Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Nisan 2018

Öykü

Elif Işıl Yılmaz • Bitti

Elif Işıl Yılmaz

Paylaş

20

0


Tan yeri henüz ağarmıştı. Yeni yeşeren genç ağaçların incecik dallarında kuşlar, güneşin ilk ışıklarının coşkusuyla hayatı selamlıyordu. Esin havada sezilen leylak kokusunu içine çekti, ani bir heyecanla, hiçbir eşyasını seçemediği yatak odasının fransız balkonuna koştu, ağır perdelerin arkasındaki küçük balkon unutulmuştu. Kat kat perdeyi, ağır tülü, güneşliği, her şeyi hepsini bir tarafa topladı, iki kanadı da ardına kadar açtı. Leylak kokusu doldurdu odayı. Kuş sesleriyle uyanıp gün doğumunu izlemeyi ne kadar da severdi. Şimdi, gün ışığına tahammül edilmeyen karanlık sabahlara uyanıyordu. Uzun zamandır özlediği sabahın seslerini bir zaman dinledi. Doğanın her gün yeniden doğuşu, kusursuz döngü, ölüm yok ki, ölüm doğum demek aynı zamanda, umutlandı. Hızlıca giyinip yan odaya geçti. Sude bebek yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Alnı hafifçe terlemiş, küçücük avuçlarını yummuş, sakin sakin nefes alıp veriyor. Dayanmalıyım diye geçti içinden, Sude’m. Kuş seslerinin sevinci içini acıttı, ani bir öfke dalgası gelip geçti içinden. Saçını bağladı, bakımsız dolaşma, açtı yeniden. Sonra yine topladı. Kapıyı kilitlemeden sessizce çekti. Az önce çıkmıştı İlker, bekletme demişti. Sitenin bahçesinde her gün beslediği beyaz kedisi karşıladı onu, ayaklarına dolandı, oynaştı biraz. “Ne alıştırıyorsun bu hayvanları.” Bir tekme savurdu İlker, etrafta hiç kimse yoktu. “Daha dün akşam kucaklayıp seven sen değil miydin? Yöneticiyle konuşurken.” “Ne zaman sevmişim, yalan uydurup durma, pis, pireli bu hayvanlar, besleme, uzak dur, laf dinle.” Esin, köşede gözlerinde korkutucu bir bakışla İlker’i izleyen, sırtını hafifçe kabartmış beyaz kediye baktı, iki ön ayağı üzerinde hafifçe esnedi kedi. Gözü üstlerinde bir kaplan gibi baktı bir süre, sonra değmez dercesine dönüp yürüdü, leylak ağacının altında güneşe sırtını verip kıvrıldı. Gümüş sahibi olmayanlar gümüşün karardığını bilmez demişti annesi, onlar hep parlak kalacak sanır. Evlilik de böyledir kızım, parlak tutmak senin görevin. “Ne kadar güzel bir sabahmış, leylak kokusunu fark ediyor musun?” Sevecen, tatlı bir ifadeyle baktı kocasına, yüzünde bir sıcaklık, bir iyilik arandı. Hiç duymadı, bakmadı İlker, arabanın anahtarını uzattı Esin’e. “Sen çalıştır.” Denedi. Motor, debriyaj, gaz, vites… olmadı. Sinirliydi, kendine, hayatına, başına gelenlere, üzgündü. Bir daha denedi olmadı. “Anasını siktiğimin kızı, bas şu gaza zamanında.” Kocası, bu adam kocası. Kızardı yüzü, cevap verse daha da kızacak, duymadı. Kimseye anlatamadın, kendinle bile konuşmadın, anlamaz ki kimse. Duyma. İlker kötü bir insan değil, herkes çok seviyor. Çalıştırsaydın böyle olmazdı, sabah sabah sinirli biraz. Güneş perdesini indirdi, aynanın açık kalmış durgun yüzünde yüzünü gördü, zayıf bir çehre, tedirgin, bakmaya korkan gözler. Üç yıl önce gazetelerde resmi çıkan güzel gelin ben miydim diye geçti içinden. Gözlerini aynadan kaçırdı. Sırtından boşanan ter buz kesmişti. Sessizlik. Bir deneme daha. Sitenin otoparkında motorun sesi bir daha çınladı. Komşuları uyandırmış olma ihtimali, İlker’in bakışları, suçlulukla karışık inatçı bir çaba. Olmadı. Arabayı bir türlü çalıştıramıyordu. “Bırak ya, bırak, geç kenara.” İlker karısına dik dik bakıp direksiyona geçti. Yola çıktılar. İlker’in yüzünde, bakışlarında bir ifade arandı Esin, kızmamıştır, o kadar kızmamıştır. Başkalarıyla konuşurken, gülüşüp şakalaşırken yüzünün çizgileri farklıydı, sesi bile farklı. Boşluğa bakan haşin, karanlık gözler bir an dönüp ona baktı, sonra göğüslerine, aşağılara indi bakışlar, sonra yine ifadesiz yola döndü. Esin dizlerini çekmiş, gayriihtiyari yakasını düzeltmişti. Dul, kucağında bir bebekle babasının evinde. İstanbul’da tek başına yaşayamaz. Babası, annesi gururla anlatıyorlar kızlarını, ne diyecekler Sude için. Sokaklarını tanımadığı, sığınacak hiç kimsesinin olmadığı bu koskoca şehir. Bırakıp evime dönemem, ayrılamam. Dönemem. Herkes ne diyecek. Babam ne diyecek. Susmam lazım. Susuyorum. Herkes seviyor onu. İyi bir insan olmalı. Bende kabahat. Ayak uyduramadım, sevdiremedim kendimi. Yüzünü döndü İlker’e, gülümsedi. İlker’i delirtti gülümsemesi. “Pis pis sırıtma.” Dimdik oturmuştu İlker, yüzünde karanlık, kötü bir ifade. “Annemin aklına nereden düştüyse araba sürmen gerektiği.” Küfrü bastı yine, kulaklarına kadar kızardı Esin. Gökyüzü aydınlanacak gibiyken yeniden kararmıştı. Güneş, gri yüklü bulutların arkasında, ışıkları çizgi çizgi buluttan taşmış. “Ben demedim, gerçekten, istemedim. İlker, ne olursun sus, bana böyle şeyler söyleme.” “Annemin gelinisin diye havalara girme, onun gözünde sen de dişi şeytansın.” Esin’in içinden ince bir sızı geçti. “Önce ben süreceğim, dönüşte sen,” dedi İlker. “Acelemiz var şimdi.” Direksiyondaki ellere baktı, başını hiç çevirmeden, gözleriyle baktı. Pamuk gibi görünen pençeler. Bir süre sessizce birbirlerine hiç bakmadan gittiler. Sude’yi evde uyurken bırakmak, uyanmasa bari. Gerçi sabaha karşı uyudu, hemen uyanmaz. İlker, çocuğunu düşünmez mi hiç. Uyuyor tatlı tatlı, bebek uykusunda. “Beykoz yolu tenhadır bu saatte.” İlker kısa, pis bir bakış atıp başını tekrar yola çevirince düşüncelerinden sıyrıldı Esin, baktı, gülümsemeli mi, İlker’in dudaklarında beliren iştahlı gülümsemeyi fark etti. Eyvah. Hemen başını çevirdi. Hiçbir şey duymamış gibi öylece baktı dışarı. Bütün vücudunu bir sıcaklık, ter ve soğuk kapladı. Taş kesilmişti. İlker bir eliyle karısının eline uzandı. Gülümseme yüzüne yayılmıştı. Esin’in elini tutup kendi bacaklarının arasına getirdi, bastırdı. Esin, elini çekecek gibi olduysa da İlker’in bir bakışıyla vazgeçti, hafif hafif bastırmaya başladı. Biraz sonra olacakların kaygısı sesine yansımıştı, fısıldadı. “Eve çabuk dönmemiz lazım biliyorsun, Sude uyanır, annen de gelir, ayıp olur evde olmazsak.” Elini çekemedi ama. İlker, yeni yaktığı sigarasını tükürürcesine attı ağzından. Hiddetle baktı karısına. “Ağlar ağlar susar, annem bakar, bir şey olmaz.” İyice şehirden uzaklaşmışlar, otoyoldan çıkıp tenha köy yollarına gelmişlerdi. Esin kıpırtısız bakıyordu camdan dışarı. “Elif olsaydı, bakardı, Ankara’ya göndermeseydin rahat ederdin,” dedi, sırıttı. “Kardeşimin adını ağzına alma, alma!” “Sesini mi yükselttin sen ha. Köpek.” Hırsla arabayı ilk sapaktan tarlalara doğru sürdü, yol görünmez olmuştu. Bir ağaçlıkta durdular. “Pantolonunu, bluzunu çıkar.” “Çıkarmıyorum.” Yalvaran gözlerle bakıyordu. “İlker, neden böyle yapıyorsun, ben, ne olursun, olmaz.” “Çıkar.” Dediğini yaptı Esin, hiçbir şey konuşmadan yaptı. “Yere kilimi ser.” Serdi. “Buraya gel şimdi, diz çök.” Vücudunun her yanından alev dalgaları yükseliyordu. “Başla.” Canını yakan sıcak dalga dalga bütün vücudunu kaplamıştı Esin’in. Yine de tir tir titriyordu. İlker bir eliyle arabaya tutunmuş diğer eliyle başını sertçe bastırıp, nefesi kesilene kadar zorluyordu. Sert ve çok sert hareketlerle debelenme başladı. Öylece kaskatı, kupkuru duruyordu Esin. Gökyüzünün maviliğini, toprakta kıpırdanan karıncaları, ağacın rüzgârda özgürce salınan yapraklarını gördü. İlker, gözyaşlarını gördükçe daha çok hırslanıyor, daha bitmek bilmez bir arzuya kapılıyordu. Bu garezi, bu hiddeti hak edecek ne yaptığını bilmiyor, anlayamıyordu Esin. Kendisine ait olmayan bir nefretti bu, öyle olmalıydı. “İtlere de siktireceğim seni bir gün.” Esin baktı İlker’e, hiç kıpırdamadan, gözlerini kırpmadan bakıyordu. “Bir daha bana hiç şey yapamayacaksın,” dedi. “Öyle mi?” Üzerine yürüdü İlker, Esin de ona saldırdı. Elini havada yakalamış, yüzüne iki tokat patlatmıştı. Kendini yeniden kilimin üzerinde buldu. Çok kısa, keskin bir acıyla daha sarsıldı. Sonra. Esin sustu, İlker sustu. Artık her şey kaybolup gitmiş, görünmez olmuştu. Derinden, çok derinlerden gelen bir sakinlik sardı Esin’i. Sadece kesik kesik nefes aldığı duyuluyordu. İlker bir sigara yakmış, üstünü başını düzeltiyordu. Hiçbir şey olmamış gibi tekrar geçtiler direksiyonun başına, tarlalardan çıkıp yola geldiklerinde yer değiştirdiler. Kontağı çevir, gazı debriyajı ayarla, vites, olmuyordu yine. Esin korkan gözlerle baktı, hor gören küçümseyen gözlerle karşılaştı, İlker adeta mest olmuştu. Ona ıstırap vermekten zevk alıyordu bu adam, utandırmaktan, acıtmaktan zevk alıyordu. “Yine hayvan gibi sjkjtjm seni, hayvan gibi, hah ha, hadi bas bakalım, biraz sür de geri dönelim, acıktım.” Yüzündeki pis huzur, alay, kibir. Baktı Esin, baktı, baktı. Canlandı. Ne yapacağını biliyordu. Tekrar denedi, bu defa çalıştı araba, birinci vites, ikinci vites, otuz-kırk tamam oldu; elli, altmış, üçüncü vitese tak, yetmiş-seksen, dikleşti biraz İlker. “Tamam, daha fazla hızlanma, virajlı ilerisi.” Ağaçlar, direkler, başka arabalar, bir görünüp bir kayboluyordu her şey. Kulağında vahşi bir ses çınlıyordu, hayvan gibi, hayvan gibi… Esin basa bildiği kadar bastı gaza. Araba, zangır zangır titriyordu, direksiyona deli gibi yapışmış, ayağı gaz pedalını sonuna kadar itmiş. “Dur yavaşla!” “Dur!” Gün iyice doğmuştu artık, ışık tayfları arabanın camlarından içeriye süzülüyordu, gözünün önüne çocukluğu geldi. Güzel günleri, ailesi, Elif, doğum. Gaza daha da sıkı bastı, karşılarında keskin bir viraj ve otoyol bağlantısı panosu göründü, bir anda önündeydiler; tam sağdan vur Esin, tam sağdan… “Dur, dur ne yapıyorsun.” Can havliyle direksiyona yapıştı İlker. Bir ses, bir sıcaklık kulaklarını yaladı geçti. Arabanın önünü bembeyaz bir bulut kapladı. Durmuşlardı.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Her Nesne Bir Sanat Eserine Dönüşebili..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

16 Şubat 2025

Hayattan Notlar

HaikularSardunyalarınÜstü çiğ kaplı                         Yavru kuşlar uçuyor Bir çocuk içindekiTomurcuklarlaKaplanmış mezar Pire ne yiyorsun yeZıplayıp durmaUykum kaçıyor Pardon, birine benzettimDireksiyonu kavramıyor, kollarını ona teslim etmiş. Başı, omuzları, gövdesi arzın merke..

Devamı..

Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin Tatsız Ta..

Andrzej Tokarski

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024