Fransa’daki ayaklanmalar sokakları ele geçirme geleneğinin, dolayısıyla da 1789’un ve 1968’in yankılarını taşıyor olabilir ama aslında modern Fransa’nın yabancı ve endişe yaratan karanlık yüzünü gösteriyor.
Göstericilerle hınca hınç dolu sokaklar, alev alan arabalar, çöp bidonlarından oluşan piramitler, ateşe verilmiş okul binaları ve polisle girişilen şiddetli çatışmalar gören herkeste şaşkınlık uyandırmaya devam ediyor. Üstelik bu görüntülerin, Papa XIV. Leo’yu karşılayan barışçıl kalabalığın görüntülerinden birkaç gün sonra ortaya çıkması daha da şaşırtıcı. Peki Fransa’daki mevcut olayları tetikleyen neydi, olaylar nasıl oldu da bu kadar hızlı bir biçimde tırmandı? Tabii bu arada “ayaklanma” dediğimiz mefhumun Fransız ruhuna uygun olduğunu ve olaylara birebir şahitlik eden herkeste şaşkınlığın yanı sıra tanıdık bir his uyandırdığını da unutmayalım. Zira Fransızlar, en ufak bir aksilikte ellerine pankartlarını alıp sokaklarda yürüyüş yapmalarıyla ve zaman zaman ülkeyi felç eden grevleriyle ünlüdür.
Bunda bir derece haklılık payı da yok değil. Fransa’daki toplumsal öfke patlamalarının hayli uzun bir geçmişi var. Mesela Poitiers Savaşı’nda alınan ağır yenilginin ardından aristokrat sınıf alt sınıfa daha ağır vergi ve yükümlülükler getirince 1358 yılında Compiègne yakınlarında önemli bir halk ayaklanması yaşandı. Öyle ki, sıkıntılı dönemlerin ardından yaşanan bu tür olaylar için özel olarak türetilmiş Fransızca sözcükler bile mevcut. Mesela effroi (korku yaratan arbede) ve jacquerie (halk isyanı) bunlardan ikisi. 1358 yılındaki olaylar* kısa sürse de ciddi anlamda ürkütücüydü. Halkın karşısında soylular duruyordu. Önce kale duvarları yıkıldı ardından surlar içinde yaşayan yirmi bine yakın insan aristokrasinin emrindeki ordu tarafından katledildi.
O zamandan beri halk isyanlarının bıraktığı iz kendini defalarca hatırlattı. Konu ilk kez 1900’lerin başında ders kitaplarında yer bulurken söz konusu kitapları yazarı olan Ernest Lavisse, 1789 Devrimi’nin temelinde bu isyanların olduğunu savundu. Bu yaklaşım Marksist tarihçiler Philippe Wolff ve Michel Mollat’nın 14. ve 15. yüzyıl Fransız halk isyanlarını konu alan çalışması Ongles bleus, Jacques et Ciompis’de (Geç Orta Çağ’ın Halk İsyanları) ele alındı. Jacquerie adlandırmasıysa yakın bir zamanda gilets jaunes (sarı yelekliler) olarak bildiğimiz hareketi nitelendirmek için kullanıldı. Zira tıpkı Compiègne yakınlarındaki ayaklanmalar gibi işçi sınıfıyla birlikte alt orta sınıfın egemen elitlere karşı başlattığı bu ayaklanmanın sebebi de yeni vergilerdi ve vergilerin de ötesinde asıl protesto konusu sınıflar arası eşitsizlikti.
Ancak son zamanlarda gördüğümüz ayaklanmaların temelinde halk isyanlarından ziyade Mayıs 68’ öğrenci yürüyüşleri var. Bu yürüyüşler Fransız tarihi açısından bir dönüm noktasıydı ve 68’ ruhu halen kaybolmuş değil. 1968 yılında yaşanan protestolar kısmen de olsa Gaulle’ün on yıllık cumhurbaşkanlığına karşı bir tepkiydi ancak başlangıç noktası, Nanterre Üniversitesi’nin erkek öğrencilerin, kız öğrenci yurtlarına girişini yasaklamasıydı. Küçük çaplı bir protesto olarak başlayan hareket bir çığ gibi büyüdü, Latin bölgesine ve öteki üniversite şehirlerine yayıldı. Barikatlar kuruldu, çevik kuvvet polisiyle öğrenciler arasında ciddi çatışmalar yaşandı. Hareketi ülke çapında bir ayaklanmaya çevirense milyonlarca fabrika işçisinin gündelik yaşamı felç eden grevlere başlaması oldu.

1968 Mayıs’ındaki protestolarda öğrencilerin talebi kapitalizmin ortadan kaldırılması ve de Gaulle’ün temsilcisi haline geldiği polis devletinin yıkılmasıydı. Ne travaillez jamais** (Asla çalışmayın), Élections: piège à cons (Seçimler: bir enayi tuzağıdır) gibi pek çok slogan atıldı ama nihayetinde ne darbe oldu ne de iç savaş çıktı. Aksine, karşılıklı tartışma ve anlayışın hüküm sürdüğü, doğrudan demokrasi deneyiminin yaşandığı bir coşku ortamı oluştu.
Bu arada işçi grevlerinin öğrencilerden çok daha farklı hedefleri vardı: daha iyi ücret, daha iyi çalışma koşulları ve iş yerindeki temsil hakkının güçlendirilmesi. Üstelik %92’si orta sınıftan gelen öğrencileri kendi siyasi müttefikleri olarak görmüyordu. Bununla birlikte öğrenciler kendilerini, Çinli Mao yanlıları ve Vietnamlılara ek olarak 1789’un yoksullar, zanaatkârlar, işçiler ve küçük dükkân sahiplerinden oluşan militan sokak gücüyle (sans-culottes) ve 19. yüzyılın devrimci aydınlarıyla eş tutuyordu.
Dolayısıyla Fransa’daki lise ve üniversite öğrencileri ne zaman bir barikat kursa ve el yapımı pankartlarıyla sokakları doldursa herkesin aklına ilk gelen 68 Mayıs’ındaki devrimci hareket oluyor. Ve şahit olduğumuz görüntüler, o zamana tanıklık edenlerin zihninde direnişin ve mücadelenin kutsal addedilen ütopik imgelerini canlandırıyor. Son zamanlardaki gösteriler de bundan istisna değil. Fakat yine de ortada bir tuhaflık var. Bu gösteriler Paris’in dışında, dezavantajlı grupların yaşadığı Créteil ve Saint-Denis’deki okullarda başladı. Öğrencilerin asıl amacı, eğitim gördükleri binaların sağlıksız koşullarını, aşırı kalabalık sınıfları ve yetersiz öğretmen sayısını protesto etmekti. Hükümete göre bu dar çaplı gösterilerin bütün Paris’e hatta Fransa’nın en varlıklı bölgelerine bile yayılmasının sebebi Jean-Luc Mélenchon’un liderliğindeki sol parti La France Insoumise milletvekillerinin harekete destek vermesi oldu.
Hükümet tarafından görmezden gelindiğini ve ihmal edildiğini düşünen öğrencilerce başlatılan, Eğitim sisteminin herkes için ulaşılabilir kılınması ve öğrenim koşullarının iyileştirilmesi talebini içeren bu ilk protestolarsa şu an kontrol edilemeyen ayaklanmaların gölgesinde kaldı. Üstelik ayaklanmalara sızan, şiddet yanlısı yağmacı gruplar söz konusu. Çoğu zaman anonim olan bu kişilerin hedef aldıkları lise ve üniversitelerde kayıtlı birer öğrenci olmadığı da ayrı bir gerçek. Mayıs 68’ eylemlerinde ve Gilets Jaunes eylemlerinde de polisle şiddetli çatışmalar yaşanmıştı ama olayların gidişatı bugün tanıklık ettiğimiz kasıtlı fiziksel şiddet ve herhangi bir hedefi olmayan anlamsız tahribatın eriştiği düzey kadar endişe verici değildi. Marsilya’da bir okul müdürünün üzerine benzin döküldü. Otobüs durağını tahrip etmemeleri için eylemcilere seslenen bir kadının yüzüne alev makinesi tutuldu. Doğudaki Belfort kentinde öğrenciler sivil polislerden birini yere düşürdü ve baygın haldeyken kafasını tekmeledi. 2014 yılında Nantes’da 54 milyon euro gibi bir maliyetle inşa edilen çevre dostu Nelson Mandela Lisesi’nde çıkan kundaklama saldırısıysa okulda giderilmesi güç bir hasara yol açtı.
Günümüz açısından yeni olan bir başka unsur da, Fransa karşıtı sloganların dile getirilme sıklığı. Nasıl ki, Mayıs 68’de öğrenciler Vietnam bayraklarıyla yürüdülerse bugün de öğrencilerin bir kısmı, özellikle sosyo-ekonomik açıdan alt tabakada bulunan banliyölerden gelenler, Cezayir ve Fas bayraklarıyla birlikte Filistin bayrağı da taşıyor. Halbuki bu mesele öğrencilerin taleplerinden apayrı ve uluslararası bir hareket gerektirdiğinden yerel öğrenci ayaklanmalarıyla çözümlenemeyecek kadar karmaşık. İki meselenin niçin birbirine karıştığının yanıtıysa polisin nadiren ayak bastığı, güvenlik açığı bulunan banliyölerle ve buralarda yaygın olan İslamcı propagandada saklı. Zira Fransa, ülkede doğup büyümesine rağmen kendisini hâlâ yabancı hisseden gençlerin kültürel entegrasyonu konusunda pek somut adımlar atmış değil ve bu açıdan ciddi bir sorunla karşı karşıya.
Mevcut ayaklanmaların ateşli atmosferinin bambaşka bir yanı da olabilir: belki de kaygı verici toplumsal bir değişimin işaretidirler. Siyasi analist Jérôme Fourquet ve klinik psikolog Ruben Rabinovitch, yeni yayımlamış oldukları Homo Occidentalis: Que sommes-nous devenus? (Homo Occidentalis: Ne hâle geldik?) adlı eserde, Batı’nın bir medeniyetsizleşme, yani uygarlıkta gerileme sürecinden geçtiğini öne sürüyor. Sosyolog Norbert Elias’tan ödünç alınan bu kavramla anlatılmak istenen şey aslında antropolojik bir değişim. Bireylerin kendini denetleme ve toplum nazarında kabulü mümkün olmayan dürtüleri bastırması giderek zorlaşırken toplum karşıtı olaylar, hareket ve şiddet içeren eylemler serbest dolaşıma giriyor.
Bugün Fransa’da karşı karşıya olduğumuz bu büyük huzursuzluk geçmişin sokak ayaklanmalarını ve öğrenci eylemlerini çağrıştırabilir ama aynı zamanda çağdaş Fransa’nın bir yansıması. Ve çağdaş Fransa’da son zamanlarda en sık dile getirilen ifadelerden biri de, 1789 ve 1968’in ütopyacı ruhunu taşımayan toplumsal hareketleri anlatmak için kullanılan ensauvagement de la société (toplumun giderek daha şiddet yanlısı ve vahşi hale gelmesi) ifadesi.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
* Jacquerie, 1358 yılında Kuzey Fransa’da patlak veren büyük köylü ayaklanmasıdır. Adını, soyluların köylüler için kullandığı alaycı “Jacques Bonhomme” (Safdil Jacques) lakabından alır. Ayaklanma Mayıs 1358’in sonlarında Compiègne ve Beauvais çevresinde başladı. Köylüler şato ve malikâneleri basıp yaktı, bazı soylu aileleri öldürdü. İsyan kısa sürede Paris havzasının kuzeyindeki geniş bir alana yayıldı ve yaklaşık iki hafta sürdükten sonra Navarra Kralı Charles’ın komutasındaki ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı.
** “Ne travaillez jamais” Fransız filozof ve yazar Guy Debord’un 1953'te Paris’te bir duvara yazdığı meşhur sloganıdır. Türkçesi “Asla çalışmayın”. Ücretli emeğin, kapitalist toplum tarafından insanı özgür yaşamdan koparan bir zorunluluk haline getirilmesini eleştirir. Slogan, Debord’un da içinde yer aldığı Lettrist Enternasyonal çevresinde doğdu. Paris’te Seine Sokağı’ndaki bir duvara yazılan bu cümle, Debord’un kendi anlatımına göre kısa sürede ünlendi ve daha sonra Sitüasyonist Enternasyonal hareketinin ve 1960’lardaki sol düşüncenin simgesel ifadelerinden biri hâline geldi.







