Hiç
10 Eylül 2019 Öykü

Hiç


Twitter'da Paylaş
0

Akrep ile yelkovan yerini aldığında mı uyanıyordu yoksa o uyandığı için mi akrep ile yelkovan hep aynı yerde onu selamlamaya hazır hâlde duruyordu. Gözlerini açar açmaz sorduğu sorunun bir cevabı olduğunu bile unutmuştu. Bildiği tek şey ölüme benzetmekten uzun zaman önce vazgeçtiği uykudan her uyandığında orada öylece durup onu izlemeleriydi. Kendi evinde olduğunu, acı ve kıvanç duymadan kadim yalnızlığın sayfalarını olabildiğince yazmaya çalıştığını,  teninin en güzel yerindeiki yavrusunudış dünyanın acımasızlığına karşı koruyan bir kanguruya benzetmekten sakınca görmediği bu saate bakarak anlardı. İlgisizlikten bitap düşmüş diğer eşyalar ve bağrını açıp yaralarını ortaya serenokyanus mavisi duvarlar, onun için bir şeyi kanıtlamaktan uzaktı. Gerçi kaç zamandır kendi evi dışında bir yerde uyumamıştı ama yine de ancak bu şekilde emin oluyordu.

Hareket etmeden dışarıya kulak kesildi, gelen sesleri dinledi. Duyduğu sesleri sınıflandırdı, sonra analiz etti. Olağanüstü bir durum, bir hareketlilik göremedi. Sonra rüya görüp görmediğini düşündü. Görmemiş olmalıydı, rüyaya ait bir izle karşılaşmadı belleğinde. Çoğu zaman bir belleği olduğuna bile emin olamıyordu. İçinde başlayıp tutkulu bir şekilde dışına doğru yayılan acının alevi olmasaydı ne bir geçmişi olduğuna inanacaktı ne de bir belleği olduğuna. Ama sürekli kaçtığı geçmişi, sadece belli kimselere gösterdiği koyu kahverengi kuyruğu gibi onu takip ediyordu. Bulduğu ilk fırsatla kuyruğunun dışarı fırlaması gibi geçmişinin küçük bir çatlaktan süzülüp çıkması onu korkutuyordu. Kaçmak istedi.

Ruhunun çok önceden öldüğüne yeminler ederek birilerine anlattığını hatırlamasıyla eş zamanlı olarak bellekten kaçmanın yollarında mayınların patlaması, kaçışını imkânsız kıldı. Şimdi bir dostuna, bir düşmanına veya sokaktan geçen herhangi bir yüze belleği olmadığına yemin edecek olsa bütün bu kargaşanın ona karşı şahitlik edeceğini sezdi. Tam o anda onu yalancı çıkarmak istercesine hangi zamana ait olduğunu bilmediği başka bir görüntü belirdi zihninde. Alacakaranlığın içinde ona gülümseyen gölgenin net seçemediği ağzından dökülen sözcükler, yitirdiğini düşündüğü belleğinin toplanmış masasında kalan son kırıntılar arasından çıkıp gelmişti.

Demek ki hâlâ bir belleği vardı. Ona yaşlı insanların rüya konusunda yetersiz olduklarını, hatta rüya görüp görmediğinin ayırdına varmadığını söyleyen kişi, belleğin sürgülü kapıları arkasında uzun zaman esir kalan bir dostu olmalıydı. Belleğinin lime lime edilmiş tozlu duvarlarında unutulmuş bu kısacık anın yaydığı sıcaklık, yüreğini öpüp ısıttı. Birkaç saniyeliğine de olsa unuttuğu sarhoşluğun dingin hazzını yaşadı. Dostluk böyle bir şey miydi acaba. Çirkin ve kötü şeyleri bile güzel bir şekilde anlatanlara mı dost deniliyordu, yoksa hayatın huysuz ve verimsiz tarlasını ıslah edip teskin edenlere mi. İnsan, gençliğinde rüyanın her ayrıntısını gerçekte yaşamışçasına hatırlarken yaşlandığında rüya görüp görmediğini bile hatırlayamaz, diye eklemişti sonra, dostu olduğunu düşündüğü kişi. Zor oldu toparlaması ama cümle aynen böyleydi. Belki ben de yaşlanmışım, diye söylendi kendi kendine. Kimin onun yüreğinde açtığını bilmediği o karanlık ve korkutucu kuyunun yosun tutmuş taşlarına basarak can havliyle kendini hayatın içine atan yorgun bir ses, ona bu fikre karşı çıkması gerektiğini söyledi, sese kulak asmadı.

Yataktan kalkıp ayaklarını sürterek mutfağa geçti. Isıtıcıya su doldurdu, incitmek istemediği bir çiçeğin toprağını suladı. Bir daha doldurdu. Düğmesine bastı. Tık. Yalnızlığın açık kalmış kapısı cereyan yaptı, içine bir soğukluk sızdı.

Sonra banyoya geçti. Aynanın karşısında durup bir türlü anlamlandıramadığı yüzündeki o garip ifadeye baktı. Suyu açıp o ifadeye su çarptı. Aynaya su çarpmış gibi oldu. Bir değişiklik olmadı, ifade yerinde duruyordu. Yıllardır temizlenmeyen ocakta kurumuş leke gibi o ifadenin artık yüzünün bir parçası olduğunu düşündü. Onu söküp atmak, yüzüne hakaret olurdu. Birkaç kez daha yüzüne su vurdu. Elleriyle ovdu yüzünü. Islak bıyıklarını çekti. İçinde dökülenleri ayıkladı. Yüzünde tutunacak yer bulmakta zorlananları da köklerinde söküp aldı. Kendini kökünden söküp almış gibi içi cız etti.

Yüzünü tentene işlemeli havluyla kuruladı. Mutfağa geçti. Kahvaltı hazırladı. Zamanı uzatmak istercesine kahvaltı yaptı.

Dirseklerini masaya koydu, tedirgin ellerini çenesinin altında birleştirdi. Gözleri mutfağın penceresine doğru fırladı. Başını yuvadan çıkaran serçenin tedirginliğine dönüşüp sokakta tehlikeli bir durum olup olmadığına baktı, sonra köşe başlarının tutan insanlar aradı. Bir şey göremeyince sokakları baştan sona kolaçan etti. Tehlike adına bir şey yoktu. Gözleri yerine dönerken bu defa görevi devralan kulakları fırladı sokağa. Seslere kesildi. Ölüleri, kayıp çocukları, futbol müsabakalarını, ilçeye gelen devlet büyüklerini, bir zamanlar eve giriş ve evden çıkış saatlerini, sokağa çıkış ve eve giriş yasaklarını haber veren o tanıdık ve sahipsin sesten "İşe gitmek, yasaktır!" diye bir duyuru bekledi. Kulakları daha sonra megafonların asıldığı direklere doğru yol aldı. Direğin içinde gömüldüğü betonu tırmandı. Kimse direğe çıkmasın diye bağlanan jilet telleri açtı. Kulakları küçük olduğu için hiç zorlanmadı. Bir süre öylece beklediler. Boşuna beklediklerini anlayınca geri döndüler. Kulakları geri dönünde o kalkıp masayı topladı, acele etmeden hazırlandı ve dışarı çıktı.

Zamanında işe vardı. İş yerinde de değişiklik göremedi. Oysa yoldayken çok umutluydu. Yerinde bir bina bulamayacağından emindi. Bir tekerleme uydurmuştu, tekrar ede ede yürümüştü. Bina nerede, inek yedi, inek nerede, dağa kaçtı, dağ nerede, yandı bitti kül oldu.

İş yerinde başka bir boşluk buldu onu, onun içinde de yuvarlandı. Bir an tozun içinde yuvarlanan bir eşek görüntüsü belirdi zihninde. Çok beklemeden silindi. Belli ki acelesi vardı eşeğin. Akreple yelkovanın dansını izledi sonra. Ateşin etrafında kendinden geçerek dans eden iki sevgiliye benzetti onları. Birbirlerinden uzaklaştıkça yakınlaşıyor, yakınlaştıkça uzaklaşıyorlardı. Kesinkes sevgili olduklarına inandı. Tempo tutan alkış seslerini duydu. Bağrış seslerini olumlu algıladı. Son hamleyi yelkovan yaptı. Yerinden kalkıp onlara reverans yaptı. Çantasını aldı, kimseye bir şey söylemeden dışarı çıktı.

Gideceği yerleri düşünmesine gerek yoktu artık. Bu büyük bir kolaylık sağlıyordu ona. Uzun zamandır bir şey için plan yapmıyordu. Bir süre sonra parka varmıştı. Sürekli oturduğu yerin boş olduğunu gördü. Saçları yere değen ağacın altındaki bankta oturdu. Çantasından kitap çıkarıp okumak istedi. Sonra parkın kalabalık olduğunu fark etti. Seslerden çekinmiyordu, sesler onu okumaktan alıkoyamıyordu ama bakışlar öyle değildi. O, kitap okurken bir yere bakmıyordu sonuçta, sadece kitaba bakıyordu ama o görmese de bakışları kendi üzerinde hissediyordu. Önce omuzlarını, sonra saçlarını, en sonunda da gözlerinin içini izinsiz dolaşıyordu bakışlar. Başta onda herhangi bir duygu uyandırmayan bakışların daha sonra hasta hayvanlar gibi bedenine salya akıtması midesini bulandırıyordu. Telefonu çıkarıp e-kitap olup olmadığına baktı. Okumadığı kitap kalmamıştı. Eve gidince hemen yenilerini alacaktı. Şimdiden bir uğraş bulmuştu kendine. Böylece düşünmeye daha az vakti olacaktı.

Yerinden kalkıp eve doğru yürüdü. Yürürken hiç de ihtiyatlı değildi gelen geçenin ona çarpması, onu ezmesi, pek de bağlı olmadığı hayattan onu tamamen koparması hiç de zor olmayacaktı. Tam tersine dışarıdan kendine gömülmüş, kendi dehlizlerinde bocalayan bir insanı anımsatan onu öldürmemek özel bir çaba gerektiriyordu. Sağ salim oturduğu sokağa vardı. Oturduğu binanın bahçe kapısına geldiğinde fazla olgunlaşmaktan çürümüş bir elma gibi önünde taşıdığı başını kaldırdı, eskiden bahçe kapısının olduğu yerde incelikli bir boşluk gördü. O boşlukla göz göze geldi.

Ortada kapı yoktu. Bir duvar aradı, bulamadı. Sanki belleğinin bahçesini terk eden güzel anılar gibi aniden silinmişti ortadan. Bahçe duvarının yerinde yeller esiyordu. Binanın olduğu yerde kocaman bir boşluk gördü. Gayriihtiyari içindeki boşlukla karşılaştırdı. Boşluğun kendisine dil bilmeyen bir çocuk gibi mahcup baktığını görünce vazgeçti. Bina nereye gitmişti. Deprem mi olmuştu. Deprem olduysa diğer binalar neden yerlerinde duruyordu. Ya binadan geriye kalan enkaz, ona ne olmuştu. Kaç dakika öylece boşluğa bakıp durdu. Boşluğu boşluk kovaladı, soruyu soru. Ellerinden tutan tek bir cevap bile bulamadı. Sonra bir el, evvel zamanın kara tahtasında silikleşen omzuna dokundu. Elin komutunu takip ederek arkasına döndü. Üniformayı vücudundan bir parça gibi üzerinde taşıyan adamın, kalın tellerine çarpmadan dışarı çıkan sesiyle yüz yüze geldi. Neye bakıyorsun birader. Önüne dönüp,  hiç, dedi.

Ağzından acıyla oturaklı bir “hiç” çıktı. Kavgada sıkça yenilmeye zorlanmış bir çocuğun sapanından hırsla çıkan bilye gibi önce binadan geriye kalan boşluğa, sonra boşluktan sekip arkasındaki binanın duvarına çarptı, duvarda delik oluştu. Oradan da başka bir binanın kolonlarına yöneldi, binayı sarstı. Binadan parçalar döküldü. Bir yerlerden bir uğultu yükseldi. Çığlık seslerini duymamak için kulaklarını olabildiğince elleriyle kapatmaya çalıştı.“Hiç”, durmadan sekti, bir binanın camına değdi. Cam hafiften çatladı ama “hiç” yolunu bir şekilde buldu. Başka bir binanın camını kırıp içeriye girdi, daireden önce hasta bir bebeğin inlemesini hatırlatan eşya sesi, sonra insan çığlıkları yayıldı sokağa. Başka bir dairenin duvarı tuzla buz olup sokağa döküldü. Tuğla ve betonun tozları arasından güneşin son alevli ışıkları bir duvarı baştan sona inen odayı sardı.“Hiç” dakikalarca durmadan sekti, sektikçe bir şeyler kırılıp döküldü. Verdiği hasar büyükçe daha bir zapt edilmez oldu.

“Hiç” sonra boşluğu delip göğün boşluğunda kayboldu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR