Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Aralık 2022

Öykü

Kemal Özelçi

Cihan Çakan

Paylaş

2

0


Bodrum Kat

Ben her gün sabah ezanından evvel kalkar, abdest alırım. Namaz kılar kılmaz birkaç lokma yer, bütün katları tek tek dolaşırım. Toplam beş kat var. Bizimki dipte. Eğer onu sayarsak altı eder. Her katta yalnızca bir daire. Yaklaşık on yıldır, iki bin sekizin kış ayından beri ömrüm, Kanarya Apartmanı’nın bu daireleri arasında bir de şu bahçede geçer, hanımım ve çoluğum çocuğumla. Anamla babam rahmetli olmadan evvel bazen gelirlerdi. Arada kardeşlerim de uğrardı ama nicedir uğramaz oldular. Miras davasından ayrı düştük. Bakmayın miras dediğime, köyde on kardeşin bölüşemediği on dönüm taşlık bir araziyle eski bir taş ev. Bazen de bizim hanımın ailesi gelir. Yılda bir, bilemedin iki. Yani on yıldır biz bizeyiz. Kanaryalılarla iç içeyiz. İki numara hariç. Onların dışında kimse bizden sonra gelmedi. Kiracı ya da tayinle gidecek birileri olsa belki değişen kişi sayısı çok olurdu ama Kanarya’da on yıldır iki numara haricinde değişen bir şey yok desem yalan olmaz. Onlar geleli beş yıl olmuştur. İlk başlarda orada muhasebeci bir çift yaşıyordu, geldiğimizin ilk aylarıydı gittiler. Uzun zaman boş kaldı. Sahibi Almanya’da yaşıyor, sonunda şimdiki oturanlara kiraya vermiş. Bizden ve onlardan başka kimsenin ufak çocuğu yok. Benim hanım, belki Doktor Kemal Bey evlenir, çocuğu olur, ben bakarım, derdi ama ben bir güne bir gün Doktor Kemal Bey’in evleneceğine inanmadım. Otuzundan kırkına kadar gecenin bir vakti hangi kadınla gelmişse bir daha aynısıyla gelmezdi. Gelenler hangi ara giderdi anlamazdım. Sanırım erkek arkadaşı da pek yoktu. Sadece bir iki kez, yıllar evvel, hastaneden bir arkadaşı olmalı, onunla gelmişti. Beni beş numaraya o zaman çağırmıştı. Köşedeki büfeden yetmişlik rakı, biraz da çerez aldırmıştı. Bu kadar. Çöpünü bile kendi atardı. Aidat vakti gelince gününü sektirmez, geçerken bir zarfın içinde bu masaya bırakırdı. On yıldır aynı masa. Merhaba der, zarfı bırakır, kolay gelsin der, giderdi. İçine kapanıktı ama aslında konuşkan biri gibi de duruyordu. Hani somurtkan değildi. Soğuk biri hiç değildi. Dara düşsem ondan her zaman yardım isteyebileceğimi biliyordum. Bizimki gebe kaldıkça ayaküstü lafa tutardım. Üç kez evlendim, ikisi gebeyken rahmetli oldu, artık korkuyorum, aklıma takılan bir şey olunca hemen Doktor Kemal Bey’e sorardım. Kaygımın sebebini bilir, beni anlayışla karşılardı. Devlet hastanesinde çalışırdı ama özel hastaneden de doktor ayarlardı. Onca kan, idrar tahlili, ultrason… Vallahi beş kuruş ödemezdik. Ben ve çocuklar da hasta oldukça ona giderdik. Acil bir şey yoksa gitmemize gerek kalmaz, derdimizi burada anlatırdık. Akşam döndüğünde masaya ilaç poşetini bırakırdı. Ne bileyim böyle helal süt emmiş biriydi. Kanarya’da hastanede çalışan başkaları olsa da kimse onun yerini tutmazdı, hiç kimse. O sabah da kendisinden bir maruzatımız olacaktı ama… Bahçeye bir şeyin sertçe düştüğünü duydum, içi kum dolu bir torba gibi. Allah kimsenin başına vermesin. Gözlerinden bile kan akıyordu. Yanına varıp varamayacağımı bilemedim. İsmini seslendim. Ses yoktu. Yalnızca bir ayağı kımıldıyordu. Ambulans çağırana kadar o da durdu. Yukarıda biri var mıydı, arkadan girip kaçmış mıydı bilmiyorum. Apartmana giren çıkan kimse olmadı. Kapı sesi ya da merdivenlerden ayak sesi de duymadım. Bu masanın başında bekliyordum. Vaktiyle Doktor Kemal Bey’e, camlara demir parmaklık taktıralım, demiştim. Burada herkes birbirini tanır, kimseden zarar gelmezmiş. İstanbul sadece Küçüksu’dan ibaret değil ki. Vallahi İstanbul diyar içinde diyar. Şuradan şuraya gitsen kırk memleket değiştirmiş gibi kırk farklı milletten insanla karşılaşırsın.

1. Kat

Ben Küçüksuluyum. Çocukluğum Beykoz yolu üstünde, bir konakta geçti. Babam mühim bir avukattı. Dostu kadar düşmanı da çoktu. Konağı kundaklayanlar onlardan biri olmalıydı. Zamanla civardaki öbür konaklar da kundaklanınca bunun bir imar plânı olduğu söylendi. Yani konaklar tarihi eser sayılacağından ve koruma altına alınacağından yangınlar zuhur etmeliymiş. Bazen de tesisattan kaynaklandığı söylenirdi. Çocukların yaktığını söyleyenler de bir hayliydi. Bizimki kundaklandığında Beşiktaş’ta bir aile dostumuzun düğünündeydik. Geldiğimizde alevler söndürülmüşse de artık kullanılamaz haldeydi. Yerine çok katlı bir apartman dikildi. Geçici bir süre Kuzguncuk’ta kaldık. Döndük, öğretmen okulunda tahsile başladım. Mezun olunca farklı yerlerde vazifede bulundum. Beyefendiyle evlendiğimizde İstanbul’a yeni tayin olmuştum. Kanarya Apartmanı’na yerleştik. O gün bugündür buranın sakiniyim. 1999 Gölcük Depremi’nden önce buranın kapıcı katı yoktu. O uzun ağustos gecesinde hasar alınca yıkım kararı çıktı. Yenisine kapıcı katı eklendi. İlk kapıcımız Yasin Efendi’ydi. Yalnızdı. Bir sabah katları dolaşıp çöpleri atmayınca bir şey olduğunu anlamıştık, meğer yatağında kalp krizi geçirmiş. Sonra Bekir Efendi tutuldu. Erzincan’dan yeni göçmüşlerdi. Ailesiyle birlikte Kanarya’nın sakinlerinden oldular. Depremde biz en üst kattaydık. Yıkım kararı çıkıp iki yılda yenisi inşa edilince, beyefendiye, birinci katla katları takas mı etsek, demiştim. Depremden sonra üst katlarda bulunmaktan korkar oldum, ayrıca yine asansör payı bırakmamışlardı, çıkıp inmek giderek zorlaştı. Doktor Kemal Efendi’nin babasından rica etti. Fikri Efendi kırmadı bizi. Doktor Kemal Efendi’nin üniversitede okuduğu yıllardı. Bakmayın Doktor Kemal Efendi dediğime, aslında o bizim apartmanın Kemaliydi. Sabah akşam bahçede top sektirir, Boğaz boyunca koşar, Sakine Hanımefendi’yle vapura binip Beşiktaş’a geçmiş, Taksim’e çıkmışlarsa bunları bize günlerce anlatırdı. Onun derslerine girmeyi çok isterdim ama ben meslek lisesinde öğretmendim. Annesinin ölümünden sonra, o zamanlar henüz ilköğretimdeydi, karnesinde birkaç kırığı gelmişti. Artık eskisi gibi oynamaz, babasıyla vapur turu yapmışlarsa onlardan söz etmez olmuştu. Ya balkonda oturur, tırabzana başını yaslayıp Boğaz’a bakar ya da Küçüksu Deresi boyunca yürür, kasra gidip denizde taş sektirirdi. Bir keresinde iskeleden denize düşmüş. Kurtaranlar düşmediğini, kendini sulara bıraktığını söylemişlerdi. Bir kulaç bile atmamış. Fikri Efendi, Sakine Hanımefendi’nin ardından bir de Doktor Kemal Efendi’nin derdine sürüklenmiş, yıllarca terapi için onu doktora götürmüştü. Büyüdükçe yavaş yavaş açılır oldu. Yine de düz lisede iki kez yıl tekrarı etti. Fikri Efendi onun alt sınıftan bir kız arkadaşının olduğunu söylemişti. Onunla aynı sınıfa denk gelmek için yıl tekrarı ediyormuş. Bir gün Boğaz kıyısında onları ben de gördüm. Bir gün de kız arkadaşına pazarda rast geldiğimizde ondan yardım isteyip adını sordum. Benim adım Sakine, dedi. Beyefendiyle o an birbirimize üzgün üzgün bakmış, konuşmadan eve dönmüştük. Doktor Kemal Efendi üniversiteye başkente gidince artık onu nadiren görür olduk. O kızla görüşmeyi kesmişler. Fikri Efendi öyle demişti. Doktor çıkacağına sevinirdik. Zaten akıllı çocuktu. Ama son sınıfa geçtiğinde, buraya taşındığımızın ertesi yılıydı, bu kez Fikri Efendi’yi kaybetti. Ben de iki ay sonra maalesef beyefendiyi toprağa verdim. Doktor Kemal Efendi aile mirasına sahip çıkıp en üst kata yerleşti. Hastane işlerimi sağ olsun benim söylememe fırsat vermeden o görüyordu. Bazen bazı kadınlarla geldiğini gördükçe mutlu olur, evleneceğini düşünürdüm. Lakin aynı kişiyi bir daha görmek mümkün değildi. Çok mu yalnızdı, her şeyi içine mi attı, bilinmez. Sanırım denize bırakır gibi kendini boşluğa bıraktı. Kapıcı Bekir Efendi’nin onun adını seslenişini hiç unutmam. Ben yere düştüğü zamanki sesi duymadım. İçi kum dolu bir torba gibi, der Kapıcı Bekir Efendi ama ben yalnızca onun sesini duydum. Önce bana sesleniyor sandım. Bazen incirin, cevizin, ayvanın, narın kurumuş dallarını budaması gerekir, bana danışır, yine öyle sandım. Perdeyi kenara çektim, başımı uzattım. Yan tarafı göremiyordum. Kapıcı Bekir Efendi bu tarafa, pencerenin önüne geldi. Beti benzi atmış halde ambulans çağırmıştı. Aklımı o yaz Doktor Kemal Efendi’nin denizden çıkarılıp getirildiği an yokladı. Bir örtüye sarmışlardı. Saçları öne dökülmüş, bir ayağı kendi kendine kımıldıyordu. 

2. Kat

Kendisini çok tanımam. Hatta hiç tanımam desem yalan olmaz. Zaten Kanarya’nın en yenileri bizmişiz. Öyle diyorlar. Buradan önce Kandilli’deydik. O zamanlar maliyede henüz sıradan bir memurdum. Bütçemiz orada yaşamaya yetmeyince karım, Küçüksu daha iyi olabilir, demiş, ağzımı aramıştı. Ben sıcak bakınca gelip burayı bulmuş. Kapıcıyla görüşmüş, o da Agâh Bey’in Almanya’da yaşadığını söylemiş. Ondan Agâh Bey’in numarasını alıp aramış. Tamam, demiş Agâh Bey. Akşam işten döndüğümde bana bahsetmişti. Tamam, demiştim ben de. Ona uyuyorsa bana da uyardı. Ben sabah iş, akşam ev. Müfettişliğe terfi olunca bu kez yollarda... O şehir senin bu şehir benim derken bir yeri mesken etmesi zor. Genellikle İstanbul - Ankara, bazen de Ankara - Mersin arası mekik dokurum. Tek derdim aileme rahat bir hayat sağlamak. Kandilli’ye para yettiremeyince çok üzülmüştüm. Böyle olmayacak, dedim kendi kendime. Terfiyi kabul et, biraz kazanınca eski konumuna tekrar geri dönersin. İleride çocuk olursa para daha da lazım olacak ki öyle oldu. Şükür şimdi bir oğlum var. Çok istedik. Üç yıl boyunca olmadı. Doktora göründük. Bir sorun yok, dediler, denemeye devam. Her gece her gece denedik. Kanarya’ya taşınalı birkaç ay olmuştu, iki bin on üçün sonbaharı, karım hamile kaldı. Testi ilkin kendisi yapmış. Doktora gidelim, dedim. Kemal Bey’den bahsetti. Apartmandaki herkese yardımcı oluyormuş. Bize de doğru bir doğum uzmanı önerirmiş. Kapısını çaldık, içeri girmeden konuşmak istedik. İçeri davet etti. Beş numarayı ilk kez o gün gördüm, daha da görmedim. Kanarya’da her katın planı meğer aynıymış. İçeri giren biri olsa yangın merdivenini kullanmaz, öyle olsa gireni çıkanı muhakkak biri görürdü. Arka pencerelere gelince, evet Küçüksu tepelik, en üst kat yol hizasında kalıyor, giren her kimse muhtemelen oradan girmiştir ama içeriye zorla girildiğine dair tutanak tutulmamış. Bence intihar gibi duruyor. Nasıl düştüğünü görmedim. Bir gün öncesinde Ankara’dan dönmüştüm, olayın olduğu gün ise karımla oğlumu erkenden havaalanına götürmüş, Kuşadası’na yolcu etmiştim. Eve döner dönmez yorgunluktan sızmışım. Ambulansın sesiyle uyandım. Pencereden baktım. Bahçede polisler, kapıcı ve Kanaryalılar. Mahalleliler de birikmeye başlamış. Ne diyeyim Allah taksiratını affetsin. Bir keresinde bir hatunla yukarı çıktığını gördüm ama kendisinin hatunlarla ilişkisinin olduğunu pek sanmam. Neden mi? Ben İstanbul’da olduğum zamanlarda Kadıköy’de, Taksim’de denetimlere giderim, kaçak mekân var mı yok mu, ruhsat kontrolü için. Kemal Bey’i bir akşam bir gece kulübünün kapısında gördüm. Ne var bunda, diyeceksiniz ama orası yalnızca erkeklerin gittiği bir gece kulübü. Bir kez de Cihangir’de bir hamamda gördüm. Orada böyle karı kılıklı erkekler vardı. Biri benim oraya gittiğimi sanmış, gel bize katıl, demişti. Anlamamıştım. Mesai arkadaşım durumu açıklamıştı. Meğer yıkanmaya değil, düzüşmeye gidiyorlarmış. Sonra birkaç kez daha gördüm Kemal Bey’i. Beni ilgilendirmez nerelere girip çıktığı ama Kanaryalılar bence onun hakkında pek bir şey bilmiyor. Zaten kimse göründüğü gibi değil. İstanbul’da hiç değil. Tamam, Küçüksu sakin bir semt ama İstanbul’un tamamı öyle mi? Burada insanın cinnet geçirmesi için arabaya binip trafiğe çıkması yeterli. Cinnet ruhu yer bitirir. Adamı Boğaz’a da attırır, pencereden aşağıya da. Hem Kemal Bey’in intihara meyilli olduğu çocukluğundan belliymiş. Yoksa insan göz göre göre kendini Boğaz’a bırakır mı? Bunları nereden mi biliyorum? Ne önemi var? Bu saatten sonra hiçbir şey onu geri getirmez.

3. Kat

Fikri arkadaşımdı. Birlikte iş yapmışlığımız var. Sakine Hanım da eşimin arkadaşıydı. Sakine Hanım kaç yaşında ölmüştü hayatım?

            Otuz beş, benden altı yaş büyüktü.

            Yani 87’de, değil mi?

            Nisan 21, 1987.

            Doğru hatırlıyorum. Fikri akranım olurdu. Eşi ölünce onu hayata bağlayan tek kişi Kemal’di. Büyüdü, bizim Doktor Kemalimiz oldu. Efendime söyleyeyim, o olmasaydı Fikri bir gün bile yaşayamazdı. İmkânı yok yaşayamazdı. Teselliyi bazen de içkide arardı.

            İkisi Çengelköy’e içmeye giderdi. O akşamlarda Kemal benim yanıma çıkardı. Çıkmak istemediğinde ben onun yanına inerdim. Çok kitap okurdu. Ben onun doktor değil, edebiyatçı, hani şair falan olacağını düşünürdüm. Defterleri vardı. Daha o yaşlarda şiirler yazardı.

            Fikri eşinin ölümünden sonra onu bir süreliğine Yeldeğirmeni’ne götürdü. Uzaklaşmak kendisine de Kemal’e de iyi gelir diye düşünmüştü. O süreçte de Fikri’yle buluşur, içerdik. Utanmasam Kanarya’nın tepesine çıkar, atlarım, demişti bir gün. Ona kızardım. O da farkındaydı, Kemal için yaşaması gerekliydi. Ama eşini çok seviyordu, onun yokluğundan kahroluyordu.

            Sakine de onu çok severdi. Kanser olduğunu öğrendiklerinde ikisi birbirine sarılmış, doktorun karşısında çocuk gibi ağlamışlar. Fikri Bey, daha çok yaşayacaksın, senin yerine ben ölürüm, demiş. Meğer Sakine yıllardır kansermiş. Keşke doktora erken gitselermiş, hastalığın yayılması belki önlenirdi. Bence Kemal aslında şair olacaktı ama annesini kafaya çok taktı. Birilerinin hayatını kurtarmak için doktor oldu. Bu kararı lise son sınıfa geçtiğinde almıştı.

            Onun son sınıfa geçtiği yıl bizim de kerata doğmuştu. Bizimkini çok severdi. Zaten çocukları çok severdi.

            Bazen gündüz vakti bize çıkar, o zamanlar birinci katta otururlardı, bizimkiyle oynar, kenara çekilir, kitap okumaya, yazmaya devam ederdi. En çok havuçlu keki severdi. Annesi öldükten sonra yemeyi bırakmıştı. Ta ki üniversiteye gidene kadar, benim doğum günümdü, hatırlıyor musun Aybars?

            Hatırlıyorum hayatım.

            Bana bu bilekliği hediye almış, bize inmişti. Havuçlu kek var, yer misin, demiştim dalgınlığıma gelip. Olur anlamında başını sallamıştı. Eskiden şiir yazdığını hatırlattım. Artık yazmıyormuş. Şiir kendisine iyi gelmiyormuş.

            Fikri’nin tek isteği onun mürüvvetini görmekti. Kalbi daha dayanamadı, Doktor Kemalimizin mürüvvetini göremedi.

            Biz de göremedik. Bari doktor olduğunu görebilseydi. Kanarya’da yaşamak şimdi ne zor. O kadar emeğimiz, alışkanlığımız olmasa buradan gitmek en hayırlısı.

            Karşıda müteahhitlik işine girdim, Yeşilköy civarında. Eşime oraya taşınalım derim, olmaz der. Oysa bir süreliğine de olsa ona iyi gelecek, sonra döneriz.

            Kolay mı ki?

            Bir süreliğine hayatım. Bizim kerata oraya gelir. En son telefonda konuştuğumuzda yine Kemal Abisi hakkında konuştu.

            Geldiği mi var konuşuyor?

            İyi ki o gün de burada değildi. Kahvaltıdan kalkmıştık. Televizyon izliyordum. Eşim, sesi duyup duymadığımı sordu.

            Sesler geldiğinde mutfaktaydım. Televizyondan geliyor sandım. Salona geçtim, haberler açıktı. Bir an Bekir Bey’in sesini ayırt ettim, pencereye koştum. Mukaddes Hanım başını uzatmış, onunla konuşuyordu. Bekir Bey telefonunun tuşlarına basıyordu. Anlamak için aşağı indik. Bekir Bey’in iki küçük çocuğu da çıktı. Eşi yeni doğum yapmıştı, evde yatıyordu.

            Bekir, Kemal’in düştüğünü söyleyince aklıma Fikri geldi. Utanmasam Kanarya’nın tepesine çıkar, atlarım demişti, dedim ya, sanki ruhu gelip Kemal’in bedenine girmişti. İrsi mi bu his bilemedim. Böyle deyince eşim bana kızar.

            Kızarım çünkü Kemal intihar edecek biri değildi. Kesinlikle değildi.

            Çocukken hayatım…

            İntihar mı etmek istemişti, aslını öğrenemedik ki.

            Ama?

            Aması yok. Ya bir düşmanı vardı ya da hırsızın tekiydi. Kemal’i aşağı itti.

            Öyle olsa dövüşürdü değil mi?

            Kemal dövüşecek biri de değildi.

            İnsan göz göre göre ölümüne izin verir mi?

            Kemal birine zarar vermekten kaçınırdı. Kendine de…

            Salonda kırık Çin vazosu varmış, o neyin nesi bilmem. 

            Belki de gelen her kimse Kemal onu korkutmak için kırmıştır.

            Ya da kendini ölüme teslim etmiştir. Dedim ya Fikri de atlamak isterdi. Bakma öyle hayatım.

            Ben Kemal’in intihar ettiğine hiç inanmıyorum. Hem o gün apartmanda ayak sesleri ve kapı sesi duyan yok mu?

            Sadece bir kişi.

            Kaç kişi olduğu önemli mi? Niçin ciddiye almıyorsun?

            Yalçın’ın kızı, dördüncü kattakiler. Adı Serap. Kızcağız iki aylığına Amerika’dan geldi. Babasını çok sevdiğinden bu kadar uzun süreliğine gelmiş. Eşim onun olmadık sesler duyduğunu söylerdi.

            O zamanlar çocuktu. Annesi olacak o burnu havada kadın kızıyla ilgilenmediğinden zavallı kendi kendine konuşurdu. Şimdi öyle mi? Genç kız oldu. Amerikalara gitti. Bir tuhaflık olsa o kadar başarılı olabilir miydi?

Sen demez miydin, sanat sepet işleriyle uğraşanlarda bir tuhaflık var. Hatta bizim keratanın sanatkâr yönü ortaya çıkacak diye korkmaz mıydın?

            Ne eskisi gibi kalıyor ki benim fikrim de öyle kalsın.

4. Kat

Benim kız Amerika’dan geleli bir gün olmuştu. Eşim evde değildi. Kendisiyle ne zamandır ayrıyız.

            Ben Amerika’ya yerleştiğimde annemle babam ayrılmaya karar vermiş. Gerçeği söylemek gerekirse bir kez daha saçmalamışlar.

            Boşanmadık ama ayrıyız.

Bu da ayrı bir saçmalık. Bunu benim yaşlarımda birinin söylemesini belki yadırgamazdım ama altmış yaşında bir adamın söylemesi bana biraz tuhaf geliyor. Birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları yaşlarda ayrılmış, boşanmamışlar.

            Birbirimize sabrımız tükendi.

            Sevgileri sürüyormuş, birbirlerine tahammül edemiyorlarmış. Bu da apayrı bir saçmalık.

            Neyse, niye buradan başladık, anlamadım.

            Niye mi babacığım? Çünkü annem dışında anlatacak bir hikâyen yok.

            Belki de bizim kız haklıdır. Dediği gibi belki de gerçekten saçmalıyoruzdur. Bilmiyorum. Hiç bu kadar karışık düşünmemiştim. Son zamanlarda ben de eşimden başka anlatılacak bir şeyimin olmadığını anlıyorum. Bu yüzden ne zamandır aklımda gidip gelen boşanma davasını açmaktan vazgeçiyorum.

            Sonrasında pişman olacağını anlamana sevindim.

            Benim ve eşimin iş yoğunluğu, bir de kızımın Amerika’ya yerleşmesi sanırım bizi biraz sarstı.

            Benden dolayı mı?

            Kızıma güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştım.

            Bir dakika. Sizi bir arada tutan ben miydim? Eğer öyleyse boşanma davasını hemen aç lütfen.

            Bunu sonra konuşalım olur mu? Tamam, saçmalıyorum. Kabul ediyorum. Konuya gelelim. Hadi kızım.

            Ben de çektiğim kısa filmleri, belgeselleri babama gösteriyordum.

            Güzel bir sabahtı.

            Alt kattan haber sesi geliyordu. Aybars Amca her sabah televizyonun sesini bangır bangır açmazsa olmaz. Ama bir an Kemal Abimin kapısının kapandığını, merdivenlerden birinin koşturduğunu duydum.

            Ben duymadım.

            Duymamış olabilirsin babacığım ama ben duydum. Huysuzluk etme. Anneme bu konuda katılmıyor değilim. Ona saçmalama derdim, meğer haklıymış. Keşke bunu erkenden anlasaymışım.

            Eşime, erken sinirlendiği için psikiyatriste gitmesi gerektiğini söylerdim, o da huysuzluğum için benim gitmem gerektiğini iddia ederdi.

            Biz şimdilik o mevzuları geçelim mi?

            Kemal Abisini çok severdi. Ölümüne üzülüyor.

            Üzülmemek elde mi?

Pencereden bakınca çok korkmuştu. Koşarak aşağı inmişti.

Şu an bile gözümün önünde. Kâbus gibi.

Aybars’la eşi bizden önce inmişti. Onların Kemallerle arası iyiydi. Benim eşim Aybars’ın eşinden pek hazzetmezdi.

O da annemden-

Anlaşamazlardı. Kırk yıldır burada yabancı yabancı otururuz ama yine de bir sorunumuz olmadı. Eşimin yıllardır bana tahammül etmesinin sebeplerinden biri de Aybars’ın eşiydi.

Bu da nereden çıktı?

Annen onun dedikodu etmesinden çekinirdi.

            Baba konuyu sürekli anneme getirme.

            O zaman anneni görmeye gittiğinde gördüklerinden bahset.

            Hangi konuda?

            İki numaranın eşi…

            Hasta haklarını ihlal edeceksin. Annem duyarsa kızar, biliyorsun.

            Söz konusu Kemal Abin değil mi kızım?

            Öyle de bunun iki numarayla ne ilgisi var?

            Cinayet mi intihar mı olduğu bilinmiyor. Hem sesleri duyan sen değil misin? Kimse apartmandan çıkan birini görmemiş. Bekir Amcan kapıdaymış. Anlat, bir bilgi olur. Anlatmayacaksan ben anlatayım. Bizim kız geldiği gün annesini ziyarete gittiğinde-

Gerçekten anlatacak mısın?

Hastanede iki numaranın eşini görmüş. Bu arada eşim ebe ve Kemal’le aynı hastanede görev yapıyorlardı. Galiba iki numaradakiler bunu bilmiyor. Kadıncağız ertesi gün de erkenden memleketine gönderildi.

            Emel Hanım’ın niçin hastanede olduğunu söylemeyeceksin değil mi?

            Kürtaj yaptırmış.

            Baba!

Sanırım eşinin bundan haberi yokmuş.

            Saçmalıyorsun! Hem kimse sana Emel Hanım’ın kürtaj yaptırdığını söylemedi. Babam şu an Emel Hanım’ın haklarını ihlal ediyor.

            Kemal Abinin odasına da uğramıştı değil mi?

            Kemal Abimin genel cerrah olduğunu unuttun galiba. Ayrıca ne kadar yardımseverdi. Hem onlara da yardımı dokunmuş. İnsan kendisine yardım eden birini öldürür mü?

            Devir değişti kızım. İnsan artık kimseye güvenemiyor. Maliye müfettişi biraz kıskançtı.

            Sen nereden biliyorsun?

O yokken Emel Hanım bazen çocuğunu yukarı çıkarır, Kemal Abine sevdirirdi. Bir gün o sırada maliye müfettişi geldi. Emel Hanım panikle aşağı indi. Kapılarının önünden geçerken tartıştıklarını duydum. İkisinin arkadaşlık etmesini istemiyordu.

İhtimal olabilir ama suçlunun o olduğuna dair kimsenin elinde bir kanıt yok. Ayrıca ben kapı sesi duydum deyince sen eskiden olduğu gibi huysuzluk ediyorsun. Elinden gelse beni yine psikiyatriste götürecek, ilaçlar içireceksin.

Öyle bir niyetim yok kızım. Sadece duymadığımı söylüyorum ama öbür ayrıntıları da görmezden gelemiyorum.

Neyse, ben daha fazla konuşmak istemiyorum. Tatilimin böyle biteceğini bilseydim gelmezdim. Zavallı Kemal Abim…

            Tamam kızım, hadi şu suyu iç.

            Onun öldüğüne hâlâ inanamıyorum.

5. Kat

KEMAL ÖZELÇİ

Doğum Tarihi: 20 Temmuz 1978

 

            Ölüm Tarihi: 17 Haziran 2018

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Isabel Allende’den Kadınlara: “Hiçbir ..C. E. Yapıcı
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

13 Mayıs 2025

Bir Mektup

Okuduklarım içimde birikiyor, büyüyor, içimde bir şeyler inşa ediyor, ben hepsini sana yazmak, seninle bunları konuşmak ihtiyacı duyuyorum.Sevgili dostum, Bu ara çok okudum, okuduklarımla ne yapacağımı bilemiyorum bazen, ben de sana bir mektup yazmaya karar verdim. Mektuplar hayatımızdan ç..

Devamı..

Toplumsal Gerçekçi Romanlar (Gerçekçil..

Kemal Gündüzalp

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024