Kaban
28 Şubat 2019 Öykü

Kaban


Twitter'da Paylaş
0

Gönül ablam, “Baba bak, kim geldi?” dedi. Dayımın elini tutup kendi dizine yerleştirdi. Esmer, kalın, çilli deride başparmağını gezdirdi.

Dayımın uzun çenesi göğsüne değdi değecek. Kısık kısık soluyordu.

“Babam artık hep böyle.”

Babam da ölmeden önce böyleydi, diyemedim.

“Hadi sen yanında otur, ben çay yapayım.”

“Zahmet etme Gönül abla.”

Ayağa kalktı.

“Olur mu öyle şey, hem belki konuşursunuz.”

Onun sıcağına oturdum, aynı eli tuttum. Gönül ablam mutfağa geçtiğindeyse dayıma daha acınası baktım. “Dayı, dayıcım.” Beni fark etmesinden çok dayım olduğuna inandırsın istedim. Uyuyordu. Düşmüş burnuna, kemikleşmiş yüzüne üzüldüm.

Yengem görücü usulü evlendirildiğini söylerdi. Ama arasam dayından güzelini bulamazdım, derdi. Dayımın şimdiki yüzü geçmişe dair hiçbir şey söylemiyor. Güzelliği anılarda, fotoğraflarda kalmış.

Tütün kokusu yitmemiş eli öptüm. Bunu yapmak için neden bu kadar bekledim, kendime kızdım.

Ne zaman beni görse saçlarımı okşardı. Bazen Gönül ablamın saçlarını da saçlarımda okşardı. Öyle güzel okşardı ki sanki annem saçlarımı tarardı.

Bir keresinde seni hem kardeşim hem de Gönül gibi seviyorum, demişti.

Biliyorum dayıcım, demiştim. Biliyorum.

Üzgün üzgün uzaklara bakmıştı.

Gönül ablam geldi. Parlak tepside tabaklara yerleştirilmiş üç bardak, bir kaşık, kapalı tabakta Erzurum kesme şekeri var.

“Ağladın mı?”

“Özlemişim.”

“Sitem sayarsan da öyle olsun. Bir daha arayı bu kadar açma. İşlerin yoğun, biliyoruz. Sen yine de kendine, seni sevenlere zaman ayırmayı unutma.”

“Gelmeyi çok istedim, araya hep bir sebep girdi.”

“Aman araya hayat girmesin.”

Gözlerime, arasına Mark iliştirdiği mektuplar geldi. Öyle güzel yazardı ki yengeme gizli gizli okuduğumda ben de ağlardım. Yengem o zamanlar dayıma kızar, inatçı, derdi. İnsan tek evladına da böyle gaddar olur mu? Mektubu bile kıyıda köşede okuyoruz.

Dayımın küslüğünü bazen de Gönül ablamın tek evlat olmasına bağlardı. Kasıklarının başka döl tutmamasına üzülürdü. Bir evlat daha doğurabilseymiş o zaman dayımın sevgisi de inadı da belki dağılırmış.

O, bunları söyledikçe aklıma bir dağ köyünde gittiğimiz düğün gelirdi.

Babamla el ele tutmuş, önden bize el feneriyle yol gösteren adamı takip ediyoruz. Yıldızlı göğe rağmen her yer karanlık. Ağaçlar doğru düzgün seçilmiyor. Patikanın sonunda bir taş eve varıyoruz. Bir gece konaklayacağımız odada bizim için hazırlanmış yataklara girdiğimizde penceremiz tıklatılıyor. Babam perdenin kenarından bakıyor. Uyuduğumu sanarak dışarı çıkıyor. Bir an kalkıp gizlice baktığımda bir kadınla mesafeli konuştuğunu görüyorum. Ertesi gün döndüğümüzde, dayıma, Gönül’ün selamı var, diyor. Dayımın gözleri gölgeleniyor.

O geceki kadının da görücü usulüyle evlendirildiğini duymuştum. Dayım askerdeymiş.

Karayazı’ya, sevdiği adama kaçan Gönül ablamı dayımın uzun zaman neden affetmediğini sanırım daha iyi anlıyorum.

Birden yengemin, babamın, hatta yüzünü anımsamadığım annemin de bir başka sevdiğinin olabileceğini içimden geçirdim. Neden ölümle karşılaştığım zamanlarda her şey aklıma üşüşür, kendime kızdım.

“Annem gelmeye yakındır. Ben de hemen geliyorum.”

Sigara içmeye, balkona geçti Gönül ablam. Ardından baktım.

Karayazı’ya düşenin yazgısı aydınlık mı olur, derdi yengem. Çok ağlardı. Neyse ki adam iyi çıktı. Yavrumu ezdirmedi, ta Almanyalara kadar götürdü.

Gönül ablamdan önce Erzurum’dan biz çıkmıştık. Babam dayımın kederden ince hastalığa yakalanmasından korkmuş, insan gurbette dünya derdine düşer, az da olsa oyalanır, deyip onu Ankara’ya taşınmaya zor ikna etmişti. Yola çıkacağımızın gecesi yengem Gönül ablama ben de anneme uzun uzun ağlamıştık.

Uzanıp dayımın boynunu kokladım. Ölüm değil, annem kokuyordu.

Zil çalınca Gönül ablam balkondan fırlayıverdi. Otomata dokundu. Kapıyı araladı.

“Kokmuyorum değil mi?”

Kokmadığını söyledim.

“İçtiğimi biliyor. İçmiyorum gibi davranıyoruz.” Gülümsedi. “Annem çıkana kadar çayı demleyeyim.”

“Asansöre hâlâ binmiyor değil mi?”

“Mümkün mü? Dizleri de ağrıyor. Dinlene dinlene çıkıyor.” Çayı demlemeye geçti. Çaydanlıklarla döndü. “Hadi, yengeni sen karşıla.”

Kapıya geçtim. Elektriklerin sık sık kesildiği o Ankara kışında asansörde mahsur kalışımızı hatırladım.

Ağır adımlarla yengem geldi. Geleceğimi bildiği hâlde şaşırdı. Sarıldık.

“Nihayet geldin Ayşe, nihayet. Gönül koyduydum sana. Seni görünce geçiverdi. Yüzünü özlemişim kuzum. Ne çok özlemişim.”

Gönül ablam, “Tam demlenmedi ama dolduruyorum. Hadi soğumasın,” dedi.

Kanepede, yengemle yan yana oturduk.

“Nasıl, bir şey dedi mi?”

“Yok anneciğim.”

Yengem dayımın gözlerini ararcasına eğildi.

“Hıdır Usta, nasılsın Hıdır Usta?”

Onu bazen de Hıdır Bey, Hıdır Efendi diye severdi. Aralarındaki yaş farkından değil, böyle sevmeyi severdi.

Beni ihmal etmiş gibi omzuma, yüzüme dokundu.

“Nasılsın kuzum?”

“İyiyim yengecim. Seni sormalı.”

“Seni gördüm, biraz iyi oldum.”

Dayımın yemek yemeyi, su içmeyi bile unuttuğunu anlatmaya başladı.

Başlangıçta yengemin siparişlerini unutmuş. Bazen de faturaları ödemeden gelirmiş.

Bunların hepsini telefonda da dinlerdim.

“Dağ gibi adam ufaldı, ufaldı, kum gibi kaldı.”

Biran ciddileşerek bugün PTT’de memurenin buyurun demesi üzerine, fatura ödeyeceğini unuttuğunu, aklına dayım gelince hatırladığını söyledi. Kendisinin de dayım gibi olmasından korkuyordu.

“Korksam da ne fayda, her şey Allah’tan.”

Gönül ablam, “Kaşığı sana getirdim,” dedi.

“Ben de şeker kullanmıyorum.”

“İyi ediyorsun.”

“Ben yine kıtlama içiyorum,” dedi yengem. Kerpetenle kırılmış bir şekeri aldı. “Şekerim de var, dayanamıyorum.”

“Bu son olsun anne. Getirmediğimde küsüyorsun ama son olsun.”

“İnşallah, inşallah.”

Çayları yudumladık.

Yengem dayımın altını bezlediklerini söylediğinde, Gönül ablam ona biraz kızdı.

“Bilsin istiyorum, yeğeni değil mi, bilsin.”

“Ayşecik kaçmıyor ya!”

“Sen kusuruma bakma kuzum.”

Dayım kımıldadı.

Sıcaktandır, dedim.

Başını kaldırmaya çabaladı. Gönül ablam doğrulması için yardım etti. Doğruldu. Gözleri kapalı.

“Bak baba, kim geldi?”

Bakmadı.

“Hıdır Usta, Hıdır Usta!” 

Bakmadı.

“Gözlerine hasret kaldık Hıdır Usta!”

Omuzlarını düşürdü.

Gönül ablam, “Kabanını istiyor,” dedi.

Yengem bana bakarak, “Geceleri bıraktı, gündüz sıcağında da giyiyor,” dedi. “Dayın kendini hâlâ Erzurum’da sanıyor.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR