Bu işin sonunda dünyayı daha iyi bir yere çevirdikleri aşikâr, her ne kadar amaçları bu olmasa da.
Serkan Parlak: Hande Hanım, ilk çocuk polisiye romanınız Cafer Black 1: Kayıp Tablonun İzinde geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Edebiyatla, romanla ve tür özelinde polisiye romanla ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti ve bugünlere nasıl geldiniz?
Hande Z. Watt: Beni tanıyan çoğu insan sanırım ilk olarak fazlaca çalışkan biri ve bir kitap kurdu olduğumu söyleyecektir. Ki bu iki özelliğimle de gurur duyuyorum. Çünkü bana göre ikisi de çok havalı özellikler. Buna rağmen küçükken, yani on yaşına gelene kadar ne çalışkan ne de okumaya çok düşkün biriydim. Aslına bakarsanız o yaşa kadar korkunç bir öğrenciydim. Hatta öğretmenlerim ve annem arasında 4. sınıfı tekrar edip etmememle ilgili uzun bir konuşma geçtiğini hatırlıyorum.
Bütün derslerimin Almanca olduğu Münih’teki okulumdan İstanbul’a daha yeni taşınmıştım. Başladığım uluslararası okul, İngilizce seviyemin derse devam etmeme yeterli olmayacağını düşündü. Onları suçlayamazdım. Örneğin kedi anlamına gelen “cat” kelimesini hecelememi istediklerince “k-a-t” yazardım çünkü Almanca yazıldığı gibi okunur ve ben de ona alışmıştım.
Üçüncü sınıfı tekrar etmekle 4. sınıfa başlamak arasındaki kararsızlık böylece sürerken bir gün özel ders öğretmenim Mr. Leibe şöyle demişti: “Yapabileceğine inanıyorum Hande. Eğer sıkı çalışmaya gönlün varsa yetişmen için sana yardımcı olurum. Ne dersin, denemek istiyor musun?” Bunlar size şimdi sıradan cesaretlendirme sözcükleri gibi gelebilir ama işte bu sözler o zaman içimde çok daha büyük bir şeyin başlangıcı oldu. Çünkü Mr. Leibe’nin “yetişmekten” kastı beni kitap okumaya alıştırmaktı. Biri biter bitmez başka bir kitap verirdi. Bu böylece sürdü.
Her gün okuyordum artık. Okulda, evde, otobüste, hafta sonu… Mr. Liebe bitirdiğim her kitap için bana kâğıttan bir balık veriyordu. Kâğıdın bir tarafına kitabın adını, diğerine de kitapla ilgili düşüncelerimi yazıyordum. Yıl sonunda balıkları sınıfımızın duvarına astı ve tüm duvarlar rengârenk bir akvaryuma dönüştü.
Dördüncü sınıfı bitirdiğimde, neredeyse sınıfta kalan kızdan “en alakasız şeyleri bilen” kıza dönüşmüştüm. Kitaplar bana okulun öğretmediği şeyler anlatıyordu. Artık dünyayı daha iyi kavrıyordum sanki.
O noktadan bu noktaya nasıl geldiğimi sorarsanız anlatması çok uzun sürer herhalde. Ancak yazar olmamda etkisi olan şeyleri şöyle sıralayabilirim sanırım: İki meraklı kardeşi içeren olaylar, kaybedilen bir tavla maçı, spam bir e posta, Karpuz Osman adında bir pelüş ayı ve yırtık pırtık bir seyahat kitabı.
SP: Romanınızı yazarken ilham kaynaklarınız neler oldu? Gözlemleriniz, deneyimleriniz, okumalarınız metninize nasıl yansıdı?
HZW: Önceki sorudan sonra kendime cevabı kısa tutacağıma söz verdim ancak işimi zorlaştırıyorsunuz. 18 yaşından beri yetişkinler için yazsam da çocuk kitaplarıyla uzun zamandır ilgiliyim ve seyahat ettiğim yelerden de çocuk kitapları toplamayı ihmal etmem. Resimli kitaplardan ülkelerin kültürleriyle ilgili o kadar çok şey öğrenebiliyorsunuz ki!
Kuzey Hindistan’dayken Ganesha ile ilgili resimli bir kitap aldım. Bilenler vardır belki, Hindu dininin fil kafalı bu tanrısının kafasını elde edişiyle ilgili hikâye biraz kanlı ve mide bulandırıcıdır. Detaylara fazla girmeyeceğim ama kitabı elime aldığımda kanlar içinde kafasız bir vücutla karşılaşmak beni çok ama çok şaşırttı. Batı’daki hiçbir yayınevi böyle bir resmin yayınlanmasına izin vermez. Ana bu Hindistan için çok sıradan bir durum.
Kyoto’dayken dört yaşındaki kızımızı Manga Müzesi’ne götürdük. Orada devasa boyutlarda basılmış resimli çocuk kitaplarının sergilendiği çok hoş bir okuma alanı vardı. Büyük kitaplara asla dayanamam bu yüzden biz de heyecanla bu odaya girdik. Yazıları okumak zor olsa da en azından resimlere bakmanın yeterli olacağını düşündük. Üçüncü sayfaya geldiğimizde eşime, kızımızı uzaklaştırması için işaret ettim çünkü kitaptaki çok iyi niyetli bir yılan bir kızı yutuyordu!
Yine lafı fazla uzattım galiba. Kusuruma bakmayın. Sözün özü, çocuk kitaplarına her zaman fazlaca ilgim vardı ve iki çocuğa sahip olmak da çocuklar için yazma isteğimi daha da güçlendirdi. Özel olarak Cafer için nereden ilham aldığıma gelirsek kedilerimiz Cleopatra ve Julius’un bunda çok büyük payı var.
SP: Hande Hanım, polisiye roman türünün merkez kalıbını (suç, araştırma, çözüm) çocuk romanınıza bence olabilecek en iyi biçimde uygulamışsınız. Olup biten her şey çok tanıdık ve bildik geliyor ancak sizin yepyeni bir yorumunuz söz konusu. Merkez dedektif karakterlerimiz bir kedi ve lüfer. Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor? Çocuklar için polisiye roman yazmanın avantaj ve dezavantajları var mı?
HZW: Öncelikle iltifatınız için çok teşekkürler. Cafer Black’in ilk kitabında çok da karmaşık olmayan bir gizem yazmaya çalıştım. Çok fazla dallanıp budaklandırmadan, aynı suçluyu bulma egzersizi gibi. Bu yüzden de basit bir yapıya sahip zaten. Gizem çözme, odaklanma, eğlenme, eleştirel düşünme ve detaylara odaklanma becerilerini geliştirme gibi oldukça yararlı aktivitelere sevk ediyor. Bu kitap içinse onlara daha fazla ipucu vermek istedim. Kültür, coğrafya, çevrecilik, sanat, kapitalizm ve tabii ki kahve gibi. Okuyucu bu manzaraları sindirmeye uğraşacağı için olay örgüsü sade olmalıydı. Bu yüzden hikâye anlatımında klasik “suçluyu bulma” metodunu kullandım ve hikâyeye beklenmedik şaşırtmacalar işlemek yerine tepetaklak olmuş karakterler ve altüst olmuş ilişkiler ekledim.
Cafer ve Lütfü’nün arasındaki güç dengesinin farklı olması beklenebilirdi. Cafer bir kedi, Lütfü ise bir lüfer. Kuşkusuz kedinin balığı yemesi, ya da en azında daha güçlü olması gerekirdi. Ancak işin ilginç tarafı, balık kediye Jerry’nin Tom’a; Tweety’nin de Sylvester’a yaklaştığı gibi yaklaşıyor. Ancak yine de, daha kurnaz ve daha çevreci olan Lütfü, sizin tahmin ettiğiniz şu “iyi kalpli” karakterlerden de değil. Öyle ki bazen Cafer’i kandırma şekli o kadar aşırıya kaçıyor ki okuyucu da Cafer’den taraf olabiliyor. Sonuçta Cafer görevini tamamlamak için her şeyi yaptı. Bunun da bir karşılığı olmalı, değil mi?
Bu iki karakteri yaratırken çok keyif aldım. Olağanüstü bir problem-çözere dönüşen uluslararası bir hırsızla, çevreciye dönüşen bir derin devlet korsanının birlik olması kulağa geldiği kadar absürt ve bir o kadar da eğlenceli. Bu işin sonunda dünyayı daha iyi bir yere çevirdikleri aşikâr, her ne kadar amaçları bu olmasa da. Ancak işin eğlencesi de bu ya!

SP: “Dimitriyev Ailesi’nin en değerli tablolarından biri kayıp! Dimitri ve Tatyana çifti, bu önemli aile yadigârını bulması için olağanüstü-sorun çözücü Cafer Black’e başvuruyor. Van ve İskoç kırması, kılık değiştirme ustası, Batman tutkunu ve kahve düşkünü Cafer Black için bu iş ‘kedi’ oyuncağı! Usta bir yazılımcı, yılmaz bir çevreci olan ortağı Lüfer Lütfü’nün de ‘doğa dostu’ yardımlarıyla Cafer, Türkiye’den Kazakistan’a, Çin’den Rusya’ya uzanan matrak bir maceraya, soluksuz bir kovalamacaya atılıyor.” deniyor kitabınızın arka kapak yazısında. Mizahi üslubunuz eşliğinde iklim krizi, resim sanatı, yeni teknoloji araçların yetkin kullanımı, farklı kültür ve ülkelerin ilginç mimari yapıları ve yiyecek-içecekleri eşliğinde gezi-gözleme yönelik hem öğretici hem de merak uyandırıcı yaklaşım, romanınızın ilk okumasında hemen dikkat çekiyor. Romanınızın ele aldığı temel meseleler hakkında neler söylemek istersiniz?
HZW: Ah, sanırım bu konuyla ilgili ağzımı açarsam, tüm gün bu koltuktan kalkamayız. Ama madem sordunuz, mümkün olan en net haliyle ifade edeyim: Çevre, farklı kültürlere saygı duymayı öğrenme, teknolojik gelişmelerin artıları ve eksileri, tarihimizi bilmenin önemi… Daha sıralayacak çok şey var gerçekten. Kitabımda bunların hepsine değinip okuyucu üzerinde de merak uyandırmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Şu iyi, şu kötü diye dikte etmeden veya “bakın, böyle bir şey var” diye gözlerine sokmaya çalışmadan yapmaya çalışıyorum ki okuyucu kendi iradesiyle düşünsün ve merak edip araştırmaya çalışsın. Kitabı eline alanları düşünmeye teşvik etmek istiyorum sadece :)
1700’lü yıllarda yaşamış, çok sevdiğim ve üniversitede ders verirken öğrencilerime okutmaya bayıldığım bir yazar var: William Blake. Zamanının pek de sevilen bir ismi değildi Blake çünkü sırf insanları düşünmeye teşvik etmek için sıradan şeyleri ters yüz edip önemli olduğuna inandığı şeylere ışık tutardı. Hiçbir zaman “Bakın bu iyi” veya “Bu kötü” dememiştir. Onun yerine okuyucunun dikkatini, cevapları onlara bulduracak yerlere çekmiştir. Şu sözünü çok seviyorum: “Eğer algılarımızın pencereleri temizlenmiş olsaydı, bize her şey olduğu gibi, sonsuz görünürdü.” Bakın yine konudan saptım :)
Sonuç olarak kitapla vermek istediğim özel bir mesaj yok. Yalnızca genç okuyucuların dikkatini onların düşünce ve sorgulama becerilerini geliştirebilecekleri yerlere yönlendirmek istiyorum.
SP: Romanınızı desenleyen ressam Mavisu Demirağ ile birlikte nasıl bir çalışma yöntemi izlediniz?
HZW: Mavisu ile çalışmak bir zevkti. Aramızda geçen birkaç fikir alışverişinden hemen sonra, iki ana karakterin de ruhunu kavradı ve kendi haline çekilip tereddüt etmeden ardı ardına çizdi. Bana oturup yapacağı çizimleri heyecanla beklemekten başka bir iş bırakmadı. Bu işte beraber çalışmamızın benim için muazzam bir şans olduğunu düşünüyorum. Aman nazar değmesin :)
SP: Önümüzdeki dönem için Cafer Black serinizin yeni romanlarını okuyabilecek miyiz? Ayrıca romanınızı neden bir seri olacak biçimde tasarladığınızı sormak istiyorum.
HZW: Evet, Cafer’in yeni maceraları yazım aşamasında. Bunun sebebi ise “Cafer’in daha fazla macerası olmalı!” diyen muazzam çevirmenim ve editörüm Mehmet Erkurt’un (namı diğer ‘Editör Black’in) sözleşmeyi göndermesiydi. Ya işte böyle! Biz hikâye anlatıcıları güzel bir şeyler yazınca kendimizi zeki sayıyoruz, ta ki hayat kendi oyunlarını oynayana kadar.
SP: Hande Hanım, son dönemde neler okudunuz? Yetişkinlere hitap eden polisiye romanlar arasında başucu kitaplarınız hangileri?
HZW: Neler okudum… Bir düşüneyim. Muriel Spark’ın “Momento Mori” eserini tekrar okudum. Birkaç orta yaş üstü karakterin üst üste telefonla “öleceğini unutma” diyen bir ses tarafından arandığı olağanüstü bir edebi eser. Kulağa tüyler ürpertici geliyor ama gerçekten muazzam bir kitap.
Sosuke Natsukawa’nın “Kitapları Kurtaran Kedi” adlı eserini okudum. Japon edebiyatını, kitapları ve kedileri sevdiğimi bilen bir arkadaşım almıştı. İyi ki de almış, çok beğendim.
Şu an iki tane kitap okuyorum. Birincisi akşamüzeri çocuklarıma okuduğum “Kaptan Mavi Ayı’nın 13 ½ Hayatı” adlı Walter Moers kitabı. 700 küsur sayfadan oluşuyor ve 6 ile 11 yaşlarındaki çocuklarım için ağır bir kelime içeriğine sahip açıkçası. Henüz 150 sayfa okuduk bu yüzden devamında ne olacağını bilmeden önermek istemiyorum. Ancak şu an için gayet güzel diyebilirim.
Bense Bulgakov’un “Köpek Kalbi” adlı kitabını okuyorum. Bu kitabı aldığımda eşim bana çok güldü, çünkü yıllar önce Bulgakov'un “Usta ile Margarita” kitabını almıştım ve ne zaman okumaya çalışsam bir şeyler önüme çıkıp durdu. Sanırım o kitabın ilk yüz sayfasını yaklaşık on kez okudum ve hiçbir zaman sonunu getiremedim. Ama gerçekten keyif alıyordum. Sonunda onu bir kenara bırakıp başka kitaplar okumaya başladım ama Bulgakov'dan vazgeçmedim ve bitirebileceğim umuduyla -diğerinden çok daha kısa olmasının da etkisi var tabii- “Köpek Kalbi'ni” aldım.
Kocam yine okumayacağımı söylüyor. Katılmıyorum. Şöyle ki Bulgakov “Usta ile Margarita'yı” defalarca yeniden yazdı. Aslında öldüğünde yeniden yazım aşaması henüz bitmemişti, dolayısıyla basılan hali aslında onun olmasını istediği gibi değildi. Ben de bu yüzden bitiremiyorum sanırım... Bulgakov bitirmemi istemiyor olmalı :) Ya da kendi kendime öyle söylüyorum.
Kitapların yanı sıra çok sayıda web çizgi romanı okuyorum. Bir tane yazmayı umuyorum ama bu başka bir konu tabii…
SP: Dünya ve Türkiye özelinde salgın, iklim krizi, savaşlar, göçler ve temel eşitsizlikler üzerinden düşündüğümüzde yazmak ve anlatmak aracılığıyla bu zorlu günleri daha az hasarla atlatabilmemiz mümkün mü sizce?
HZW: Kitaplar ilham verir, motive eder ve kalbinizin iyileşmesine yardımcı olur. Stresi azaltır, yalnızlığı giderir ve empati duygunuzu geliştirir. Kitapların yapamayacağı çok az şey vardır. O kadar muazzam bir güce sahipler ki, çağlar boyunca pek çok kişi, kendi aleyhlerine bir değişime yol açmamak için kitapları yakmaya çalıştı. Yani evet, kitapların hayatımızın engellerini aşmamıza yardımcı olabileceğine gönülden inanıyorum.






