumunu koruduğunu gösteriyordu.

Tam burada [Collège de France’ta] dili “faşist” (“Zira faşizm söylemeyi engellemek değil, söylemek zorunda bırakmaktır”) diye nitelemiş Roland Barthes’a gelirsek, bu sözlerinin hemen ardından (ama o kadar hatırlanmaz), nasıl ki Bergson şiirin olmakta oluş’u ile felsefenin olmuş bitmiş’i arasında karşıtlık kuruyorduysa, dili iktidardan ve kölelikten ancak dille hile yapan, dile karşı hile yapan edebiyatın kurtarabileceğini eklemiştir: “İktidar dışındaki dili duymayı sağlayan işte bu selamete erdirici hileye, bu kaçışa, bu harika tuzağa .... ben edebiyat diyorum.”15

Edebiyatın üç gücünü hızla ele aldım: placere et docere (haz vermek ve eğitmek), deneyimi birleştirmek ve dili onarmak. Bu güçler bazen kötüye kullanılmış, istismar edilmiş ve edebiyat hep doğru davalara hizmet etmemiştir. Baudelaire ve Flaubert’den bu yana onca yazar edebiyatın kendi üstündeki gücü dışında her türlü gücünü işte bu yüzden reddetmiştir. “Doğrusu, sanatta hiçbir problem yoktur ki sanat eseri yeterli çözüm olmasın” diye yazacaktı Gide 1902’de Ahlaktanımaz’ın önsözünde, La Nouvelle Revue française’in ruhunu belirleyen edebiyatın edebiyata dönüşünü savunurken.

İkinci Dünya Savaşı’nda işgal bittikten sonra ve angajman düşüncesine karşı, her türlü toplumsal veya ahlaki uygulamanın, edebiyatın en küçük kullanım değerinin reddi olarak ve edebiyatın mutlak tarafsızlığının olumlaması olarak âcizlik, güçsüzlük veya iktidar/güç dışı olma gibi radikal bir tercihte bulunan yazı gizemcileri de benzer bir inançla hareket etmiş olmalıydılar. Burada Foucault ve Barthes’ın pek uzak durmadığı ama nihilist titizliğini de –gördüğümüz üzere– sonuna kadar desteklemediği Maurice Blanchot’nun tutumunu tanımışsınızdır. Doğruya doğru, Blanchot’da nötr olanın övgüsü edebiyatın istisnai konumunu koruyordu, hem de o kadar koruyordu ki edebiyatın dördüncü gücü üçüncüsünün aşırı bir versiyonundan ve modern olanın korkutucu uç noktasından başka bir şey olamazdı.

“Edebiyat yürümeye değil, nefes almaya imkân sağlar” diye uyaracaktı Barthes.16 Böylece araçsallık anlamında edebiyattan verilecek her türlü ödünü, edebiyatın pedagojik, ideolojik, hatta dilbilimsel her türlü tamamlayıcı kullanımını kınıyordu. Edebiyat bu kullanımlara peş peşe maruz bırakılmış ama hiçbiri edebiyata göğüsle ilgili bir meziyet yakıştırmamıştı. “Nefes almak (respirer)”: Tuhaftır, Barthes’ın Racine konusunda Raymond Picard’la girdiği tartışma da bu kelimenin anlamıyla ilgiliydi: Neron Junie’nin ayaklarına kapanıp “nefes aldığında” söz konusu olan “nefes alma” mıydı, yoksa sadece “rahatlama” mı? Edebiyat nefes almayı sağlar, tıpkı Pelléas ve Melisande’ın ünlü aryasında olduğu gibi: “Ah! Nefes alabiliyorum sonunda!”

Pekin’de yazı dininin müminlerinden biri bana itiraz etti: Ona göre edebiyatın tek gücü “vakit öldürmek”ti. Meslektaşları bağrışmış olsa da bu mümin haksız değildi. “Vakit öldürmek”: Baudelaire’in saplantısı buydu ve La Chambre double’un sonundaki “afyonruhu şişesi” –eski ve korkunç dost– veya Portraits de maîtresses’in şarabı “Hayatı öylesine zor olan Zaman’ı öldürme”ye ve “öylesine yavaş akan Hayat’ı hızlandırma”ya yardım etmişti. Okumak kafayı dağıtabilir – ama önemsiz bir hobi olarak değil, tehlikeli bir oyun olarak.

Daha da vahimi, Theodor Adorno ve Blanchot, Auschwitz’ten sonra şiir yazmanın ya da anlatı kaleme almanın mümkün olduğuna karşı çıkmışlardır. Gayriinsani olana engel olmadığı için edebiyatın beyhude, hatta suçlu olduğu hükmüne varmışlardı. Artık sanat dehşetten kurtaramaz, hayatın kefareti olamazdı; edebiyat da yasaktan payına düşeni alacaktı. Yine de Paul Celan veya Samuel Beckett’ın eseri edebiyatın her türlü güç/iktidar isteğinden olabildiğince uzakta sürdürdüğü güçten düşmüş arayışa tanıklık eder. “Lazarusçu edebiyat” ile birlikte artık hiçbir şeyden kaçılmıyor, kurtulunmuyordu; hiçbir bağışlama veya iç rahatlaması artık düşünülemezdi. Fakat Primo Levi’nin Bunlar da mı İnsan? kitabında Auschwitz’teki arkadaşına Ulysses’in şarkısını ezberden söylemesi ve İlahi Komedya’yı anlatması edebiyata ne güzel bir saygı duruşudur:

Considerate la vostra semenza:

fatti non foste a viver come bruti,

ma per seguir virtute e canoscenza.17

Edebiyatın eğlence dışında her türlü gücünün reddedilmesi sırf oyundan zevk almak için okumak gibi alt düzey bir anlayışı motive etmiş olabilir, ama özellikle edebiyatın en küçük kullanımını ihanet saymak artık edebiyata güvenmemeyi, edebiyata bir tuzak olarak kuşkuyla yaklaşmayı öğretmeyi şart koşuyordu. Edebiyat otoriteyle, özellikle de ortaya çıkmasına yardımcı olduğu ulus devletlerle uzun süreli suç ortaklığından duyulan yakınmalara, tarafsızlaşarak veya sıradanlaşarak cevap vermek istemiştir. Bir tahakkümün icrası olarak kavranan edebiyata duyulan hınç ABD’den sonra Fransa’yı da sardı. Aydınlanma dönemindeki düşünce tam tersine çevrilerek edebiyat artık bir özgürleşme değil aldatma olarak algılanır oldu. Geçen gün kötü bir yer olduğu düşünülen kitapçının kapısında üç delikanlıya kulak misafiri oldum, içlerinden biri gururla itiraz ediyordu: “Ben hayatımda kitap kapağı açmamışım, sen beni buraya sokuyorsun ya!”

***

Edebiyatın üç olumlu gücü (klasik, romantik ve modern) hakkında, keza dördüncü gücü (isterseniz buna da “postmodern” diyelim), kutsal güçsüzlüğü hakkında ne söylemeli? Güvensizlikten iade-i itibara ve inkârdan olumlamaya geçmenin zamanı gelmedi mi? Peki görevi onarmak olan bir şey onarılabilir mi? 20. yüzyıl edebiyatın uzun ve bıktırıcı intiharını sahneledi, çünkü edebiyat kendisini yok etmek istiyorduysa şayet hep fazladan var olduğu için yok etmek istiyordu. Güçsüzlük iştiyakla isteniyordu, çünkü edebiyatın her şeye kâdirliği şüphe götürmüyordu ve namevcudiyet –tıpkı M. Teste’inki gibi– egemenliğin en üstün biçimi haline geliyordu: “Birisinin –belki de bir tanrının– sloganı: ‘Hüsrana uğratırım’” diyecekti Valéry daha o zamandan.18

Okulda ve hayatta edebiyatı yeniden övmenin, onu gözden düşmekten korumanın zamanı geldi. “Edebiyatın araştırıp öğretebileceği şeylerin sayısı azdır ama bunların yeri doldurulamaz” diyordu yine Italo Calvino: “komşuna ve kendine bakmak, .... irili ufaklı şeylere değer vermek, .... hayatın orantılarını, aşkın/sevginin ondaki yerini, hayatın gücünü ve ritmini, ölümün yerini bulmak, onu düşünmek ve düşünmemek” ve “gerekli ama zorlu” daha nice şeyler: “acımasızlık, merhamet, hüzün, ironi, mizah” gibi.19

Ne var ki edebiyatı yok etmek onun üstüne bir şeyler koymaktan daha kolay. Savunma yaparken ahlakçılıktan, Nietzsche’nin moralin dediği ahlak zehrinden nasıl uzak durulacak? Aslında, biliyorsunuz, yeni bir çıkış, mucizevi bir ilaç yok. Neden okumalı? Diğer temsil biçimleri edebiyatın bütün kullanımlarıyla, hatta modern ve postmodern kullanımlarıyla, dilin dışına çıkma ve kendi yapısını bozma gücüyle yarışıyor. Uzun süredir edebiyat insan deneyimine biçim verme yetisine sahip çıkmakta yalnız değil. Önceden daha az saygın görülen sinema ve başka mecraların da benzer bir yaşatma gücü var. Edebiyatla kurtuluş fikri de romantizm kokuyor. Kısacası, edebiyat artık tarihsel, estetik ve ahlaki bir bilinç edinmenin ayrıcalıklı yolu değil; dünyayı ve insanı edebiyatla düşünmek de en yaygın düşünme yolu değil. Eski güçlerini artık savunmamamız gerektiği, her kimsek o olmak için artık edebiyata ihtiyacımız olmadığı anlamına mı geliyor bu? Başka disiplinler, özellikle kültür tarihi ve ahlak felsefesi edebiyatla yeniden buluşmak için birbiriyle yarışırken edebiyatın savunulmasından ve açıklanmasından vazgeçmek gülünç olur.

Öte yandan analitik ahlak felsefesi ve duygular teorisi edebiyata gitgide daha çok yatırım yapıyor: Meslektaşım Jacques Bouveresse’in Musil, Jon Elster’ın Stendhal veya Thomas Pavel’in roman hakkında, ayrıca Fransa veya ABD’de daha nicelerinin yaptığı çalışmaları kas-tediyorum. Bu yazarlar roman okumanın (tür olarak özellikle o söz konusu) iki yüzyıldır Batı’da ahlaka inisiye olmaya yaradığını söylüyorlar. Nasıl ki dini okumalar atalarımızı eğitiyorduysa, ilham kaynağı olarak edebiyat okumak da kişiliğimizin gelişimine veya “duygusal eğitimi”mize yardımcı oluyor. Filozofların risalelerinden edinmesi güç, hatta imkânsız olan bir duyumsanabilir deneyime ve ahlak bilgisine erişmemizi sağlıyor edebiyat. Dolayısıyla da gerek pratik etiğe gerekse spekülatif etiğe benzersiz biçimde katkıda bulunuyor.

Wittgenstein’ın felsefi sistemler ve ahlak kuralları karşısındaki güvensizliğinden doğan etiğin edebiyata dönüşü şu fikrin reddedilmesi üzerine temellenir: İyi hayat meselesi konusunda bize doğru bir şeyi ancak evrensel önermelerden kurulu bir teori öğretebilir. Edebiyatın ayırt edici özelliği inançları, duyguları, hayal gücünü ve eylemi birleştiren, her zaman özel olan ilişkilerin analiz edilmesi olduğu için, edebiyat insan doğası hakkında yeri doldurulamaz, koşullara özgü ve özetlenemez bir bilgi, tekilliklere dair bir bilgi içerir. Musil bu nedenle edebiyata “bireyin dünyaya ve ötekine tepkisinin alanı, değerler ve değerlendirmelerin, etik ve estetik ilişkilerin, fikrin alanı” olmayı yakıştırıyordu.20

Dolayısıyla edebiyat başkalarının, mekân ve zamanda bizden uzak olanların veya hayat koşullarıyla bizden farklı olanların deneyimini koruma ve aktarmanın bir –kimilerine göre tek– yolunu sunduğu için okunup incelenmeliydi. Başkalarının çok farklı ve çeşitli değerlerinin bizimkilerden farklı olması konusunda hassasiyet kazandırırdı bize. Örneğin La Princesse de Clèves’de çözümü yücelten şeyin ne olduğunun farkında olan bir memur yönettiği kişilerin âdetlerinin yabancılığına daha açık olacaktı.

20. yüzyılın sonunda Batı’daki bu nihai edebiyat apolojisi “muhafazakârlık” diye yaftalandı; edebiyat ve edebiyat eğitimi, örneğin ulusal edebiyattan yapılan kısıtlı bir seçkinin (şu meşhur beyaz, erkek ve ölü yazarlar kanonu) evrensel insanlığın ifadesi olduğunu iddia ederek, toplumu bölen antagonizmaları gizlemekle suçlandı.

Fakat çağdaş ahlak felsefesi, okumanın temelinde yatan duygu ve empatinin meşruiyetini yeniden kurdu: Edebi metin bana benden ve başkalarından söz eder, bende şefkat duygusu uyandırır, okurken kendimi başkalarıyla özdeşleştiririm, yazgılarından duygusal olarak etkilenirim, onların mutluluk ve acıları bir an için benim mutluluğum ve acım olur.

Filozofların analizleri bazen edebiyatçıların gözüne naif görünür, çünkü filozoflar edebiyatın özel dilini bilmez, anlamın karmaşıklığını bozar veya ihtiyatı elden bırakıp yazarın niyetinden dem vururlar. Peki ama bu analizler bize –sadece dil oyunlarının ve belgesel metinlerin değil– edebiyatın okuldaki daimi ve pekiştirilmiş varlığının en iyi gerekçesini sunmaz mı? Kendine-göndermelilikten tutun da yapıbozum ve inşacılığa varıncaya kadar her teori edebiyatçılara vicdan azabı verirken, onları sıkıntıya sokarken, ahlak felsefesi hümanist eğitimin imdadına koşar.

Eleştirmen Harold Bloom ve yazar Milan Kundera da bir okuma etiğiyle ilişki kurmaya çekinmez: “‘Neden okumalı?’ sorusuna verilecek en iyi cevap, özerk bir benliği ancak derin ve sürekli okumanın tam olarak kurup pekiştirebileceğidir” diye yazar Bloom.21 Okuma sayesinde ötekine doğru gidebilen bağımsız bir kişilik yaratılır. Anlatısal kimliğin (kişinin varoluşunun heterojen olaylarını uyumlu biçimde anlatıya yerleştirme yatkınlığı) etiğin kuruluşu için kaçınılmaz olduğunu ortaya koyarken Paul Ricoeur’ün önerdiği de başka bir şey değildi.

Kundera’ya göreyse roman basmakalıp fikirlerin, doksa’nın, hazır olan’ın, Bloom’un cant dediği şeyin, yani Niteliksiz Adam’ın Cacanie’sini hatırlatan dolambaçlı dilin ya da benzersiz düşüncenin “perdesini yırtar”.22 Bloom’un çok sevdiği bir Samuel Jonhson cümlesiyle: “Clear your mind of cant”,23 “Kafanızı konformizmlerden arındırın” – yani William Hazzlit’in cant’e verdiği anlamla riyakârlıktan, -ikiyüzlülükten, kendine örleşmekten. debiyat fel-sefi, sosyolojik ve psikolojik söylemden daha fazla huzursuz ve rahatsız eder, yoldan ve yurttan çıkarır, çünkü duygulara ve empatiye hitap eder. Diğer söylemlerin ihmal ettiği ama kurmacanın ayrıntısıyla tanıdığı deneyim bölgelerini arşınlar. Kundera’nın hatırlattığı güzel bir Hermann Broch cümlesiyle, “romanın tek ana fikri/ahlak dersi [morale] bilgidir; varoluşun o güne dek bilinmeyen bir parçasını keşfetmemiş roman ahlaksızdır [immoral]”.24 Edebiyat, hayatı (kendi hayatımızı ve başkalarının hayatını) alışıldık kalıplarla düşünmekten kurtarır bizi, vicdan rahatlığını ve kötü niyeti yıkar. Fıtratı itibariyle muhalif ve paradoksal olduğu için aptallığa şiddetle değil, incelik ve inatla direnir. Kurtarıcı gücü değişmez; bu güç bizde bazen putları yıkıp dünyayı değiştirme isteği uyandırır, ama çoğu zaman da bizi daha duyarlı ve bilge kılar – bir başka deyişle ve tek kelimeyle, daha iyi.

Ama edebiyatta evrensel hakikatler veya genel kurallar, arı duru örnekler bulduğumuzdan değil. Prévost, okurlarının örnekten kural çıkaracağına inanıyordu. Oysa edebiyat buyruklar ve meseller gibi iş görmez. Manon Lescaut bir dönem dünyevi ve ilahi aşk, Eros ve Agape alegorisi olarak okunmuş ama çok geçmeden nice genç kuşak için “çılgın aşk”ın esrarengiz modeline dönüşmüştür: Roman onlara bilgi veya ödev duygusu değil, bir duyarlılık kazandırıyordu. Kaldı ki edebiyat eseri asıl amacına ulaşamayarak başarılı olmaz mı çoğu zaman? İstisnayı anlatan edebiyat akademik bilgiden farklı ama insanların davranışlarını ve saiklerini daha iyi aydınlatan bir bilgi sunar. Edebiyat düşünür ama bilim veya felsefeyle aynı tarzda düşünmez. Düşüncesi algoritmik değil keşfettiricidir (araştırmaktan hiç vazgeçmez): Hesapla değil el yordamıyla ilerler – sezgiyle, koklayarak. “Müthiş bir av köpeği. Yazık ki burnu yok” diyeceklerdi eleştirmen Hyppolite Taine için Magny sofralarında: Hayalini kurduğu Stendhal tarzı romanı değil, Zekâ Üstüne incelemesini bitirebilmişti ancak.

Edebiyat hissetme yetimizi geliştirir; duyularımız sınırsızdır, bu yüzden edebiyat sonuca varmaz; eylemlerin arkasında yatan kesin inançları ve tereddütleri, karmaşıklıkları ve paradoksları görmemizi, solumamızı ve onlara dokunmamızı sağladıktan sonra Montaigne’in bir denemesi gibi düşüncenin ucunu açık bırakır – bilgi söylemlerinin kaybolduğu ama Proust’un bir cümlesinin mükemmelen yansıttığı kıvrımlı yolları gösterir. (Tıpkı anlatıcının Grand-Hôtel de Balbec’in asansör görevlisine seslendiği, parodik olduğuna şüphe olmayan şu örnekteki gibi: “Ama sözlerime cevap vermedi, ya sözlerime şaşırdığından, ya işine gösterdiği itinadan, ya görgülü davranma kaygısından, ya kulağı ağır işittiğinden, ya mekâna saygıdan, ya tehlikeden korktuğundan, ya kafası yavaş çalıştığından, ya da müdürün talimatından.”)25

Dolayısıyla edebiyat düşünür. Edebiyat bir düşünce temrinidir; okumaksa mümkün olanların deneyimlenmesi. Suçluluk duygusunun azabını bana hiçbir şey, Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un meydana gelmemiş ama her birimizin de işlediği bir suç üzerine akıl yürüttüğü sayfalar kadar hissettirmemiştir. Her ne kadar modern roman (Proust ve Musil’de) denemeye yanaşsa da ve anlatılan durumlar o sırada açıklansa da, modern roman bir sistem ortaya koymaz, kurmacadan ayırt edilemeyecek bir düşünme çabası yaratır, birtakım hakikatler ifade etmekten ziyade emin olduğumuz şeyler için şüphe, belirsizlik ve soru işareti zerk etmeyi hedefler. “Düşüncenin her yerde hazır ve nazır oluşu romanın roman olma niteliğini asla ortadan kaldırmamıştır; aksine biçimini zenginleştirmiş ve ancak romanın keşfedip söyleyebileceği şeyin alanını muazzam genişletmiştir”26 kanaatine varacaktı Kundera.

Hiçbir neden atfedilemeyeceği, okumanın etkisi bizi bir hakikat sözcesine götürmediği halde roman hayatımızı işte bunun için değiştirir. Proust’un falanca cümlesi yüzünden değil, Kırmızı ve Siyah ve Suç ve Ceza’dan sonra Kayıp Zamanın İzinde’nin tamamını okuduğum için bugün böyle biri olup çıktım, çünkü Kayıp Zamanın İzinde o güne dek okuduğum bütün kitapları yeni bir kalıba döktü. “Kimsen o ol!” diye mırıldanır edebiyat bana, Pindaros’un Zafer Şarkıları’nda geçen, Nietzsche’nin de Böyle Buyurdu Zerdüşt’e aldığı buyruğa uyarak.

***

Zaman zaman sormuş olduğum sorulara böylece cevap vermiş oldum mu? Edebiyat ne işe yarar? Edebiyatın yeri doldurulabilir mi? Her kullanımında bir rakibi vardır, hiçbir konuda tekeli de yoktur, ama alçakgönüllülük edebiyata çok yakışıyor ve sahip olduğu güçlerin hiçbiri ölçüye sığmıyor; dolayısıyla vicdan azabı duymadan bağrımıza basabiliriz onu, Site’deki yeri de kesin. Hiç kapanmayan okuma temrini insanın kendisini ve başkasını tanımasının, sağlam bir kişiliğin değil, inatla sürekli oluş içinde olan bir kimliğin keşfinin en üstün mekânı olmaya devam ediyor. 

Fransızcadan çeviren: Savaş Kılıç

Başlıktaki desen: Tullio Pericoli

* 0 asım 006’da Collège e France’ta verilmiş açılış dersinden (tam metnine şuradan ulaşılabilir: books.openedition.org) kısaltılarak çevrilmiştir.

1 talo Calvino, Lezioni americane. Sei proposte per il prossimo millennio (1988); çev. Y. Hersant, Défis aux labyrinthes içinde, Seuil, 2003, 2 c., c. II, s. 11; Türkçesi: Amerika Dersleri: Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri, çev. Kemal Atakay, YKY, 2007.

2 arcel Proust, À la recherche du temps perdu, Gallimard, “Pléiade” dizisi, 1987-1989, 4 c., c. IV, s. 474.

3 oland Barthes, La Préparation du roman, Seuil, 2003, s. 377; Türkçesi: Romanın Hazırlanışı 1-2, çev. Mehmet Rifat-Sema Rifat, Sel, 2006-2010.

4 rancis Bacon, “Of Studies”, Essays (1597), Francis Bacon içinde, Oxford University Press, “The Oxford Authors”, 1996, s. 439; Türkçesi: Francis Bacon, “Öğrenim Üstüne”, Denemeler içinde, çev. Akşit Göktürk, YKY, 1998, s. 194.

5 ristote, Poétique, 1448 b 5; Türkçesi: Poetika: Şiir Sanatı Üstüne, çev. Ömer Aygün-Ari Çokona, İş Kültür, 2016.

6 .g.e., 1449 b 28.

7 ean de La Fontaine, “Le pâtre et le lion”, Fables, VI, i.

8 Que peut la littérature?, UGE, 1965, s. 109 ve 127.

9 illiam Wordsworth, “Preface to Lyrical Ballads” (1802), Lyrical Ballads and Other Poems, 1797-1800 içinde, Cornell University Press, 1992, s. 753.

10 enri Bergson, “La perception du changement” (1911), La Pensée et le mouvant (1934), PUF, “Quadrige” dizisi, ss. 149-150.

11 arcel Proust, Correspondance, haz. Ph. Kolb, Plon, 1981, c. VIII, s. 277.

12 arcel Proust, Contre Sainte-Beuve, Gallimard, “Pléiade” dizisi, 1971, s. 211.

13 arcel Proust, Carnets, Gallimard, 2002, s. 50.

14 ichel Foucault “Se débarrasser de la philosophie” (1975), Roger-Pol Droit, Michel Foucault: Entretiens içinde, Odile Jacob, 2004, s. 88.

15 oland Barthes, Leçon, Seuil, 1978, s. 16.

16 oland Barthes, “Littérature et signification” (1963), Essais critiques, Seuil, 1964, s. 264.

17 “Kökeninizi düşünün: Hayvanlar gibi yaşayasınız diye değil, erdem ve bilginin peşinden gidesiniz diye yaratıldınız.” (Cehennem, Kanto xxvi)

18 aul Valéry, Mauvaises pensées et autres (1941), Œuvres içinde, Gallimard, “Pléiade” dizisi, 1960, c. II, s. 867.

19 alvino, “Il midollo del Leone” (1955), Una pietra sopra (1980); çev. J.-P. Manganaro, Défis aux labyrinthes içinde, a.g.e., c. I, s. 30.

20 obert Musil, “La connaissance chez l’écrivain” (1918), Essais, çev. P. Jaccottet, Seuil, 1984, s. 83.

21 arold Bloom, How to Read and Why, Scribner, 2000, s. 195.

22 ilan Kundera, Le Rideau, Gallimard, 2005, s. 145; Türkçesi: Perde: Yedi Bölümlük Bir Deneme, çev. Aysel Bora, Can, 2015.

23 Boswell’s Life of Johnson (15 Mayıs 1783); akt. Bloom, How to Read and Why, a.g.e., s. 23.

24 undera, Le Rideau, a.g.e., s. 77.

25 roust, À la recherche du temps perdu, a.g.e., c. II, s. 26.

26 ilan Kundera, Le Rideau, Gallimard, 2005, s. 145.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Mucizevi Kazımalar...Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sevim Şentürk

8 Ekim 2025

Çocuklara ve Hep Çocuk Kalanlara…

O Ne–O Gezegeni, hem çocuklara hem anne-babalarına, hayatın içinden fotoğrafları anlatan, gösteren bir harikalar diyarı.Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan O – Ne – O Gezegeni, Gürsen Özen’in çocuk dünyasının umutlarını, özlemlerini, kırgınlıklarını dillendiren Seke Seke U..

Devamı..

Körfez'in Sessiz Çığlığı: Atilla Birki..

M. N. Çetinkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024