Kaçış
23 Mart 2019 Öykü

Kaçış


Twitter'da Paylaş
0

Gün ağarmak üzere, pencerenin ardındaki sıra dağlar bir kartpostala basılacak cinsten güzel bir manzara oluşturuyor. Bu manzarayı izlerken rüzgârın kuvvetine direnmekte güçlük çeken camdan gelen uğultuyu sanki radyodan çalan bir müzikmiş gibi dinliyorum. Pencere kenarına kurulu sandalyemde düşüncelerimde gezinip dururken hep düşünü kurduğum bir anı yaşıyor olmama rağmen içimden bir türlü atamadığım huzursuzluk canımı sıkıyor.
Bir süre sonra kasaba camiinden yankılanan sabah ezanı daha bitmeden evin demir kapısı olağanca gürültüsüyle kapanıyor. Dedem camiden dönmeden önce anneannemin kahvaltı hazırlama alışkanlığını bildiğim için alt kata inip mutfağa gidiyor, çaydanlığın altını yakıyorum.
Su kaynadıktan sonra tam çayı demleyecekken anneannem odasından çıkıyor ve daha koridordan, ne zahmet ettiğimi, gidip içeride televizyon izleyebileceğimi, kendisinin şimdi güzel bir kahvaltı hazırlayacağını mırıldanıyor. Onun çay demlememi bile zahmet görmesi; şefkatini bu inancı doğrultusunda göstermeye çabalaması normalde hoşuma gitmeyecek olsa da şimdi nedense beni rahatsız etmiyor.
Anneannemin dediği ya da emrettiği üzere salona geçiyorum. Kanepeye oturup açmadığım televizyondaki yansımamı izlerken kahvaltıdan sonra dedem ve anneanneme Sevda ile ayrıldığımızı, çocukların velayetinin benim isteğim ile onda kaldığını,  buraya sadece birkaç günlüğüne değil temelli yerleşmeyi kafama koyarak geldiğimi söylemeye karar veriyorum.

Dedem kapıyı tıklattığında içten içe heyecanlanarak kapıyı açmaya yelteniyorum ama anneannem yaşından beklenmeyecek bir atiklikle neredeyse koşturarak kapıyı açıyor. Dedem içeri girip beni uyanık görünce, “Sen de bize alıştın, erkenden kalkıyorsun, biraz daha uyusaydın,” diyor. Gece gözüme bir damla uyku girmemiş olmasına rağmen,  “Uykumu aldım dede meraklanma,” diye yanıtlıyorum onu.
Birlikte salona geçtiğimizde dedem her fırsatını bulduğunda olduğu gibi daha sabahın köründe kasabanın güzellemesini yapmaya başlıyor, buranın havasının, suyunun şehirdekiyle mukayese bile edilemeyeceğini uzun uzun anlatıyor.

Kahvaltıda anneannem masadaki her şey için tek tek şundan da ye diye ısrar edip duruyor. Bu sırada dedem kendince bir şeyler anlatmayı sürdürüyor. Cami cemaati arasında yaşanan fikir ayrılıklarını anlatırken onu dinler gibi yapmakla yetiniyorum.  Çocukları buraya daha sık getirmemi, buranın onlara özlerini hatırlatacağını söylediğinde başımı hafifçe yukarı aşağı sallıyorum. Dedem bendeki bu sessizliğin, durgunluğun farkında değilmiş gibi görünse de anneannem o konuştuğu sırada bir anda bana dönüyor, “Oğlum iyi misin sen, anlatmadığın bir şey mi var,” diyor.  

Gerçeği açıklayabilmek için doğru zamanın geldiğini bilsem de sanki onlara anlatmazsam yaşananlar hiç yaşanmamış olacak gibi, “İyiyim,” diyorum ve üstüne pişkin pişkin dedemin anlattıklarından sıkıldığı için mi konuyu değiştirdiğini sorup zoraki bir şekilde gülümsüyorum. İkisi de karşımda ifadesiz bir şekilde dururken dedem anneanneme çıkışıyor, “Çocuğu rahat bırak, hiçbir şeyi yok,” diyor.

Dedem bunları söylerken aslında onun da bende bir tuhaflık olduğunu sezinlediğini ama yine de anneannem gibi beni sıkıştırmak istemediğini düşünüyorum. Çünkü dedem geldiğim günden bu yana ara ara çocuklar hakkında bir şeyler söylese de Sevda ile ilgili konuşmamaya özellikle dikkat ediyor.

Dedemle beraber kasabanın dışına, meyve bahçelerine doğru yürüyüş yapıyoruz. Bizi görüp hal hatır soranlarla karşılaşsak da dedem sohbeti kısa kesiyor, bana meraklı bir şekilde sorular soranlara, “İşimiz var başka zaman sor sorularını,” diyerek beni onlardan kurtarıyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Havada süzülerek göğsüme çarpan sararmış bir yaprağı yakalayıp avcumda incelemeye başlıyorum. Dedem bu sene sonbaharın erken geldiğini, mevsimlerin dengesinin bozulduğunu söylüyor. Artık tek seçeneği toprağa düşüp doğadaki döngüye hizmet etmek olan bu yaprak bana ölümü anımsatıyor. Her şeyin benim için kötüye gittiği böyle bir zamanda daha ne kadar hayat ağacına tutunup kalacağımı aklımdan geçiriyorum.  Sonbaharın ılık rüzgârına karşı mutlu mesut yürümek varken şimdi şu yolda bile huzursuz bir şekilde yürüyüp duruyorum.

Yaprağı avucumda top edip yazgısı olan toprağa fırlattığımda dedem yürümeyi bırakıp bana doğru dönüyor. Olsa olsa yarım dakika süren bir sessizlik bana oldukça uzun geliyor. Sonunda daha önce onda hiç rastlamadığım bilgece bir edayla, “Oğlum içine ne kadar çok atarsan içinden o kadar çok şey taşar, hadi anlat da ferahla, “ diyor. 
Gardımı daha fazla havada tutmamın bir işe yaramayacağını, artık gerçeklerle yüzleşmem gerektiğini anlıyorum.  Kaç gündür küçük bir çocuk gibi onların şefkatli kollarına sığınmış olduğumun, ancak sorumluluktan kaçışıma daha fazla devam edemeyeceğimin ayırdına varıyorum. Buna rağmen yine de kelimeleri toparlayıp dedeme beklediği cevabı veremiyorum.

Dedem sessiz kalışıma dayanamıyor; anneannemin buraya geldiğim ilk gün Sevda’yı aradığını, aslında ikisinin de her şeyi bildiğini, boşanmış olsam bile çocukları öylece babasız bırakmış olmamı kabullenemediklerini söylüyor.
Bunca zamandır gerçeği ağzımdan duymak için sabrettiklerini öğrenmek beni her ne kadar kötü hissettirse de şimdi herkesin bildiği gerçeğin gün yüzüne çıkması üzerimdeki yükü hafifletiyor.

Dedeme çocuklarla bir araya gelip sonra her defasında ayrılmaya katlanamayacağımı anlatmaya çabalıyorum. Onların hayatından çıkmamın en doğrusu olduğuna karar verdiğimi söylüyorum. Fakat kelimeler ağzımdan çıkarken dahi bir yandan onları içimde bir yerlerde sindiremediğimi duyumsuyorum.
Dedem Sevda’nın, çocukların haftada iki gün bende kalmasına razı olduğunu ama benim bunu istemediğimi anneanneme anlattığını söylüyor. Bir an için çocuklar gözümün önüne geliyor. Mutsuzluğumun büyük bir bölümünün onları görmeyi kendime yasaklamış olmamdan kaynaklandığını aklımdan geçiriyorum.

Dedem eğer istersem Sevda’yla konuşup iki günlük de olsa çocukları buraya getirmeyi teklif edebileceğimizi söylediğinde nabzım adeta fırlıyor, soluk alıp verişim sıklaşıyor. Günlerdir ilk defa içimde güzel duygular uyanıyor.   Dedemle göz göze gelip hiçbir söz söylemeden anlaşıyoruz. Geldiğimiz yolu bu sefer daha hızlı bir şekilde, neredeyse koşturarak yürüyoruz.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR