Karlı Dağlar Gibi
5 Şubat 2020 Öykü

Karlı Dağlar Gibi


Twitter'da Paylaş
0

Ali’nin sesiyle uyandım. Babasının türküsünü söylüyor. Sesi de gün günden ona benziyor. Yataktan kalkıp pencereye yanaştım. Ethem Bey’in çırağı sağ olsun yine yalnız bırakmamış. Bir yandan Ali’yi taşıyor, bir yandan susturmaya çalışıyor. Birileri uyanmasın, şikâyetçi olmasın diye yeleğimi giydiğim gibi basamaklardan sessizce koşturdum.

     Çırağın başı Ali’nin omzuna değiyor, Ali’den beş yaş büyük. Mahcubiyetle yanlarına vardım. Ali’nin elinden tuttu, kolunu omzuma attı. Ali bir an duraladı, bana baktı, “Anacım,” dedi. Bana mı dedi? Rahmetlinin sesi kulağımı alazladı: ilahi kadın, başka anası mı var? Ali’nin saçıma, yüzüme değen elini öptüm. Ağlamamak için kendimi tuttum.

     Çırak gitti. Apartman kapısını kapadım. Türküye başlayacak oldu. “Herkes uyuyor Ali, kimseye rahatsızlık vermeyelim,” dedim. Ters çıkacak diye bekledim. “Tamam anacım,” dedi, “tamam, sen nasıl istersen.”

     Gözümden yaşlar süzüldü. Ali’nin eli yaşıma değdi.

     “Anacım ağlıyor musun?”

     “Yo, ağlamıyorum.”

     Eskisi gibi konuşmasını özlemişim, hiç büyümemiş. Babası öleli doğru düzgün konuşmaz. Bazen ne dediğini anlamam, bazen anlamak istemem. Ama bilmezdim bana ana demelerine hasret kalacağımı. Hayat, belli olmaz elbet. İnsan her şeye hasret kalır. Kalır da yine de ana demelerine hasret kalacağım geçmezdi usumdan. Öyle elim, kolum, omurgam yapmışım yavrumu. Demek günü gelir, uzvu da yad olur insana. İnsan paramparça kalır.

     Daha ilk basamakta adım atamaz oldu. Sırtını duvara verdi, kayarak çöktü. “İyi misin?” dedim, bir şey demedi. Başı sağ omzuna düşmüş, tırabzanın parlayan pirincine bakıyor. Kim bilir neler hatırlıyor? Aniden türküye başlamasından, üç numaranın çıkıp söylenmesinden, yedi numaranın ona destek olmasından korktum.

     Yönetici bir akşam kapıya kadar gelmiş, acınızı anlıyoruz ama apartman sakinleri gürültüden artık rahatsız oluyor demişti. Ali bunu bilmese de seziyor. Her birine öfkeyle bilenir, zor zapt ederim.

     Bir keresinde çakı çıkarmıştı. Sedef kakma, gümüşten. Babasınındı. Rahmetli günlerce aramıştı. Ali’de görünce şaşırmıştım. Bunu nerden buldun diyememiştim. Bırak demişti, bırak! Üç numaraya saplamak istemişti. Onun üstten, bağıra bağıra konuşmalarına ifrit olmuş. Görmesinler diye, şikâyetçi olurlar da mapus yatar diye çakıyı kavradım. Israrla saplamak istedi. Avucumun içi yarıldı. Aylarca elim sarılı gezdim. Nice sonra doktora gittim. Sinirler kopmuş. İyi ki damarım kopmamış. Güç kaybı, uyuşukluk ömürlükmüş.

     Böyle olmayacak, Ali’yi alıp buralardan gitmeli diye düşündüğüm olur. Nereye? Belki memlekete. Burası babamın alın teri, nasıl boş bırakır, kiraya veririz? Teyzeleri, dayıları aradı, inadı inat. Çok üstelediğimiz zaman, yine içtiği bir gece, onları sen mi aratıyorsun kızım demişti de dilim tutulmuştu. Asabım bozuluyor, asabım! Çok istiyorsan sen siktir git! Hem onlar benim hiçbir şeyim değil! Dargın, bakakalmıştım. O konuşmuyor, yo, o konuşmuyor, gönül koymamıştım, koymam da. Ona bu sözleri ettiren acısı. Elbet, elbet acısı. Bilirim, acı dedikleri ya sessiz bırakır ya onulmaz laflar ettirir. Ortası yok acının, acı acıysa eğer.

     Yanına oturdum. Gözlerine baktım. Yüzüne dokunmak istedim. Ya yaralı bir it gibidir ya yavru bir karaca. Çoğu zaman susar, ketum ketum susar, biraz ısrar edince tepemi attırıyorsun kızım, sus biraz der, mecbur susarım. Yeter ki üzülmesin, zaten kahroldu, artık üzülmesin.

     Daha kırkı çıkmamıştı. Rahmetli, kesekâğıdında getirmişti. Ekmek sanmıştım. Ağlamıştı. Ekmek de ağlar mı? Bakma böyle demişti rahmetli. Her şeyi anlatacakmış.

     Gözlerini yumdu, uykuya geçti geçecek. Gidip bir iki kişiden yardım isteyesim geldi, Ali kızar. Önceden selamlaştığı herkese yaban oldu. Sağ olsun konu komşu yine de anlayışla karşıladı. Zamanla geçer dediler. Görmezlikten geldiler. Üç yıl oldu, geçmedi. Celp kâğıdı bile geldi. Bu halde mi asker olacak?

     “Hadi kalk yatağa gidelim.”

     “Bana mı dedin ana?”

     Günlerce kabul etmedim. Rahmetlinin koynuna girmedim. İşten izin almış, bakmıştı. Körpe hastalanınca doktora götürememişti. Götüremezdi, söz olur. Ateşlerde yanıyor zavallı. Ölecek, ölecek! El atmamıştım. Bir gece kaza olmuştu. Yaralılar varmış. Tek şoför yetmezmiş. Rahmetli de gitmişti. Ağlıyor. Ağlıyor. Kafayı yiyeceğim. Ağlasın! Ağlaya ağlaya çatlasın! Kerhane çocuğu değil mi? Orospudan peydahlanan çocuğa ben mi bakacağım? Ağlıyor. Kapıyı açtım. Minderde. Değil ekmek, bir buğday tanesi kadar bile yok. Bir serçenin gagasına bakardı. Savunmasız. Ellerini kundağından çıkarmış. Uzaktan uzağa baktım. Dayanamadım. Dokundum. Kor kor sıcak.

     İçim ılıdı. Çırılçıplak soydum. Soğuk suda ıslattığım bezleri kasıklarına, koltukaltlarına koydum. Uyumadım. Sabah rahmetli döndüğünde odaya geçtim. Çok sağ ol, çok sağ ol, beni bağışla.

     “Sana dedim Ali. Kalkalım mı?”

     “Kalkalım anacım.”

     Uykudan uyanmış, kahvaltı sofrasında babasıyla akşam dinledikleri maçı konuşur gibi konuşuyor. Gözlerimden birden eski evin yer sofrası, onların atışmalı sohbetleri geçiyor. Nedense güzdeymiş gibi hatırlıyorum. Mevsimin son yağmuru yağıyor. Tepeler beyazlamış. Kış sardı saracak bozkırı.

     Doğruldu. Yavaş yavaş kaldırmaya çalıştım. Diretmedi. Basamaktan, duvardan güç aldı. Yükünü omzuma verdi yine.

     Rahmetlinin gücü anca buranın birinci katına yetmişti. Bir ara borca harca girip asansörü olandan bir daire alacaktı da Ali okuyacak, ona birikim yapacak diye geri durmuştu. Ama olmadı. Bunu görmek de nasip olmadı.

     “Anacım.”

     “Anan kurban olsun.”

     “Ben anama ölürüm.”

     “O nasıl söz, sen gençsin.”

     “Değilim anacım, ben genç değilim.”

     “Öyle deme Ali.”

     “Demem anacım, demem de ben kötü bir oğulum değil mi?”

     “Bu da nerden çıktı? Sen benim iki gözümsün.”

     “Sana kötülüklerim oluyor. İstersen sen de beni bırak git.”

     “Seni ben nasıl bırakırım?”

     “Bırakan bırakmış anacım. Bırakan bıraktı.”

     Futbol oynuyormuş arkadaşlarıyla. Ambulansın kavşaktan savrulduğunu duymuş. Koşa koşa oraya varmış. Ölüler hastaneye kaldırılmış. Babam nerede, babam nerede? Hiç ağlamamış.

     Hastanede görmüştüm. Bana bakmış, yine babasını sormuştu. Ağlamış, sarılmıştım. O, taş olup içine attı hep.

     Anahtarı kilide rast getiremedim. Ali yalpaladı, daha da panikledim. Panikleyince ellerim titrer. Kızarsa Ali, kızarsa. Neyse, tamam tamam, buldum.

     “Hadi gel.”

     “Sağ ol ana.”

     Kapıyı kapamıştım ki bu kez hole çöktü. Başını geriye verdi. Gözlerini yumdu. Uyuyor sandım.

     “Uyumadım anacım.”

     “Yatağına gidelim mi?”

     “Bana kahve pişirsen. Hep Ethem Bey’e mi pişireceksin?”

     Yüreğimden bir titreme saç diplerime vurdu.

     “Hadi sen odana geç, ben de köpüklü kahve pişireyim.”

     “Şekersiz olsun.”

     “Şekersiz mi?”

     “Acı anacım, acı.”

     Elini tuttum. Kaldırdım. Yavaş yavaş geçtik odasına.

     “Üstünü çıkarayım mı?”

     İzin vermedi. Çıktım. Kapının kenarında bir süre bekledim. Soyundu.

     Ocağa kahve koymuştum ki türküye başladı. Ateşi kıstım. Ali’nin yanına gittim. Sustu. Karyolanın kenarında oturmuş, üstü çıplak. Pantolonunu baldırlarına kadar indirebilmiş. Eğildim, paçalarından çektim.

     “İstersen ayaklarını yıkayayım. Şöyle ılık, tuzlu suda ovayım.”

     “Sağ ol ana.”

     Sırtüstü uzandı. Karyolanın yayları esnedi. Gemiler gibi sallandı. Gazete kâğıdından yapardı.

     Yüzünü ekşitti.

     “Kusmayacağım ana. Geçti. Hem zaten neler geçmiyor? Herkes böyle diyor. Herkes geçer diyor.”

     Herkese inanma Ali. Herkes her şeyi dediğinden zaten herkes değil mi?

     “Geçiyor mu ana? Benim aklım ermiyor mu?”

     Buğday yanığı tenine baktım. Babasına benziyor. Benzemeyen yanları da var. Onu doğuran kadına mı benzer? Anasına benziyor diyemem. Neden diyemem? Bir kadın kadından anlamazsa kadın olur mu? Vicdansızlık.

     “Ana bak, ne var elimde?”

     Rahmetlinin kehribar tespihi. Ona da babasından yadigâr. Yine nerden çıkardı?

     “Eline de ne yakışmış.”

     “Yakışmış mı sahi?”

     “Çok, hem de çok.”

     “Ana, ellerim babamın ellerine benziyor mu hâlâ?”

     “Aynısı.”

     “Gözlerim babama da sana da benzemiyor.”

     Ben de bilirim. Bakamadığım olur onlara. Bana neler hatırlatır.

     “Ana, bizim ışıkların parasını kim ödedi? Bozacak altının da kalmamıştı. Kim açtırdı bizim ışıkları, kim?”

     Sersemledim. Neyse ki kahve taştı. Koştum, ocağı söndürdüm. Geriye yarım fincan ya kalmış ya kalmamıştı.

     “Ana gelsene.”

     “Buyur Ali.”

     “Kahvem nerede?”

     “Birazdan olur.”

     “Birazdan olur mu?”

     “Taşmış da.”

     Tespihi iki eliyle germeye başladı.

     “Taşmış mı?”

     “Taşmış.”

     Küçük, kapkara gözleri tespihe kenetli.

     “Kopacak, hatıradır.”

     Germeye devam etti.

     “Ana, neden beni sen doğurmadın?”

     “Doğurdum say.”

     “Olur mu öyle?”

     “Olmaz mı?”

     “Neden anam değilsin?”

     “Anan olmak için doğurmak mı lazım?”

     “Lazım değil mi?”

     “Bilmem ki.”

     “Bir kahve yapamadın. Meyhaneci Ethem’e de mi taşırırsın? Neden susarsın?”

     “Ali ağlıyor musun?”

     Tespihin ipi koptu. Kehribarlar göğsüne, karyolaya, ortalığa saçıldı.

     “Ali.”

     “Ne var Ali Ali Ali! Git kızım, hadi git başımdan!”

     Gittim. Yatağa kıvrıldım. Gün doğana kadar Ali’yi dinledim. Rahmetli de bu türküyü severdi. Yanık türkü. Ettiğim lafa da bak, türkünün yanık olmayanı mı olur, o zaman türkü mü olur?

     Ürkek adımlarla bir ara onu yokladım. Uyumuş. Tutup bağrıma basasım, ayaklarımda sallayasım, ninniler söyleyesim geldi, yapamadım. Büyümüş, karlı dağlar gibi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR