Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Haziran 2021

Kitap

Edebiyatın, Dehşetin ve Tarihin Sesi: Eskilerin Şöleni

Nezihe Altuğ

Paylaş

0

0


Özlem Ertan’nın derlediği Hayalet Müzik 2 - Eskilerin Şöleni nisan ayında raflardaki yerini aldı. Yazarların bir önceki derlemesi Hayalet Müzik gibi yerel değerlerin evrensel değerlerle, bildiğimiz dünyanın bilmediğimiz ya da bilemeyeceğimiz bir varoluşla bütünleştiği öyküler var bu kitapta. Sizi bu dünyadan bir öyküye davet edip, gizlice başka dünyaların öykülerine götürüyorlar, ne var ki öykünün bittiği yer yine bu dünya oluyor.

Kitapta yer alan yazarlar Mehmet Güreli, Özlem Ertan, Daryo D. Beskinazi, Zeynep Çolakoğlu, Yurdagül Şahin, Murat S. Dural, Nurgül Çelebi, Selim Çiprut, Nezihe Altuğ ve Hakan Balcı, insanın içine hapsolduğunu fark edemediği bir iç dünyayı temsil ediyorlar. Bu sayede dehşetin yeni zemini olma cüreti göstererek zamanla farklılaşmış modern insanın zihnindeki gizli korku ve arzularını resmediyorlar. Başka dünyaların ışığına bakıyorlar. Edgar Allan Poe’nin açtığı yoldan giderek insan ruhunu derinlemesine inceliyorlar.

“Yeni Gotik” tarzı diyebileceğimiz bu öyküler, çürümeyi şatolardan, saraylardan insan vücuduna, şehirlerimize dahası evlerimize kadar taşıyorlar. İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinin korku kaynağına dönüştüğü bu dönemde, Gotik edebiyatın dehşet vericiliğinden bir şey kaybetmediğini söylemek oldukça güç. Henüz yayımlanan, yazılan her şeyin değerlendirilebildiğini, okunup hak ettiği ölçüde üzerinde durulduğunu sanmıyorum. Bunun için de üniversitelerdeki edebiyat çalışmalarının hızlanmasını ve çoğalmasının gerektiğini düşünüyorum. Özet olarak, olumlu yanı çeşitlilik. Olumsuz yanı ise piyasanın taleplerine kolayca teslim olma eğilimi, yani yüzeysellik ve yüksek satış hedeflerinin yozlaştırıcı etkisi. Kat edecek daha çok yolumuz var. Dehşetin yeni zemini olarak, insan zihninin derinliklerini inceleyen öykücülerimize bugünün ve dünün edebiyatını sordum.

Nezihe Altuğ: Gotik, edebiyat türleri arasında çok yanlış anlaşılmış bir alan. Gotik edebiyat nerede başlar? Sınırları nelerdir? Kimlerle ortak paydada buluşur?

Mehmet Güreli: Bazı yazarlar zaman zaman peşine düştükleri temaların izinde günlerini, saatlerini geçirirlerken çeşitli türlere de uğramaktan kendilerini alamazlar. Mektuplar ya da günlükler onların bir tür kendileriyle konuşmaları, yapıtlarının hazırlığı anlamına da gelir. Yoksa ciltlerce mektup ve günlükler başka nasıl izah edilebilir ki? Biraz tuhaf gelse de eserleri kadar, belki de daha fazla mektup yazmış Virginia Woolf nasıl unutulabilir? Ürperir, korkar, sevinir, derinlerde buluşursun düşüncelerinle. Türler anlam değiştirir, sen yürürsün yolunda. Önemli olan mektuplarını okuyacak en az seçilmiş birinin olmasıdır. Belki de gotik mimarinin göklere yükselen yapıları arasında kalmış bir mezar taşına yazılmıştır her şey ya da silinmiştir artık o isimler. Kim bilir?


Hakan Balcı                                                                                            Özlem Ertan

Özlem Ertan: Horace Walpole’un 1764 yılında yayımlanan eseri Otranto Şatosu ilk Gotik roman olarak literatüre geçmiştir ancak bana göre Gotiğin temeli çok daha geriye, insanlığın en erken dönemlerine kadar gidiyor. Otranto Şatosu'ndan sonra Gotik edebiyatın bir tür olarak ortaya çıkması on sekizinci yüzyıla tekabül etse de bu türün işaret ettiği bilinmezlik, karanlık, korku gibi kavram ve duygular insanlıkla yaşıt. Antik toplumlardan kalan mitolojik metinlerde de “gotik” sınıfına sokulabilecek olanlar var. Antik Yunan’da hayalet hikâyeleri de meşhurdu mesela. Karanlık, gizem, doğaüstü temalar en eski toplumların mitlerinde de mevcut. Bana göre, bilinmezliğin, doğaüstünün olduğu noktada Gotik başlar.

Yurdagül Şahin: Otranto Şatosu gotik edebiyatın başlangıcıdır. Korku edebiyatı 18. ve 19. yüzyılda yazılan gotik romanlarla zirve yapar, edebiyatın diğer türlerine, tiyatroya, sinemaya sıçrar.  1818’de Mary Shelley’nin yazdığı Frankenstein biçim olarak gotiktir. Shelley gotikteki doğaüstünü atar, yerine elektrik ve plastik ameliyatı koyar ve bilimkurgu gotikten doğar. 1897 yılında yayımlanan Bram Stoker’ın yazdığı Dracula ise vampir edebiyatında yeni bir sayfa açar. Sanayileşmenin, kentleşmenin etkisiyle korku, gotik mekânlardan kentlere, sokaklara yayılır. Modern birey için artık yeni korkular, yeni kâbuslar söz konusudur. İnsanı dışarıdan tehdit eden figürler, vampirler, kurt adamlar, iblisler yerine Edgar Allan Poe ile karakterlerin psikolojik yanı ağır basmaya başlar. Dehşetin ince estetiğini kuran Poe yazdığı Morgue Sokağı Cinayeti’yle polisiye edebiyatı başlatır. 20. yüzyıl başında yazdığı doğaüstü korku edebiyatı, bilimkurgu ve fantastik edebiyat eserleriyle H. P. Lovecraft “Kozmik Korku” adında bir türün oluşmasını sağlar. İnsanlığın en çapraşık, en güçlü ve kadim duygusu korkuyla baş etme yoludur belki de korkunun sanatta, edebiyatta bu kadar geniş biçimde karşılık bulması.


Zeynep Çolakoğlu                                                                                  Nurgül Çelebi

Nurgül Çelebi: Genel olarak Gotik kavramının hatalı bir şekilde tanımlanması bu alanda verilmiş edebiyat türlerinin de yanlış anlaşılmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla 18. yüzyılın sonlarına doğru Horace Walpole ile ortaya çıktığı düşünülen bu türün kavramsal çerçevesinin iyi bir şekilde çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Belki de kendi iç dünyamda Gotik yazın türlerini "Orta çağ karanlığının, sayfalara kandan mürekkep vasıtasıyla resmedilmesi" şeklinde tanımlayabilirim. Fakat bu türün sınırlarını belirlemek hem oldukça sorunlu hem de böylesi bir karanlığı hapsetmek imkânsız diye düşünüyorum. Bir insan için korku duygusunun sınırlarını çizmek nasıl güçse bu türün sınırlarını çizmek de oldukça zordur.

Nezihe Altuğ: Gotiğin kabaca tanımı dışlanmış karakter, lanetli mekânlar, çözülmesi gereken bir gizem, korku hissiyat verecek olay örgüsü ve feminen bir üslup. Gotik hemen hemen her edebi türün içinde yer bulabilir ve genellikle girdiği eserde başka tür olarak da kendini gösterebilir. İçinde kötücül her şeyi doldurduğu bir parfüm şişesi gibidir. Açarsınız ve kalın bir sis tabakası halinde etrafa yayılır ve cezbeder, merkezine çeker.

Kendini anlatmak, mağara duvarlarındaki çizgilerden başlayarak yolunu bulan bir dürtü. Marquez’in otobiyografisinin adına bakın: ‘Hikâyeyi anlatmak için yaşamak’. Yazmaya kalkışanların ortak yanları anlatacaklarının olmasıdır. Peki, okunacak nitelikte metinler yazmak için neler gereklidir?  

Özlem Ertan: Her şeyden önce anlatacak bir hikâyeniz olması gerekir. Edebiyatın özü hikâye anlatıcılığıdır çünkü. Eğer anlatmak istediğiniz hikâyeleriniz varsa yazmaya başlarsınız. Ancak iyi metinler ortaya çıkarabilmek için hem sizden önceki yazarların hem de çağdaşlarınızın nitelikli eserlerini okumanız, bilmeniz gerekir. Edebiyat birbirinin üstüne inşa edilen katmanlar gibidir. Bir de dile hâkim olmak önemli.


Nezihe Altuğ                                                                                           Yurdagül Şahin

Zeynep Çolakoğlu: Yazar bu dünyayla ve kendisiyle derdi olan ve bunu yazarak ifade eden biridir. Herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır ama bunu dert edinip yazarak düşünme eyleminde bulunmak başka bir şeydir. Yazmak gelip sizi bulur, bazen terk eder, sizinle inişli çıkışlı bir ilişkiye girer. Yazım aşamasında plan program yapılır elbet ama yazar olmak yaratım süreci ile ilişkisi nedeniyle kaotiktir.

Yurdagül Şahin: Genelleme yapmak yerine kendi yazma, yaratma sürecimi paylaşmayı tercih ediyorum. Yaşamdan, doğadan, insandan, sanatın tüm dallarından besleniyorum. Yüreğime dokunan, beni heyecanlandıran hikâyeler anlatıyorum. Bazen türünü, okur kitlesini hedefleyip baştan sona olay örgüsünü kurguluyor, paragraf paragraf ilerleyerek eserimi tamamlıyorum bazen de bilimkurgu, fantastik, klasik edebiyatın türlerine değil hikâyenin ve kalemimin beni sürüklediği yere yolculuğa çıkıyorum. Genel olarak ilham gelmesini beklemeden düzenli olarak yazmaya çalışıyorum. Yazmak bir öğrenme süreci benim için, araştırmayı, öğrenmeyi, yeni, farklı alanlar denemeyi, kendimi zorlamayı seviyorum. Yazdığım konuya göre ayrıntıları öğrenip detayları düşündükçe kurguladığım öykü atmosferi gerçeğe dönüşmeye, yarattığım karakterler yaşamaya başlıyor. Yaratma sürecim böyle olunca da araştırma sürem yazma süremi hep aşıyor. Hem farklı edebi türlerde hem de çocuklar ve yetişkinler için yazmamın itici gücü, büyüsü de bu, bilgi dağarcığımı geliştirmek ve yazma tutkum.  

Nezihe Altuğ: Bir şeylerin “iyileştiriciliğine” inanmaya çok ihtiyacımızın olduğu bugünlerde Hayalet Müzik 2 - Eskilerin Şöleni okuru nasıl etkileyecek ve değiştirecek?

Mehmet Güreli: Bunu hiç bilemem ama burada belirleyici olan değişik on yazarın dünyalarıyla karşılaşılacak olunması. Bazıları tanıdık olabilir, bazıları yeni. Hiç önemli değil, bir yolculuğa çıkılacak işte, fırtınalar kopacak tarihin değişik zamanlarında, bölgelerinde...

Özlem Ertan: Okuru nasıl etkileyeceğini ve değiştireceğini bilemem, ama eski çağların gizemli, mitolojik, gerilimli, yer yer korkulu atmosferine çekeceğini düşünüyorum. Korku, gizem, belirsizlik insanlık tarihiyle yaşıt. Tabii müzik de öyle… Sesler her zaman insanın hayatında vardı. Doğanın, hayvanların, insanların sesleri… Bunların armonik bütünlüğünden ise müzik doğdu. Pek çoğu antik çağda geçen ve müzikle yan yana ilerleyen bu tekinsiz öykülerin okuru geçmiş zamanlara götürmesini, insan doğası ve müzik üzerinde düşünmeye sevk etmesini diliyorum.

Zeynep Çolakoğlu: Hayalet Müzik'in yaşamın gerçeğine ve ötesine dokunan, sembolik anlatımıyla felsefi açılımlar yapan karşılıklı bir bağ kurma çabası olduğunu söyleyebilirim. Yazarların içerden dışarıya akıttığı bu evrende arka planda nice güzel müzikler çalarken okurlar dışardan içeriye keşifler yapacak ve insan doğasının gizemli tarafı ile yüzleşecek.

Yurdagül Şahin: Ben bütün zor zamanlarımda edebiyata, sanata sığınıyorum ve sanatın iyileştirici gücüne inanıyorum. Müziğin, tarihin edebiyatla buluştuğu Hayalet Müzik 2 - Eskilerin Şöleni’nin edebiyatımızda kendi türünde önemli bir boşluğu dolduracağına, insana, sanata değer katacağına inanıyorum.

Nurgül Çelebi: Kozmosun kendi içinde doğal bir dengesi olduğuna ve bu dengenin iki karşıt unsuru olarak iyi ve kötünün, diğer bir deyişle karanlık ve aydınlığın birbirini var ettiğine inanırım. Bu yüzden "iyileştiricilik" olarak adlandırdığımız kavram ile aslında ne ifade ettiğimiz oldukça önemli. Zira şu günlerde mücadele ettiğimiz pandemi belki de kozmosun kendini iyileştirme ve iki karşıt unsur arasında dengeyi kurma çabası olarak da ifade edilebilir kanaatimce. Hayalet Müzik 2 - Eskilerin Şöleni antolojimizi -tam bu noktada- dengenin dışlanan tarafını, edebiyatın karanlık yönünü temsil eden bir çalışma olarak değerlendirmekteyim. Kendi içinde varlığının bir parçası olan karanlığı keşfetmediği müddetçe insanlığın kozmik dengeyi kuramayacağını düşünürüm. Eskilerin Şöleni antolojimizde yer alan "İthaka'nın Rüzgarları" isimli öykümde bu dengeyi ince ince işlediğime inanıyorum. Okurun da bunu fark edebilmesini ve kozmik düzende iyi olmak veya iyileşmek için öncelikle kendi karanlığına ayna tutması gerektiğini anlayabileceğini umuyorum.

Hakan Balcı: Kendi adıma, okuyucuyu değiştirmek gibi bir hedefimin olmadığını söyleyebilirim. Okuyucuyu şaşırtabilmek, korkutabilmek ve bir şeyleri düşünmeye sevk edebilmek bana daha çekici geliyor. İçinde yaşadığımız gerçeklik perdesinde bir yırtık açıp, perdenin arkasına bakabilmek, baktırabilmek için yazıyorum.

Nezihe Altuğ: Siz "Eskilerin Şöleni"ndeki öykünüzde müziği nasıl kullandınız? Öykünüzün atmosferinden ve geçtiği dönemden kısaca bahsedebilir misiniz?

Mehmet Güreli: Öykümde Albinoni’nin müziğini kullandım. Albinoni en sevdiğim bestecilerden biridir. Müzik bir hikâyeye girdiğinde ben de bir filmin içine girmiş gibi o atmosferde yaşamaya başlarım. Tarihçilerle, balıkçılarla, ressamlarla konuşurum, onlara hikâyeyle ilgili ne biliyorsam anlatırım. Bazen onların bir kısmını o kadar ilgisiz ve kayıtsız bulurum ki hikâyeden atmayı bile düşünürüm ama yapmam bunu, bir cafe’ye çökerim Albinoni dinlemeyi sürdürürüm. Sonra öykünün gelişimini merak edenler zaten sararlar çevremi, onlara sakin sakin, ürkütmeden başlarına neler geleceğini biraz değiştirerek fısıldarım. Akşam olduğunda eve dönüp bambaşka bir hikâye yazarım. Yine Albinoni dinliyorumdur.

Özlem Ertan: Benim öyküm "Katra Kadını" Hitit döneminde Hattuşa’da geçiyor. Hitit ritüelleriyle, intikamla, gizemli güçlerle, Hitit tarihi ve mitolojisiyle iç içe geçmiş karanlık bir öykü bu. Burada müziği büyü pratikleriyle hemhal olmuş antik ritüeller kapsamında kullandığımı söyleyebilirim. Öyküme adını veren katra kadınlarından Hitit metinlerinde bahsediliyor. Buna göre, Hitit tapınaklarında şarkıcı, kült görevlisi, müzisyen olarak çalışan ve katra kadınları diye adlandırılan bir grup var. Hitit Kralı II. Murşili, kraliçe Gaşşulaviya gibi gerçek tarihsel karakterlerin yanı sıra kurgu karakterlere de yer verdim bu öykümde.

Yurdagül Şahin: Bir söyleşi için Neolitik devirden Hıristiyanlığın ortaya çıkışına kadarki süreçte Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Suriye, Lübnan ve Filistin’e, Ege adalarıyla Girit’e kadar bütün Akdeniz kıyılarını kaplayan, Yunanistan ve İtalya’ya, kuzeyde İskandinav ülkelerine dek yayılıp iz bırakan Kibele’yi, Ana Tanrıça kültünü araştırıyordum, "Eskilerin Şöleni"ndeki öyküm, "Aşk, Müzik, Tanrıça" bu araştırma sürecinde ortaya çıktı. Kanın yaratıcı gücü sayesinde dengenin yeniden kurulabileceğine inanılan, sembolik açıdan, kişideki başlıca eril niteliklerin dişil niteliklere teslim edilmesi olarak yorumlanan Ana Tanrıça kültünde rahiplerin kendi kendilerini hadım etme ritüeli beni çok etkiledi. Tanrıçaya olan bağlılığın da sembolü olan ritüelde müzik oldukça önemli, bu nedenle benim öykümde özellikle müzik başkarakter, rahip adaylarını sarıp sarmalıyor, ayaklarını yerden kesip meydana, Ana Tanrıça’nın huzuruna savuruyor. Araştırmalarıma kaynak sağlayan sevgili Özlem Ertan’a da buradan teşekkür etmek isterim. Öykümde kurduğum atmosfer Ana Tanrıça Kültü’nde yapılan dini törenler, bu tapınmada kullanılan kült nesneler, ona ait kutsal alanlardan izler taşıyor.

Nurgül Çelebi: Bence yaşamın bazı temel hususları mevcut. Antik Yunan filozoflarının arkhe diye adlandırdığı temel maddelerin yanı sıra fizikötesi bazı unsurların da bu temel hususlar arasında sayılabileceğine inanırım. Bu unsurlardan biri ruh olarak değerlendirilirken bir diğerinin de tınıların anlamlı bir harmoniyle şekil verdiği melodiler olabileceğini düşünmekteyim. Dolayısıyla "yaşamın" ve onun karşıt unsuru olarak "ölümün" melodi ile biçimlenebileceğini konusunu işledim öykümde. "İthaka'nın Rüzgarları" isimli bu öyküm antik Yunan’da, İthaka adasında geçmekte. Toplum tarafından dışlanmış, ötelenmiş, hor görülmüş bir kadın topluluğunun -tıpkı Amazon kadınları gibi- bir komün yaşam oluşturduğu ve hayatta kalma mücadelesiyle müziği nasıl da bir savaş aracına dönüştürdüklerine şahit ediyorum okurları. Müziğin karanlık tarafının da kozmik denge için gerekli olduğuna vurgu yapmaya çalıştığım bu öykümde, yaratıcı tanrıların aynı zamanda yok etmek için de çaba sarf ettiğine dikkat çekiyorum.

Hakan Balcı: Öyküye başlarken, müziğin pek çoğumuzda yarattığı etkiyi kullanmayı düşündüm. Yani müziğin içimizde bir duyguyu uyandırması fikrini çekici buldum. Benim örneğimde bu duygu korku oldu. Her şeyin tetikleyicisi ve öykünün anlatılmasının baş sebebi olması fikri hoşuma gitti. Öyküm birkaç dönemde geçiyor. Bunlar arasında benim için en çekici olanı, Osmanlı'nın son dönemleri idi. Bu vesileyle Anadolu'da sıradan bir köyün yaşadığı sefaleti anlatma imkânı buldum.

Zeynep Çolakoğlu: Bir şarkı ilham verici olabilir ve dinleyenle özdeşleşerek onunla yaşamaya devam edebilir. Peki, bir ses? Doğaya öykünen ve anlatılması güç duygular bir sesin peşinde sözcükler olmadan ruhunuzu titreştirerek, varoluşunuzu sorgulayabilir mi? "Lorelei" adlı öykümde bir sirenin yaşama karışarak baştan çıkarıcı sesini senfonik black metal grubunda kullanmasını anlattım. Kullandığı gırtlak vokali ile kitleleri büyüleyen ve insanlıktan intikam alan bu gece yaratığının yer aldığı yeraltı edebiyatı öyküsü, ışıltılı rock’n roll hayatının sahne arkası, lanetli 27’ler, bağımlılıklar ve ölüm-kalım mücadeleleri ile dolu bir yaşama uğraşısının ta kendisi.

Nezihe Altuğ: Türlü sesler arasında kulağa hoş gelen uyum diye anlamlandırılan “armoni” kavramını işaret ederek Pisagorcu müzik teorisinin felsefesini anlattım. İnsan doğayı ve tanrıyı anlamak için geometri, müzik ve astronomi bilgisinin şart olduğuna inanır. Çünkü armoni büyük filozoflar tarafından güzelliğin ve iyiliğin vazgeçilmez şartı olarak görülmüştür. Kürelerin, feleklerin müziğini, Pisagor’dan başka hiçbir insanoğlunun duymadığı söylenir. Feleklerin müziği ile günümüz bilgisayar teknolojisini, rüya dilinin iç okşayıcı kaygan, pürüzsüz geçen “Yunan Gizem Okulları” zamanını, bu zamanda yazılan bir “Doğa Kitabı”nın sayfalarını kendini bilmek yolculuğunu anlatan ezoterik bakış açısıyla kurgusal bir dünyaya dönüştürdüm. Kendimi de bu eserin yaratıcısı kıldım. Bu noktada başkahraman ve yaratıcı Ouroboros misali birbirine karıştı. Yaratıcı yaratısının dışında kalmaz, ona katılmak, onunla ve onda var olmak zorundadır. Kahramanın arayışı sandığımızda yazarında arayışıdır aynı zamanda. İkisinin de kaderi birbirine bağlıdır. Zira “hikâye evreni”nin dışı denebilecek bir yer yoktur. Yazar yazdığı metnin kahramanına dönüşür; yazar olarak mutlak konumunu yaratım süreci içinde yitirir ve işte bu yüzden kahramanlaşır. Farklı bakış açısıyla da yazar bilgisayar ekranında kendisinden habersiz olarak yazılan öykünün kahramanını keşfetmesi sayesinde yazılan öykünün kahramanının hayatını yaşamaktan kurtulur ve onu öldürür. Apayrı iki evrene ait kişilerin “gerçek” hayata ait yazar ile kurmaca evrene ait kahramanın imkânsız buluşmasının hikâyesi de böyle başlar. Kahraman gerçekte kendi içinde ki savaşı verir ve kendini fetheder. İhtiraslar dizginlenir, akıl kuvveti yöneterek önder olur ve sonunda da mana maddeye galip gelir. Nefis iyi kullanılmak üzere aklın ve gönlün emrine girmiştir. Bilgelik yoldaş olur. Ulaşılmak istenen hedef ise insanlık için ortaya çıkarılan güzelliktir.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aşiyan'da Sis, Yağmur ve ŞiirFuat Yalçın
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Evrim Sayın

7 Mart 2025

Gizli Sihrinin Farkında mısın?

Kahramanımız bir şekilde ölümün uzak kıyısına düştüğüne göre tüm olağanüstülükleri birer birer anlatmaya başlayabilirim.Ölümün soğuk nefesine kapıları ardına kadar açan bir kitap... Aklından ölümden başka hiçbir şey geçmeyen bir kahraman... Bir gençlik kitabının bu sert..

Devamı..

Cesaret

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024